İLK DÜĞMENİN YANLIŞ İLİKLENMESİ VE ANAYASA MAHKEMESİNİN AYDIN YAVUZ KARARI

İLK DÜĞMENİN YANLIŞ İLİKLENMESİ VE ANAYASA MAHKEMESİNİN AYDIN YAVUZ KARARI

Anayasa Mahkemesinin (AYM), 20/6/2017 tarihinde verdiği Aydın Yavuz ve diğerleri kararı[1] tutukluluğun hukukiliğiyle ilgili olsa da, bu kararı önemli kılan başka bir husus vardır. Zira AYM, bu kararında Gülen hareketiyle ilgili “silahlı örgüt” nitelemesi yapmıştır. Ancak işin ilginci, bu kararın verildiği tarihte Gülen hareketinin silahlı örgüt olduğuna dair Yargıtay’ca onanıp kesinleşen bir karar yoktur. Çünkü tüm soruşturma ve yargılama makamlarının atıf yaptığı, bünyesinde onlarca usul ve esas hatası barındıran ve Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin Gülen hareketini silah örgüt kabul ettiği ilk kararının kesinleşme tarihi 26/9/2017’dir.[2] Yani, Türk ceza mevzuatı gereğince silahlı örgüt kabulü ancak kesinleşmiş mahkeme kararıyla yapılabilirken, AYM bu temel kuralı tersine çevirerek kendisini mahkemelerin ve Yargıtay’ın yerine koymuş ve kararda yer verdiği ifadelerle Gülen hareketini silahlı örgüt kabul etmiştir.

Hizb-ut Tahrir örgütüyle ilgili verdiği Yılmaz Çelik[3] ve Mahmut Oğuz[4] kararlarında Yargıtay’ın 20 yıllık, yüzlerce kesinleşmiş kararını yok sayan ve o karlara itibar etmeyen AYM;

Konu Gülen hareketi olunca, Aydın Yavuz kararında, şu hususları değerlendirmeye almıştır:

1. Darbe girişimiyle bağlantılı düzenlenen iddianamelerde, Millî Güvenlik Kurulu’nun (MGK) ve yetkili (siyasi) makamlar tarafından yapılan açıklamalarda, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünün arkasındaki güç olarak bu yapılanmanın gösterilmesini kararına gerekçe yapmıştır.[5]

Kararda yer verilen hususlardan da anlaşılacağı üzere AYM, kesinleşmiş yargı kararlarını değil, darbe teşebbüsünün arkasındaki yapının Gülen hareketi olduğuna dair MGK ve yetkililerin(!) açıklamaları ile iddianamelerdeki değerlendirmeleri esas almıştır.

2. AYM, Gülen hareketiyle ilgili tüm tespitlerini, yargılaması devam eden davaların iddianamelerden ve verilip kesinleşmemiş kararlardan alarak yapmıştır. AYM’nin dikkate aldığı değerlendirmeler şunlardır:

a. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 03/3/2017 tarihli ve E.2017/7327 sayılı iddianamesinde yer alan; “darbe teşebbüsünde bulunan yurtta sulh konseyi tarafından hazırlanan görevlendirme planındaki kişilerin büyük bölümünün” Gülen hareketi mensubu olduğuna ilişkin değerlendirme,[6]

b. MGK’nın Gülen hareketiyle ilgili “FETÖ/PDY” değerlendirmesi,[7]

c. Gülen hareketiyle ile bağlantılı olarak yürütülen soruşturma ve iddianamelerdeki değerlendirmeler,[8]

d. Bu Soruşturma ve iddianamelerde yer verilen şüpheli, tanık ve gizli tanık (Şapka ve Kuzgun isimli) beyanları,[9]

e. Yargılaması o tarihte devam eden “17-25 Aralık” ve “MİT Tırları” soruşturmaları,[10]

f. Hukuksuz olarak yapılan el koyma ve kayyum tayini kararları,[11]

g. Hukuksuz olarak KHK ile çok sayıda kişinin meslekten çıkarılması,[12]

h. Hukuka aykırı delil olduğu Ceza Genel Kurulu kararında[13] itiraf(!) edilen ByLock hakkında kesinleşmemiş mahkeme kararlarına dayanılarak yapılan tespitler,[14]

ı. Kesinleşmemiş mahkeme kararları,[15]

Kısaca, AYM bu kararda yer verdiği Gülen hareketiyle ilgili tüm olgu, tespit ve değerlendirmeleri iddianameler ve kesinleşmemiş kararlardan almıştır.[16]

Görüldüğü üzere, Hizb-ut Tahrir örgütü ile ilgili kararlarında Yargıtay’ın 20 yıllık kesinleşmiş kararlarını yok sayan AYM; konu Gülen hareketi olunca, o tarihte Yargıtay’ca verilip kesinleşen bir mahkeme kararı bulamadığı için neticelenmeyen soruşturma ve iddianameler ile kesinleşmeyen mahkeme kararlarından alıntı yapmak zorunda kalmıştır. Ayrıca, bu karar Gülen hareketinin AYM tarafından terör örgütü olarak kabul edildiğine ilişkin bir kararmış gibi gösterilmiş ve AYM de, Gülen hareketi mensuplarıyla ilgili verdiği tüm kararlarında bu karara atıf yapmıştır. Ancak, bu karar Gülen hareketinin terör örgütü olduğunu tescil eden bir karar olmayıp siyasi makamlar ile soruşturma mercilerinin Gülen hareketi hakkındaki değerlendirmelerinin toparlandığı bir karardır.

Kararda AYM, kendi görüşünden ziyade “yetkili makamlarca darbe teşebbüsünün faili olduğu belirtilen/değerlendirilen ”FETÖ/PDY” ifadesini kullanmıştır.[17] AYM’nin karardaki kendi değerlendirmesi sadece şu paragraftır; “Darbe teşebbüsünden önce gerçekleşen ”FETÖ/PDY”’ye ilişkin olay ve olgular (bkz. §§ 27-35), teşebbüs sonrasında başlatılan soruşturmalarda alınan şüpheli ve tanık ifadeleri ile soruşturma makamlarınca tespit edilen maddi olgular (bkz. § 25) birlikte dikkate alındığında darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanmanın “FETÖ/PDY” olduğuna ilişkin kamu makamlarınca yapılan değerlendirmenin yeterli olgusal temelinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Nitekim uluslararası kuruluşların raporlarında da belirtildiği üzere yetkili makamların bu tespitleri, Türk toplumunun oldukça geniş bir kesimi tarafından kabul görmektedir (bkz. § 161)” (P.216).

Paragraftan da anlaşılacağız üzere, AYM’nin değerlendirmesi; “darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanmanın “FETÖ/PDY” olduğuna ilişkin kamu makamlarınca yapılan değerlendirmenin yeterli olgusal temelinin bulunduğu” na ilişkin bir tespittir ve bu tespit de haksız ve uzun tutuklamaya gerekçe yapılabilmiştir.

Bu kararda AYM, yalnızca darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanmanın Gülen hareketi olduğuna dair değerlendirmelerin temelini yeterli bulmuş, ancak kendisi, Gülen hareketinin silahlı örgüt olduğuna ilişkin hiçbir değerlendirmede bulunmamıştır.

Daha önce yayınladığımız “ihtilalci yapılanmalar” adlı makalemizde de[18] belirttiğimiz gibi; darbe teşebbüslerinin arkasındaki yapılanmalar, TCK’nın 314 maddesi kapsamında “silahlı örgüt” olabileceği gibi TCK’nın 316. maddesi kapsamında “suç için anlaşma” vasfında da olabilir. Oysa AYM, bu kararda Gülen hareketine hangi vasfı verdiğine ve bunun gerekçelerine ilişkin hiçbir değerlendirmeye yer vermemiştir.

Hizb-ut Tahrir örgütü söz konusu olunca, silahlı/silahsız terör örgütü kavramlarının yeterince tartışılmadığını söyleyip ihlal kararı veren AYM; Gülen hareketi söz konusu olunca, silahlı örgüt/suç için anlaşma kavramlarını tartışma gereği dahi duymamıştır.

AYM’nin “darbe teşebbüsü arkasındaki yapılanmanın FETÖ/PDY olduğuna” ilişkin esas aldığı açıklamalar, siyasi yetkililer ile soruşturma makamlarına aittir. AYM nin değer verdiği bu yetkili kamu makamlarının tespitlerinin, Türk toplumunun oldukça geniş bir kesimi tarafından kabul görmesine ise ayrıca önem atfedilmiştir.

Bir yapılanmanın hukuki niteliğini belirlemek yargısal bir faaliyettir. Bir oluşumun silahlı/silahsız terör örgütü veya suç için anlaşma vasfında bulunduğu yalnızca kesinleşmiş yargı kararları ile tespit edilir. AYM bu bakımdan Yargıtay’ın nitelendirmesi ile bağlı değildir. Ancak bu tür nitelendirmelerde ilgili mevzuat, öğreti ve yerleşmiş içtihatların birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Bu kararda AYM, bu yapı için doğrudan “terör örgütü” tanımını kullanmamış ise de; hukukun gereğini göz ardı ederek; soruşturma dosyalarındaki ifadeleri, iddianamelerdeki tespitleri, kesinleşmemiş yargı kararlarını, kamu görevlilerinin açıklamalarını ve daha da vahimi “kamuoyunun kanaatini” dikkate alarak bir değerlendirme yapmıştır. Hukukçuluğu bir kenara bırakarak, köy kahvesinde oturan bir vatandaş edasıyla soruyoruz; “kamuoyunun kanaatini” mahkemeler için ölçen bir kurum mu vardır?

AYM bu kararında, gözleri kapalı Adalet Tanrıçasının gözlerini açıp siyasi iktidarın gözlüğünü takmış ve yargılama hukukunun en temel ilkelerine de gözlerini kapatmıştır.  Soruşturma makamlarınca düzenlenen iddianamelerdeki değerlendirmeleri ve bu değerlendirmelerin Türk toplumunca benimsenmesini yeterli görerek; darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanmanın Gülen hareketi olduğunu ve başvurucunun Bank Asya’da hesabının bulunması ile Bylock kullanıcısı olmasının da “FETÖ/PDY” mensubu olduğuna dair “suç şüphesine ilişkin kuvvetli bir belirti” olduğunu kabul etmiştir.[19]

Bunu da, başvuranın haksız ve uzun tutukluluğuna kılıf uydurmak için yapmıştır. Zira Hizb-ut Tahrir söz konusu olunca, şablon ifadelerin tekrarını yeterli kabul etmeyen AYM; Gülen hareketi söz konusu olunca, başvurucunun 8 ay 18 gün boyunca hakim karşısına çıkarılmadan şablon ifadelerle tutukluluğunun devamına karar verilmesini hukuka uygun bulmuştur. Bu hukuka uygunluğu da, darbe girişimi sonrası 4.000’in üzerinde hakim savcı ile çok sayıda adliye personeli, ceza infaz koruma memurunun yanı sıra jandarma ve emniyet görevlilerinin önemli bir bölümünün “FETÖ/PDY” ile ilgisi nedeniyle meslekten çıkarılmasını bahane yapmıştır.[20]

Çünkü AYM ye göre yetkili(!) makamlarca çıkarılan KHK’lar nedeniyle, başvuranı hakim huzuruna götürecek yeterli personelin bulunmaması ve başvuranı dinleyecek yeterli hakim/savcının kalmaması, insanların uzun süre cezaevinde kalmaları için (tutukluluğun değerlendirilememesi için) geçerli bir mazerettir. Pandemi döneminde sağlık görevlileri yeterli olmadığı halde, zorla 7/24 çalışmaları istenirken ve onlara sahip çıkılmazken; AYM adalet mekanizmasını yürütecek olan yargı mensuplarına sahip çıkmış ve yoğun çalışmalarına lüzum görmeyerek, kişilerin aylarca hakim yüzü görmeden cezaevlerinde kalmalarının hukuka uygun olduğunu izaha çalışmıştır. AYM, devletin bu ayıbını örtmeyi kendine vazife edinmiş olacak ki, 2014 de Hizb-ut Tahrir için yazdığı prensipleri 2016 da Gülen hareketi için yazamamıştır.

Özet Olarak;

AYM bu kararında Gülen hareketinin silahlı terör örgütü olduğuna dair esasa girerek bir değerlendirme yapmamıştır. Gülen hareketi bakımından TCK’nın 314 ya da 316. maddesi kapsamında kalıp kalmadığına ilişkin hiçbir incelemeye girmemiştir. Uzun tutukluluğun yerinde olup olmadığı konusunda karar vermek için bir değerlendirmede de bulunmamıştır. Davanın konusu uzun tutukluluk olmasına rağmen, bundan sonraki davalarda sürekli bu karara atıf yaparak sanki Gülen hareketi hakkında esasa girmiş gibi “benim Gülen hareketi hakkında değerlendirmem budur” demiş ve demeye devam etmektedir.

Bu kararda AYM, Anayasa, Uluslararası sözleşmeler ve ceza mevzuatını ele alarak hukuki bir değerlendirme yapmamış; asli görevini bir kenara bırakarak kamu kurumlarının açıklamalarını, iddianamelerdeki iddialar ile tanık ve şüpheli beyanlarını aynen kopyalamıştır. AYM bu kararında, bir nevi mahkeme olduğunu unutmuştur. Zira karara dayanak yaptığı kriterler; “kamu makamlarınca yapılan değerlendirme”, “yetkili makamların tespitleri” ve “Türk toplumunun oldukça geniş bir kesiminin kabulü” dür.

Bir yapı hakkında niteleme yapılırken tüm terör mevzuatı ve yerleşik Yargıtay içtihatları dikkate alınarak, hangi delile üstünlük tanındığı, hangi delile neden üstünlük tanınmadığı silahların eşitliği ilkesi gereğince, karşı tarafa savunma ve delilleri tartışma imkânı vererek yapılmalı idi.

Yalnızca uzun tutukluluk ile ilgili önüne gelen bu davada işin esasına ilişkin başvurucunun hiçbir savunması alınmadan, kesinleşmiş kararlar beklenmeden, hatta silahlı örgüt nitelemesi bile yapılmadan, yalnızca başka makamların açıklamalarına yer verip sonrada da bu karara sürekli atıf yaparak bu eksik kanaati pekiştirme çabası, kararda siyasi mülahazaların ağır bastığını, siyasi iktidara tarafını ve safını gösterme motivasyonunun çok etkili olduğunu göstermektedir.

AYM bu kararında; gözlerini kapatmış, hukukî alandan çıkarak güçler ayrılığını bir kenara koymuş ve yürütmenin yargıdaki sopası olduğunu gösterme gayretine girmiştir.

Son kez ve ısrarla soruyoruz!

Ey AYM üyeleri!

Neden Hizb-ut Tahrir söz konusu olunca 20 yıldır istikrar kazanmış yargısal içtihatlara, binlerce mahkeme kararına değer atfetmezken, Gülen hareketi söz konusu olunca, siyasilerin açıklamalarına, MİT, MGK, EGM raporlarına ve iddianamelerdeki tespitlere değer veriyorsunuz?

Hizb-ut Tahrir hakkında 20 yıllık yargı kararlarının hukuka aykırı olabileceğini söylerken, neden kendinizi 15 Temmuz yargılamalarında açıkça hukuka aykırı kararlara sarılmak zorunda hissediyorsunuz? Bu motivasyonunuzun kaynağı nedir?

AYM’nin Tutukluk Dışındaki Başvuruları Aydın Yavuz Kararına Dayanarak Reddi Halinde, AİHM’e Yapılacak Başvuruda Hangi Hususlara Yer Verilmelidir?

AYM’nin, tutukluk dışında adil yargılanma, özel yaşama saygı ve diğer hakların ihlaline ilişkin başvuruları herhangi bir değerlendirme yapmaksızın Aydın Yavuz kararına atıf yaparak reddettiği başvurulardan sonra AİHM’e başvuru yapılırken şu hususlara yer verilmesinin faydalı olacağı düşünülmektedir;

AYM, adil yargılanma/özel hayata saygı hakkımın (ya da başka bir hak) ihlaline ilişkin şikâyetimi, herhangi bir değerlendirme yapmaksızın Aydın Yavuz ve Diğerleri kararına atıf yaparak reddetmiştir. Ancak, anılan karara bakıldığında tüm incelemelerin özgürlük ve güvenlik hakkı kapsamında yapıldığı ve diğer haklar yönünden hiçbir değerlendirme yapılmadığı görülmektedir. Dolayısıyla, anılan karara atıf yapılması, diğer şikâyetlerim yönünden bir gerekçe oluşturamaz ve bu durum gerekçeli karar hakkının ihlalidir.

Ayrıca, bahse konu içtihadın verildiği 26/06/2017 tarihi itibariyle, Gülen hareketinin terör örgütü olduğuna ilişkin kesinleşmiş bir yargı kararı yoktur. Zira bu husustaki kesinleşen ilk karar, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/09/2017 T., 2017/16. MD-956 E., 2017/370 karar sayılı kararıdır. Anayasa Mahkemesi, henüz kesinleşen bir yargı kararının bulunmadığı bir aşamada, böyle bir karar varmış gibi Aydın Yavuz ve Diğerleri kararında yer verdiği hususları tekrar ederek başvurumu reddetmiştir. Bu nedenle, bahsedilen Anayasa Mahkemesi kararı, masumiyet karinesi ile hukuki gerçeklere aykırı olarak verilmiştir ve özgürlük ve güvenlik hakkı da dâhil hiçbir şikâyetin reddi bakımından geçerli ve haklı bir içtihat özelliği taşımamaktadır.

Sonuç olarak; Anayasa Mahkemesinin, tutukluluk dışındaki şikayetlerimin özüne yönelik bir değerlendirme yapmaksızın, hatalı ve konuyla ilgisiz bir içtihada atıf yapmak suretiyle iddialarımı kabul edilemez bulması, gerekçeli karar hakkının ve dolayısıyla adil yargılanma hakkımın ihlaline neden olmuştur.


[1] AYM’nin Aydın Yavuz ve diğerleri Genel Kurul kararı, B. No: 2016/22169, 20/6/2017; https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2016/22169

[2] Gülen hareketin silahlı örgüt kabul eden karar, Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 14/3/2017 T. 2015/4893 E., 2017/3812 K. sayılı kararıdır. Bu karar, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/09/2017 T., 2017/16. MD-956 E., 2017/370 karar sayılı kararıyla kesinleşmiştir.

[3] https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/13117?BasvuruAdi=y%C4%B1lmaz+%C3%A7elik

[4] https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2014/13516?BasvuruAdi=mahmut+o%C4%9Fuz

[5] B.Darbe Teşebbüsünün Arkasındaki Yapılanmaya İlişkin Olgular

Paragraf:  22.  Türkiye’de Fetullah Gülen isimli kişi tarafından kurulan, 1960’lı yıllardan itibaren faaliyette bulunan ve son yıllara kadar dinî bir grup olarak nitelenen, “Cemaat”, “Gülen Cemaati”, “Fetullah Gülen Cemaati”, “Hizmet Hareketi”, “Gönüllüler Hareketi” ve “Camia” gibi isimlerle anılan bir yapılanma bulunmaktadır. Bu yapılanmanın örgütlenmesi ve faaliyetlerine ilişkin olarak pek çok soruşturma ve kovuşturma yürütülmüştür. Son yıllardaki soruşturma ve kovuşturma belgelerinde, yapılanma “Fetullahçı Terör Örgütü” (”FETÖ/PDY”) ve/veya “Paralel Devlet Yapılanması” (PDY) olarak isimlendirilmiştir.

23. Millî Güvenlik Kurulu (MGK), 20/7/2016 tarihli toplantısında darbe girişimini değerlendirmiştir. Bu değerlendirmede darbe girişiminin “FETÖ/PDY” tarafından TSK içindeki mensupları vasıtasıyla başlatıldığı, … belirtilmiştir.

24.Yetkili makamlar tarafından yapılan çok sayıda sözlü ve yazılı açıklamada genel olarak, darbe teşebbüsünün Fetullah Gülen’in talimatı ile başlatıldığı ve onun onayladığı plan doğrultusunda TSK içinde yuvalanmış” FETÖ/PDY” mensupları, örgüt yöneticisi konumundaki kamu görevlileri, siviller ile polis ve jandarma içine sızmış” FETÖ/PDY” üyeleri tarafından icra edildiği belirtilmiştir.

25. Bunların yanı sıra ülke genelinde Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile” FETÖ/PDY” ile bağlantılı olarak yürütülen soruşturmalar sonunda düzenlenen çok sayıdaki iddianamede, teşebbüsün Fetullah Gülen’in bilgisi ve talimatı doğrultusunda” FETÖ/PDY” mensuplarınca gerçekleştirildiğine yönelik birtakım tespit ve değerlendirmelere yer verilmiştir.

[6] iii.  Darbe teşebbüsünde bulunanlarca teşkil edilen 38 kişilik “Yurtta Sulh Konseyi” Kara, Hava, Deniz Kuvvetleri Komutanlıkları ve Jandarma Genel Komutanlığında görev yapan subaylardan oluşmaktadır. Bunlardan biri orgeneral, biri korgeneral, üçü tümgeneral, on üçü tuğgeneral/tuğamiral, on dördü albay, altısı ise yarbay rütbesindedir. Ayrıca “Yurtta Sulh Konseyi” tarafından hazırlanan sıkıyönetim direktifinin ekinde bir atama listesi bulunmaktadır. Buna göre 84 asker “sıkıyönetim komutanı” olarak görevlendirilmiş, 413 kişinin ise “sıkıyönetim mahkemeleri”ne atanması planlanmıştır. Diğer taraftan kritik önemdeki askerî ve sivil makamlar için de 450 kişilik atama listesi hazırlandığı tespit edilmiştir. “Yurtta Sulh Konseyi” üyesi olan, “sıkıyönetim komutanı” olarak görevlendirilen, “sıkıyönetim mahkemeleri”ne ve “kritik önemdeki askerî ve sivil makamlara” ataması planlanan bu kişilerin büyük bölümünün  ”FETÖ/PDY” mensubu olduğu, bu görevlendirmelerin yapılmasında “FETÖ/PDY”içindeki hiyerarşinin dikkate alındığı soruşturma makamlarınca değerlendirilmiştir

[7] 23. Millî Güvenlik Kurulu (MGK), 20/7/2016 tarihli toplantısında darbe girişimini değerlendirmiştir. Bu değerlendirmede darbe girişiminin “FETÖ/PDY” tarafından TSK içindeki mensupları vasıtasıyla başlatıldığı, bu örgütün kuruluş aşamasından itibaren etkisi altına aldığı eğitim kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, medya kuruluşları, ticari kuruluşlar ve kamu görevlileri aracılığıyla milleti ve devleti kontrol altında tutmayı amaçladığı belirtilmiştir.

33. Diğer taraftan ”FETÖ/PDY”’nin ulusal güvenlik üzerinde oluşturduğu tehdit, idari organların karar, açıklama ve uygulamalarına da konu olmuştur. Bu bağlamda devlet yetkilileri sürekli olarak anılan yapılanmanın ülke güvenliği için bir tehdit olduğuna dair açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu değerlendirmeler MGK kararlarında da ifade edilmiştir. MGK, söz konusu yapılanmayı 2014 yılı başından itibaren sırasıyla “halkımızın huzurunu ve ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanma”, “devlet içindeki illegal yapılanma”, “kamu düzenini bozan iç ve dış legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten paralel yapılanma”, “paralel devlet yapılanması”, “terör örgütleriyle iş birliği içinde hareket eden paralel devlet yapılanması” ve “bir terör örgütü” olarak kabul etmiştir. Söz konusu MGK kararlarının her biri basın duyuruları aracılığıyla kamuoyuyla paylaşılmıştır. Yine ”FETÖ/PDY”  2014 yılında, Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’nde “Legal Görünümlü İllegal Yapılar” başlığı altında “Paralel Devlet Yapılanması” adıyla yer almış; Jandarma Genel Komutanlığı ise 8/1/2016 tarihinde ”FETÖ/PDY”’yi mevcut terör örgütleri listesine dâhil etmiştir.

[8] 25.Bunların yanı sıra ülke genelinde Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile “FETÖ/PDY”ile bağlantılı olarak yürütülen soruşturmalar sonunda düzenlenen çok sayıdaki iddianamede, teşebbüsün Fetullah Gülen’in bilgisi ve talimatı doğrultusunda “FETÖ/PDY” mensuplarınca gerçekleştirildiğine yönelik birtakım tespit ve değerlendirmelere yer verilmiştir. Bu tespit ve değerlendirmelere esas olguların bir kısmı şöyle özetlenebilir:

v. Darbe teşebbüsüne ilişkin iddianamelerde belirtildiğine göre ”FETÖ/PDY” tarafından darbe girişiminde bulunulması kararı 2015 yılı sonlarında alınmış, buna ilişkin hazırlık faaliyetleri ve toplantılar 27/12/2015 tarihinde başlatılmıştır.

26. Yetkili makamlarca ve soruşturma mercilerince 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili olduğu belirtilen ”FETÖ/PDY” ‘ye ilişkin olarak özellikle son yıllarda yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda bu yapılanmanın özelliklerine ve faaliyetlerine ilişkin birçok tespit ve değerlendirmeye yer verilmiştir. Bunlar şöyle özetlenebilir:

36. Darbe teşebbüsü sonrasında düzenlenen iddianamelerde; ”FETÖ/PDY” ‘nin darbe yapma kararı almasında yapılanmanın devlet içindeki ve toplum üzerindeki etkinliğinin önlenmesine yönelik olarak son dönemde alınan tedbirlerin etkili olduğu, ayrıca 2016 yılı YAŞ toplantısında “FETÖ/PDY”ile iltisakı olan personelin TSK ile ilişiğinin kesileceğine dair duyumlar alınması sonucunda teşebbüsün 2016 yılının Temmuz ayında gerçekleştirilmesinin kararlaştırıldığı belirtilmiştir.

31. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, darbe teşebbüsünden kısa süre önce düzenlediği 6/6/2016 tarihli iddianameyle Fetullah Gülen’in de aralarında olduğu 73 örgüt yöneticisi hakkında silahlı terör örgütü kurdukları ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs ettikleri iddiasıyla birçok suçtan cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açmıştır.

53. Soruşturmaların önemli bir kısmı sonuçlandırılmış ve ülke genelinde binlerce şüpheli hakkında yüzlerce iddianame tanzim edilmiştir. Bu iddianamelerde ”FETÖ/PDY”’nin bir terör örgütü olarak tanımlandığı, genel olarak darbe teşebbüsüyle bağlantılı olduğu değerlendirilen eylemler yönünden “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, TBMM’yi ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs etme”; darbe teşebbüsüyle bağlantılı olmayıp “FETÖ/PDY” ile bağlantılı olduğu değerlendirilen eylemler yönünden ise “silahlı terör örgütü üyesi olma, terör propagandası yapma, terör örgütüne finansman sağlama” gibi suçlardan cezalandırma talep edildiği görülmektedir.

[9]           1. Tanık Beyanları

i. Genelkurmay Başkanı ifadesinde, ”FETÖ/PDY”’nin TSK içindeki yapılanmasına yönelik mücadele kapsamında 2016 yılı Ağustos ayında yapılacak Yüksek Askerî Şura (YAŞ) toplantısında ciddi kararların alınmasının gündemde olduğunu, terör örgütünün bunun muhtemel sonuçlarını öngörerek silahlı kalkışmada bulunduğunu; darbe teşebbüsü sırasında darbeci askerler tarafından kendisinin rehin alındığını ve kendisine bildiri imzalatılmak istendiğini ancak buna direndiğini, kendisini rehin alanlardan Tuğgeneral H.E.nin “Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen ile görüştürürüz.” dediğini, darbe teşebbüsünü planlayan ve yapanların “FETÖ/PDY” üyesi olduklarını belirtmiştir (Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 3/3/2017 tarihli ve E.2017/7327 sayılı iddianamesi).

ii.İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca dinlenen iki gizli tanık (Şapka ve Kuzgun) ifadelerinde, (İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/61972 sayılı soruşturması, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 3/3/2017 tarihli ve E.2017/7327 sayılı, 31/3/2017 tarihli ve 2017/10698 sayılı iddianameleri).

2. Şüpheli Beyanları

[10] 30. “FETÖ/PDY”ile bağlantılı oldukları belirtilen savcı ve hâkimler tarafından 2013 yılının sonunda bazı siyasiler ve bunların yakınları ile kamuoyunun tanıdığı bir kısım işadamı hakkında “yolsuzluk” yaptıkları iddiasıyla soruşturma başlatılması (17-25 Aralık soruşturmaları) ve 2014 yılının başında MİT’e ait malzemelerin bulunduğu tırlarla silah taşındığı iddiasıyla bu tırların durdurulup aranması, ”FETÖ/PDY”’nin faaliyetlerinin Hükûmeti devirmeye yönelik olduğu yönündeki soruşturmaların temel dayanağını oluşturmuştur. “17-25 Aralık” ve “MİT tırları” soruşturmalarında görev alan bazı yargı mensupları ve emniyet görevlileri hakkında uygulanan tutuklama tedbirleri de Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru konusu edilmiş; Mahkeme, başvuruları açıkça dayanaktan yoksun görerek kabul edilemez bulmuştur.

[11] 35. Ayrıca “FETÖ/PDY”ile irtibatlı olduğu değerlendirilen bazı ticari kuruluşlara, finans kuruluşlarına ve medya organlarına yönelik idari birtakım tedbirlere de başvurulmuştur. Bu bağlamda Bugün gazetesine 26/10/2015, Millet gazetesine 28/10/2015, Zaman gazetesine 4/3/2016 tarihlerinde kayyım atanmış; 15/11/2015 tarihinde, “Samanyolu Grubu”na ait Samanyolu TV, Samanyolu Haber TV, Mehtap TV ve Dünya TV’nin de aralarında bulunduğu 13 televizyon ve radyo kanalının TÜRKSAT üzerinden yayın yapmasına son verilmiş; Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) 3/2/2015 tarihinde Bank Asyanın yönetimine el koymuş, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ise anılan Bankayı 29/5/2015 tarihinde TMSF’ye devretmiştir. Yine “FETÖ/PDY”ile bağlantıları olduğu belirtilen çok sayıda ticari kuruluşa da kayyım atanmıştır.

64. Diğer taraftan Cumhuriyet başsavcılıklarınca yürütülen soruşturmalar kapsamında “FETÖ/PDY”ile bağlantılı olduğu belirtilen çok sayıda şirkete kayyım atanmıştır. 674 sayılı KHK ile daha önce kayyım atanan şirketlere ilişkin kayyımın yetkilerinin TMSF’ye devri, KHK’dan sonra yapılacak uygulamalarda şirketlere kayyım olarak TMSF’nin atanması öngörülmüş; TMSF’ye anılan şirketleri satma ve tasfiye etme yetkileri verilmiştir. 675 sayılı KHK ile de ”FETÖ/PDY” ye aidiyeti, iltisakı veya irtibatı olan gerçek ve tüzel kişilerin yüzde elliden daha az ortaklık payı olduğu şirketlerde bu payların yönetimi ve temsili amacıyla TMSF’nin kayyım olarak atanacağı düzenlenmiştir.

[12] 66. Son olarak özel eğitim kurumlarında görev yapan çok sayıda öğretmenin çalışma lisansları Millî Eğitim Bakanlığı tarafından iptal edilmiştir.

[13] Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20/12/2018 T., 2018/16-419 E., 2018/661 K. sayılı kararı.

[14]     İ.   ByLock Programına İlişkin Olgular

106. Başvurucular Aydın Yavuz ve Burhan Güneş’in “ByLock” isimli haberleşme programının (uygulama) kullanıcısı olmaları ve bunun üzerinden haberleşme yapmalarının soruşturma ve kovuşturma mercilerince “FETÖ/PDY”ile ilgilerinin bulunmaları yönünden önemli bir unsur olarak değerlendirilmesi nedeniyle anılan programın genel özelliklerine ilişkin yargı organlarınca yapılan tespit ve değerlendirmelere yer verilmesi uygun olacaktır. Özellikle Yargıtay 16. Ceza Dairesinin -ilk derece mahkemesi sıfatıyla- 24/4/2017 tarihli (E.2015/3, K.2017/3) ve Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 19/1/2017 tarihli (E.2016/401, K.2017/4) kararlarında ifade edildiği şekliyle bu tespit ve değerlendirmeler şöyle özetlenebilir:

xxi. “ByLock” global bir uygulama görüntüsü altında münhasıran “FETÖ/PDY” mensuplarının kullanımına sunulan bir haberleşme programıdır.

[15]   32   ” FETÖ/PDY”’ye ilişkin olarak ülke genelinde açılan çok sayıda davadan biri, Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 16/6/2016 tarihinde karara bağlanmıştır (E.2016/74). Anılan kararda ”FETÖ/PDY”’nin özellikle yargı ve emniyet birimleri ile TSK’da örgütlendiği, devletin hiyerarşik yapısı dışında ayrı bir yapılanmaya gittiği belirtilmiş; bu itibarla yapılanmanın silahlı bir terör örgütü olduğu kabul edilmiştir.

54.      Açılan davaların büyük bir bölümü derdest olmakla birlikte ilk derece mahkemelerince mahkûmiyet kararları verilen davalar da bulunmaktadır. Örneğin Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi 5/1/2017 tarihinde, iki sanık hakkında darbe teşebbüsüyle bağlantılı olarak “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına ilişkin mahkûmiyet kararı vermiştir (E.2016/216). Anılan kararda, silah ve zor kullanma yetkisine sahip olan örgüte mensup kişilerin bu yetkilerini ”FETÖ/PDY”’deki hiyerarşik üstünden gelen emir doğrultusunda seferber etmeye hazır olacak şekilde yetiştirildiğine ve gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün amacının ve gerçekleşme biçiminin de bunu doğruladığına değinilmiş; bu değerlendirmeyle ”FETÖ/PDY”’nin silahlı bir terör örgütü olduğu sonucuna varılmıştır.

 

[16]    Bu iddianame ve kararlar şunlardır;

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 10/10/2016 tarihli ve E.2016/3799 sayılı iddianamesi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 6/6/2016 tarihli ve E.2016/24769 sayılı iddianamesi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2/1/2017 tarihli ve E.2017/26 sayılı iddianamesi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 3/3/2017 tarihli ve E.2017/7327 sayılı iddianamesi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 31/3/2017 tarihli ve 2017/10698 sayılı iddianamesi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2016//105585 sayılı soruşturması.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2016//108299 sayılı soruşturması.

İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/61972 sayılı soruşturması.

Yargıtay 16. CD -ilk derece mahkemesi sıfatıyla- 24/4/2017 tarihli, E.2015/3, K.2017/3 sayılı kesinleşmemiş kararı.

Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi 19/1/2017 tarihli, E.2016/401, K.2017/4 sayılı kesinleşmemiş kararı.

Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi 16/6/2016 tarihli, E.2016/74 sayılı kesinleşmemiş kararı.

Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi 5/1/2017 tarihli, E.2016/216 sayılı kesinleşmemiş kararı.

[17]  26.    Yetkili makamlarca ve soruşturma mercilerince 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili olduğu belirtilen  ”FETÖ/PDY” ye

217.            Öte yandan ülkemizde çok partili siyasi hayata geçildiği tarihten bugüne kadar birçok kez darbe yapılmış veya buna teşebbüs edilmiştir. Bununla birlikte yetkili makamlarca 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili olduğu değerlendirilen ”FETÖ/PDY”’nin

229.            Olağanüstü hâl ilanına neden olan olaylar konusunda kamu makamlarınca yapılan yukarıdaki değerlendirmelere paralel olarak bu dönemde uygulanan tedbirlerin, genel olarak 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faili olduğu belirtilen ”FETÖ/PDY”

271.            Darbe teşebbüsü sırasında yaşanan ağır olayların oluşturduğu korku iklimi, darbe teşebbüsünün faili olduğu belirtilen  ”FETÖ/PDY”’nin

272.            Darbe teşebbüsüyle bağlantılı veya darbe teşebbüsüyle bağlantılı olmasa bile teşebbüsün faili olduğu belirtilen “FETÖ/PDY”

 

[18] https://gokhangunesphd.blogspot.com/2020/08/15-temmuz-yargilamalarinin-silahli.html

[19] 267. Bununla birlikte darbe teşebbüsüyle veya “FETÖ/PDY” ile ilgili olarak yürütülen soruşturmalarda, soruşturma makamlarınca veya tutuklama tedbirine karar veren mahkemelerce, “ByLock”un kullanılmasının ve/veya kullanılmak üzere elektronik/mobil cihazlara yüklenmesinin somut olayın koşullarına göre suçun işlendiğine dair “kuvvetli belirti” olarak kabul edilmesi, anılan programın özellikleri itibarıyla temelsiz ve keyfî bir tutum olarak değerlendirilemez. Dolayısıyla “ByLock” kullanıcısı olduğu belirtilen başvurucular Burhan Güneş ve Aydın Yavuz bakımından bu yönüyle de suç şüphesine ilişkin kuvvetli bir belirtinin bulunduğu sonucuna varmak gerekir.

[20] 356. Darbe teşebbüsü sonrasında soruşturma mercileri ve yargı organları bakımından ortaya çıkan öngörülemez nitelikteki ağır iş yükü, bu iş yüküyle mücadele edecek ve ülkenin hukuk sistemini işletecek hâkim ve savcıların önemli bir bölümünün (yaklaşık 1/3’ünün) HSYK tarafından “FETÖ/PDY” ile iltisak ve irtibatları bulunduğu gerekçesiyle görevden el çektirilmesi ve meslekten çıkarılması, darbe teşebbüsüne veya ”FETÖ/PDY”’ye ilişkin olanlar da dâhil olmak üzere soruşturma ve kovuşturma süreçlerinde görev alacak yardımcı adliye personeli ve kolluk görevlilerinin de önemli bir bölümünün “FETÖ/PDY” ile olan ilgileri nedeniyle kamu görevinden çıkarılmış olması olguları birlikte değerlendirildiğinde bazı suçlar yönünden tutuklu bulunan kişilerin tutukluluk incelemelerinin duruşmasız olarak dosya üzerinden yapılmasının durumun gereklerine uygun ölçülü bir tedbir olarak kabul edilmesi gerekir.

357. Son olarak tutukluların güvenliğini ve muhafazasını sağlamakla görevli ceza infaz koruma memurlarının ve jandarma personelinin bir kısmı, ayrıca gerektiğinde tutukluların güvenliğinin sağlanmasında görevlendirilebilecek olan emniyet görevlilerinin önemli bir bölümü “FETÖ/PDY” ile olan ilgileri nedeniyle kamu görevinden çıkarılmış veya uzaklaştırılmıştır. Darbe teşebbüsü ve “FETÖ/PDY” kapsamında yürütülen soruşturmalarda on binlerce şüphelinin tutuklanmış olması nedeniyle ceza infaz kurumlarının doluluk oranının kapasitenin üzerine çıktığı bilinmektedir. Nitekim süreç içinde açık ceza infaz kurumuna ayrılma, koşullu salıverme ve denetimli serbestlikten yararlanma sürelerinde değişiklik yapılarak çok sayıda kişinin tahliyesi sağlanmış, böylece kapalı ceza infaz kurumlarında bulunan kişi sayısının azaltılması yoluna gidilmiştir. Bütün bu olgular karşısında özellikle darbe teşebbüsü, “FETÖ/PDY” ve terör ile ilgili suçlardan dolayı tutuklu olan ve büyük çoğunluğu il merkezlerindeki ceza infaz kurumlarında bulunan binlerce kişinin tutukluluk incelemelerinin yapılması için periyodik olarak adliyelere veya SEGBİS yoluyla dinlenebilecekleri yerlere getirilmeleri hâlinde çok ciddi güvenlik sorunları yaşanabileceği göz ardı edilmemelidir. Bu bakımdan devletin ve toplumun varlığına ve millî güvenliğe yönelik ağır bir saldırı olan 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında ilan edilen olağanüstü hâl döneminde, söz konusu suçlar yönünden tutukluluk incelemelerinin duruşmasız olarak yapılması kamu güvenliğinin sağlanması bakımından gerçek bir ihtiyaç olarak değerlendirilebilir.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İNSAN HAKLARI KOMİTESİ KARARLARININ BAĞLAYICILIĞI VE İNFAZI

I. İNSAN HAKLARI KOMİTESİ VE GÖREVLERİ

Birleşmiş Milletlerce (BM) kabul edilen antlaşmalarının taraf ülkelerce uygulanıp uygulanmadığının denetlenmesi amacıyla, BM bünyesinde bağımsız uzmanlardan oluşan komiteler kurulmuştur. Komitelerin bir devletle ilgili denetim yapabilmesi için öncelikle o devletin ilgili insan hakları antlaşmasına taraf olması gerekir. Komitelerin taraf devletlere ilişkin denetimleri, ilgili antlaşmada güvence altına alınan hak ve özgürlüklerle sınırlıdır. Devlet, antlaşmaya çekince ile taraf olmuşsa, ilgili komitenin denetim yetkisi, o çekince ölçüsünde daralır.

BM bünyesinde oluşturulan Komiteler şunlardır; İnsan Hakları Komitesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Komitesi, Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesi, Çocuk Hakları Komitesi, Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, İşkenceye Karşı Komite, İşkence ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezanın Önlenmesi Alt Komitesi, Tüm Göçmen İşçiler ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunması Komitesi, Engelli Hakları Komitesi, Zorla Kaybedilmeye Karşı Komite.

İnsan Hakları Komitesi (Komite); Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşme’nin (MSHS) denetim organıdır. Bu Sözleşme’nin taraf devletlerce uygulanmasını izlemek ve denetlemek amacıyla, aynı Sözleşme’nin 28. maddesi uyarınca oluşturulmuştur. Komite, taraf devletlerin vatandaşı olan ve seçim yoluyla gelen 18 bağımsız uzmandan oluşur. Komite üyelerinin görev süresi 4 yıldır.

Komite; taraf devletlerin sundukları raporları inceler ve değerlendirir. Taraf Devletler, Sözleşmeye taraf oldukları ilk bir yıl içinde, daha sonra da her beş yılda bir Komiteye rapor sunmakla yükümlüdürler. Komite’nin başka bir zamanda rapor talep etmesi de mümkündür. MSHS’ye Ek İhtiyari Protokol ile İnsan Hakları Komitesi’ne bireysel ve devletlerarası başvuru usulü tanınmıştır. Türkiye’de, bireysel ve devletlerarası başvuru usullerini öngören İhtiyari Protokol’e taraftır ve İnsan Hakları Komitesi’nin bireysel ve devletlerarası başvuruları kabul etme ve inceleme yetkisini tanımıştır.[1]

II. KOMİTE KARARLARININ BAĞLAYICILIĞI VE İNFAZI

Komite, son zamanlarda Türkiye aleyhine verdiği kararlarla gündeme gelmiş ve özellikle kararlarının bağlayıcılığı ve infazı hususları tartışma konusu olmuştur. Bazı hukukçular, Komite kararlarının siyasi ve tavsiye niteliğinde olması nedeniyle bağlayıcılığının ve infaz kabiliyetinin bulunmadığını ileri sürerken, bazıları da aksi yönde görüş bildirmişlerdir. Özellikle birinci görüşü savunanlar, Komite’nin yetkisini AİHM ile kıyaslamışlar ve Komite’nin etkisiz olduğunu ve bir mahkeme olarak kabul edilemeyeceğini dile getirmişlerdir.

Peki, olay gerçekten bu kadar karışık mıdır, yoksa yorumlarda hata veya eksik bilgi mi vardır? Konunun, yorumlardan öte ilgili mevzuatlar bağlamında ele alınması gerektiği ve bu sayede doğru bir sonuca varılabileceği düşünülmektedir.

  1. Sözleşmeler Bağlayıcı mıdır?

Türkiye’nin taraf olduğu insan haklarına ilişkin tüm uluslararası antlaşmaların etkisi aynıdır ve uygulanabilirliklerini kaynağını Anayasa’dan alırlar. Zira Anayasa’nın 90. maddesi gereğince; “…Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. “…usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”

Buna göre, Türk hukuk sisteminde hukuk uygulayıcılarının geleneksel anlayışları nedeniyle temel hak ve özgürlüklere ilişkin anlaşmalar göz ardı edilse de, bu sözleşme hükümlerinin de aynı TCK, CMK, Medeni Kanun gibi bir kanun maddesi olduğunda ve mahkemelerce dikkate alınmaları gerektiğinde şüphe yoktur. Meclis tarafından bir kanun ile uygun bulunan ve taraf olunurken de uyulacağı taahhüt edilen sözleşmelerdeki hükümler artık birer iç hukuk maddeleridir.

Ayrıca, sözleşme hükümleri Anayasa’ya aykırılıkları ileri sürülemeyeceğinden ve yasama organı tarafından da değiştirilemeyeceklerinden, kanunlardan ve bir anlamda da Anayasa hükümlerinden daha üst konumdadırlar. Bu nedenle, Türkiye’nin tarafı olduğu AİHS ve MSHS’in iç hukuktaki yerleri aynıdır. Bu Sözleşmelere ilişkin denetim organları olan AİHM ve Komite olmasaydı dahi, Sözleşme hükümleri aynı zamanda iç hukukun bir parçası olduklarından, mahkemelerce öncelikle dikkate alınmaları gerekirdi. Aynı şekilde, Türkiye iki Sözleşme hükmüne uyacağını da açıkça taahhüt etmiştir (AİHS md.1, MSHS md. 2). Bu sebeple mahkemeler, önlerindeki olaya yasal dayanak ararken ilk önce Sözleşme ve Anayasa hükümlerine, daha sonra da sıralı yasal düzenlemelere bakmalıdırlar. Bu açıklamalar ışığında, sözleşmelerin bağlayıcılığı noktasında bir tereddüt bulunmadığı ortadadır.

  1. Denetim Organlarının Kararları Bağlayıcı mıdır?

AİHM kararları, AİHS’in bağlayıcı bir yorumu olduğu gibi Komite’nin bireysel başvuru sonucu verdiği kararları da MSHS’nin bağlayıcı bir yorumudur.

Türkiye, AİHM kararlarının bağlayıcılığını taahhüt etmiştir (AİHS md. 46). Bazı hukukçular aynı durumun Komite için söz konusu olmadığını iddia etseler de, bu doğru bir yorum değildir. Zira Türkiye, MSHS’yi imzalarken Sözleşme’nin Komite’ye ilişkin hükümlerini kabul ettiği (md. 28 ve devamı) gibi Komitenin şikayetleri almasına (md. 40 ve devamı) da bir çekince koymamıştır. Ayrıca Türkiye, Komite’nin bireysel başvuruları inceleme yetkisini düzenleyen Ek İhtiyarı Protokole 2006 yılında taraf olmuş ve gerekli depo işlemlerinden sonra bu Protokol Türkiye için 24 Şubat 2007 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Türkiye bu Protokolü imzalayarak, AİHS/AİHM yetkisinin kabulünde olduğu gibi MSHS/Komite yetkisini de kabul etmiştir. Türkiye’nin, Komite’nin yetkisini kabul ettiğini ve kararlarını yerine getireceğini görmek için Sözleşmenin 2, 40, 41, 42. maddeleri ile Protokolün Giriş ve 1. maddesine bakmak yeterlidir. Protokolün Giriş ve 1. maddesindeki düzenlemeler şöyledir:

Giriş: “Bu Protokole Taraf Devletler, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme’nin (bundan böyle Sözleşme diye anılacaktır) amaçlarını gerçekleştirmek ve bu Sözleşme hükümlerinin uygulanmasını sağlamak amacıyla, Sözleşmenin IV. bölümüne göre kurulan İnsan Hakları Komitesine (bundan böyle Komite diye anılacaktır), bu Protokolde düzenlendiği gibi, Sözleşmede yer alan hakların ihlalinden mağdur olduğunu iddia eden bireylerden gelen şikayetleri alma ve tezekkür etme yetkisi tanımanın uygun olduğu dikkate alarak; Aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:

Madde 1: Bu Protokole Taraf haline gelen Sözleşmeye Taraf bir Devlet, kendi egemenlik yetkisine tabi bulunan ve Sözleşmede düzenlenen haklarının bu Taraf Devlet tarafından ihlal edildiğini iddia eden bireylerin yapacağı şikayetleri Komitenin alma ve tezekkür etme yetkisini tanır.”

Bu düzenlemelerde, taraf devletin Komite’nin başvuruları alma ve inceleme yetkisini tanıdığı açıkça vurgulanırken, Sözleşme’nin 2. maddesinde de, Sözleşme’de düzenlenen hakların korunması konusunda taraf devlet negatif ve pozitif yükümlülüklerle bağlı hale getirilmiştir.

Diğer taraftan, MSHS’ye Ek İhtiyari Protokolün onaylanması sırasında yapılacak beyanlar ve konulacak çekinceler konusunda Türkiye’nin bildirisi şu şekilde olmuştur:

“Türkiye Cumhuriyeti, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye ilişkin üç beyanının ve Sözleşmeye koyduğu çekincenin bu İhtiyari Protokol için de geçerli olduğunu beyan eder.”

BEYAN

“Türkiye Cumhuriyeti, Protokol’ün birinci maddesini, Komite’ye, Sözleşme’de yer alan haklardan herhangi birinin Türkiye Cumhuriyeti tarafından ihlal edilmesinden dolayı mağdur olduğunu iddia eden, Türkiye Cumhuriyeti’nin yargı yetkisine bağlı bireylerin şikayetlerini alma ve inceleme yetkisi verdiği şeklinde yorumlar.”

AİHS’in 46. maddesinde olduğu gibi net ifadeler kullanılmasa da, Anayasa’nın 90, MSHS’in 2, 40 vd., Ek Protokol’ün Giriş ve 1. maddeleri ile Türkiye’nin beyan ve çekinceleri birlikte değerlendirildiğinde, MSHS’in ve Sözleşme’nin denetim organı olan Komite kararlarının bağlayıcılığı konusunda bir tereddüt yoktur. Aksi düşüncenin kabulü, Sözleşme ve İhtiyari Protokol’e taraf olmayı anlamsız hale getireceği gibi hukuki gerçeklikle de bağdaşmayacaktır.

Ayrıca, bir denetim organının yetkisi tanındıktan sonra verdiği kararın bağlayıcılığının tartışılması abesle iştigaldir. Zira yetki, beraberinde bağlayıcılığı da getirir. Anayasa Mahkemesi ya da herhangi bir konuda yetkilendirilen bir mahkemenin kararlarının bağlayıcılığıyla ilgili bir şüphe bulunmadığı gibi, Meclis’in kanun ile tanımış olduğu Komite’nin yetkisinin bir uzantısı olan karar ve işlemlerinin bağlayıcılığı konusunda da bir şüphe yoktur.

  1. Komite Bir Mahkeme midir?

Bu konu akademik ortamda tartışılmış olup mahkemedir diyenler olduğu gibi yarı yargısal bir kurumdur diyenler de olmuştur. Öncelikle, Komite’nin bir yargısal denetim organı olduğunda şüphe yoktur. Taraf devletler, Komite’nin şikayetleri alma ve inceleme yetkisini tanıdıklarından, Komite’nin verdiği kararların bağlayıcılığıyla ilgili bir tereddüt yoktur. Geri kalan tam yargısal veya yarı yargısal tartışmalar ise teorik planda kalmaktadır.

Mahkemeler veya yargısal denetim organları değişik adlarla anılabilirler ve isimlerinde “mahkeme” kelimesi olması şart değildir. Zira yargısal görev icra eden mercilerin isimleri, Komite, Adalet Divanı, Tahkim ve Yargıtay olabilir. Yargısal bir karardan bahsedebilmek için; kararı veren kurumun bu konuda yetkili olması, bağımsızlık ve tarafsızlık, devamlılık, atanma biçimi, infaz edilebilirlik, şikayet alma, karşı tarafa savunma hakkı verme, gerekirse delil toplama ve kamuya açıklık gibi temel kriterlerin varlığı gerekir.

Sözleşme, Protokol ve Komite Usul Kuralları incelendiğinde, bu kriterlerin çoğunun Komite’de olduğunu görülecektir. Nitekim AYM ve AİHM’in başvuru inceleme şekli de, neredeyse Komite ile aynıdır. Hepsi başvuruları alır, devlete bildirir, gerekirse ek taleplerde bulunur, kabul edilebilirlik ve esas incelemeler yaparak tarafları haberdar eder ve genel itibariyle dosya üzerinde (her ne kadar Komite’de duruşma usulü yoksa da gerekli görmesi halinde tarafı dinleyebilir. Bkz. Usul Kuralları 68) inceleme yaparak karar verir.

Bu yönlerden bakıldığında, Komite’nin tam yargısal denetim gücü bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Türk hukukunda idare mahkemeleri veya AYM ne ifade ediyorsa Komite de aslında aynı şeyi ifade etmektedir ve usulü işlemler birbirlerine benzemektedir. Öğretide tartışılan Komite’nin yarı yargısal gücü olduğu hususu bir an için kabul edilse dahi, bu Komite’nin yargısal denetim yetki, karar ve bağlayıcılık gücüne zarar vermez. Fakat eğer bu “yarı yargısal” kavramı ile kastedilen Komite kararlarının bağlayıcı olmadığı hususu ise, yukarıda açıklanan gerekçelerle bu düşünceye katılmak mümkün değildir. Komite de, AİHM gibi karar verip AİHM’in dostane çözüm usulünde olduğu gibi atadığı Raportör aracılığıyla taraflar arasında öncelikle bir uzlaşma ortamını oluşturmaya çalışır. Uzlaşma gerçekleşmezse verdiği kararını takip eder.

  1. Komite Kararlarının İnfaz Kabiliyeti Var mıdır?

Yukarıda yapılan açıklamalar infaz zorunluluğunu da beraberinde getirmektedir. Zira ortada; yetkisi tanınmış, iç hukuk kuralı haline gelmiş, kendisine kanundan üstün bir güç verilmiş ve kararları kabul edilmiş bir kurum vardır. Böyle bir kurumun kararlarının infaz kabiliyetinin olmadığını söylemek yanlış olacaktır.

Uluslararası denetim organlarının kararlarının infaz veya takibini taraf devlet ve ilgili denetim organı açısından iki yönlü ele almak gerekir.

a-) Gerek ulusal gerekse uluslararası tüm mahkemeler sadece karar verirler ve bu kararın infazını idareye bırakırlar. Bu nedenle, idare mahkemelerinin kimi kararlarında infaz durumu da gösterildiği zaman, idare hemen buna “yerindelik denetimi” itirazı yapıp “yetkime karışamazsın” diyebilmektedir.

Yine, hukuksal konuya göre ilgili mahkeme kararlarının infazı farklı olabilir. Örneğin, bir hukuk mahkemesi kararı taraflara tebliğ edilir ve kaybeden taraf gereğini yapar, ceza mahkemesi kararı savcılığa, idare mahkemesi kararı ilgili idareye, AYM kararı Devleti temsilen Adalet Bakanlığına ve AİHM ve Komite kararları da duruma göre Devleti temsilen Dışişleri veya Adalet Bakanlığına gönderilir. Aynı şekilde, bir tutukluluk incelemesinde mahkeme sadece tahliye kararı verir, infazını ise savcılık yapar. Aynı konuda uluslararası mahkemeler ise tutuklamayı ulusal ve uluslararası hukuka aykırı görerek kişinin tahliyesi gerektiği yönünde devlete ihtarda bulunurlar. Devlet ise bu kurumların yetkilerini tanıdığından kararlarına da uymak zorundadır.

Peki, burada usul nasıl olacaktır? İç hukukta buna ilişkin açık bir usul kuralı yoktur. AİHM kararları açısından CMK’nın 311. maddesinde “yeniden yargılama” müessesine yer verilmiştir. Ancak, bu düzenleme Komite kararları için geçerli değildir. Burada uygulanacak usul “kıyas” yöntemidir. Nitekim hem yasalarımızda hem Yargıtay içtihatlarında ve hem de öğretide usul yasalarının uygulamasında “kıyas” yöntemi kabul edilmiştir. Örneğin, AYM Kanunun 49. maddesinde; “Bireysel başvuruların incelenmesinde, bu Kanun ve İçtüzükte hüküm bulunmayan hâllerde ilgili usul kanunlarının bireysel başvurunun niteliğine uygun hükümleri uygulanır” denilerek, kıyasen ilgili usul kurallarının uygulanabileceğine yer verilmiştir.

Bu durum AİHM ve Komite kararları için de geçerlidir. Yani, Komite veya AİHM’in tutuklamayı MSHS ve AİHS’e aykırı görmesi halinde, ilgili yerel mahkemenin (şayet derdest dava varsa) kararına bile gerek kalmaksızın, kararın Adalet Bakanlığı kanalı ile savcılığa tebliği anında kişinin serbest bırakılması gerekir. Ya da, karar mahkemeye tebliğ edilirse, mahkeme üst norm olan sözleşmeye göre karar veren ve doğal olarak üst mahkeme sıfatı olan bu kurumların kararları gereğince derhal tahliye kararı vererek infazı için savcılığa bildirmelidir. AYM’nin işleyişi de aynıdır ve tahliyesi gereklidir dediği konuda AYM sadece mahkemeye bildirimde bulunur. Bu konuda da açık bir usulü düzenleme olmasa da, yerel mahkemeler, üst mahkeme kabul ettikleri AYM kararına uymak zorunda olduklarından tahliye kararı verirler.

Özetle, Devletin gerek Komite ve AİHM ve gerekse de aynı amaca hizmet eden AYM’nin tespit ettiği hak ihlallerini giderme yükümlülüğü vardır. Bu konuda açık bir usulü düzenleme olmasa bile, ilgili diğer usul kuralları kıyasen uygulanarak sorun çözülmelidir.

  b-) Hem AİHM hem de Komite, kararını ilgili Devlete bildirdikten sonra ayrıca kendi takip sistemi içerisinde ihlalin giderilip giderilmediğini de izlemeye alır. Dolayısıyla Komite’nin, AİHM’in aksine bir takip ve infaz sisteminin olmadığı yönündeki görüşler temelsizdir.

AİHM kararlarının takibi Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesince yapılmaktayken, Komite, İhtiyari Protokol’ün 5/4. maddesi gereğince, kabul etmiş olduğu tespitlerin takibi ve taraf devletçe alınmış önlemleri incelemek üzere bir Özel Raportör görevlendirir (Usul Kuralı md. 106). Komite, başvuruyla ilgili ihlal tespit ederse, taraf devletten Sözleşme’nin 2. maddesinin 3. paragrafındaki yükümlülüğü uyarınca bu ihlali gidermesini ister. Komitenin kararı; tazminat ödenmesi, mevzuatın yürürlükten kaldırılması veya değiştirilmesi ve/veya tutuklu bir kişinin serbest bırakılması ve yeniden adil yargılama yapılması gibi özel bir şekilde olabilir.

Özel Raportör, izleme görevi için her türlü irtibat kurma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Özel Raportör, izleme faaliyetleri hakkında Komite’ye düzenli olarak rapor sunar. Komite, izleme faaliyetleri hakkındaki bilgileri kendi yıllık raporuna kaydeder. Yıllık Rapor, Ekonomik ve Siyasi Konsey aracılığı ile BM Genel Kurulu’na sunulur (Usul Kuralı md 64).

Komite, ilgili devletin tatmin edici bir çözüm sunmaması halinde, dava takibini açık tutar ve devleti sıkıştırmaya devam eder. Genelde devletler Genel Kurul’da insan hak ihlalleri ile anılmak istemedikleri ve bu durum gerek ekonomik ve gerekse siyasi olarak kendilerine zarar verdiği için sonuçta ilgili karara uymak zorunda kalırlar.

Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Komite kararlarının hem iç hukuka hem de Komite’nin kendi işleyişine göre infaz ve takibi söz konusu olup bu yönüyle AİHM kararlarından herhangi bir farkı yoktur. Bu nedenle, karara konu hak ihlallerinin giderilmesi Türkiye’nin Sözleşmesel, Anayasal ve yasal yükümlülüğüdür.

  1. Komite Kararının Derdest Benzer Soruşturma ve Yargılamalara Etkisi Var mı?

Komite, Turgay Karaman ve İsmet Özçelik isimli kişilerin yaptığı başvuruda hak ihlallerini tespit ettikten sonra bu ihlallerin giderilmesini şu görüşlerle Türkiye’den istemiştir:

“11. Sözleşmenin 2 (3) (a) maddesi uyarınca, Taraf Devlet, yazarlara etkili bir çözüm sağlama yükümlülüğü altındadır. Bu, Sözleşme haklarının ihlal edildiği kişilere tam olarak tazmin edilmesini gerektirir. Buna göre, Taraf Devlet, diğerlerinin yanı sıra, yazarları serbest bırakmak ve uğradığı ihlaller için yeterli tazminat sağlamakla yükümlüdür. Taraf Devlet, gelecekte de benzer ihlallerin ortaya çıkmasını önlemek için gerekli tüm adımları atma yükümlülüğü altındadır.

12. Seçmeli Protokol’e taraf olarak, Taraf Devlet, Sözleşmenin ihlal edilip edilmediğine karar vermede Komite’nin ve Sözleşmenin 2. maddesine istinaden Taraf Devlet’in kendi bölgesi dâhilindeki veya kendi yetkisi altındaki tüm bireylere, Sözleşmede tanınan hakların sağlanması ve bir ihlalin gerçekleştiği tespit edildiğinde Komite’nin Taraf Devletten Komite görüşlerine etkide bulunmak için alınan tedbirler hakkında bilgi istediği durumlarda 180 gün içerisinde etkili ve uygulanabilir bir çözüm sağlamayı taahhüt etmiştir. Taraf Devletten ayrıca mevcut Görüşleri yayınlaması ve bunları Taraf Devletin resmi dilinde yayması istenir.”

Görüldüğü gibi Komite, Devletten yapması gerekenleri teker teker sıralamıştır. Burada önemli bir isteği daha vardır. O da; “Taraf Devlet, gelecekte de benzer ihlallerin ortaya çıkmasını önlemek için gerekli tüm adımları atma yükümlülüğü altındadır” hükmüdür. Bu hüküm şu anlama gelmektedir; eğer ilgili karar konusu ile benzer sorunları yaşayanlar varsa, bu karar adeta onlar için de verilmiş gibidir ve Devlet bu yöndeki sorunları gidermek zorundadır. Bu bağlamda, her savcılık veya mahkemenin, benzer soruşturma ve yargılamalarda Komite’nin kararını referans almaları gerekir.

Bu referans suçlamanın her aşamasında kullanılabilmelidir. Bilindiği gibi ceza prosedürünün üç aşaması var, soruşturma (savcılık), yargılama (mahkeme, istinaf, yargıtay), kesinleşme (infaz).

Şu anda Türkiye’de 600 bin kişi aynı konuda soruşturma altındadır. Her ne kadar dosya numaraları farklı olsa da, aslında bunlar adeta aynı dosyanın farklı sanıklarıdırlar. Zira bu kişilere isnat edilen suçlama aynıdır. Yukarda açıklandığı üzere, Komite bir karar verdiğinde aslında ilgili devlete şunu söylemektedir; tespit ettiğim ihlalleri derhal gider, benzer durumda olanlarla ilgili sıkıntıları çöz veya ihlal oluşturan yasal düzenlemeler varsa onları düzelt ve sözleşmeyle üstlendiğin yükümlülükleri yerine getir. Yani, MSHS’nin 2. maddesinde belirtilen Sözleşmedeki hakları sağlamak ve haklara saygı göstermek yükümlülüğü tüm taraf devletler açısından derhal etki doğuran bir yükümlülüktür. Devlet bir şekilde ya doğrudan sözleşmesel hüküm ve kararları (komite kararı) iç hukukunda uygulayacak, ( ki sözleşme de aslında bir iç hukuk hatta Anayasa 90. madde gereği kanundan da üstün bir iç hukuktur) ya bunun usulünü ayrı bir düzenleme ile (AİHM de olduğu gibi) hukuk sisteminde daha özel bir şekilde belirleyecek ya da usul hukukunda kıyas mümkün olduğu için herhangi bir şey yapmadan kıyasen ilgili usul kuralları ile gereğine tevessül edecektir. Örneğin AİHM için düzenlenen CMK’nın 311. maddesini, Komite kararları için de, MSHS md. 2 ve diğer bağlayıcı sözleşmeler ile Anayasa 90. madde uyarınca uygulayacaktır.

Komite kararları, öncelikle bizzat başvuranları ilgilendirdiğinden, diğer kişilerin de iç hukuk yollarını ve BM, AİHM, AYM bireysel başvuru yolunu ayrıca kullanması gerekir ki, hukuku bu şekilde anlamayan ya da yorumlamayan yargı mensupları yüzünden bir hak kaybı yaşanmasın. Bununla birlikte, yukarıda açıklanan sebeplerle tüm kişiler aynı kapsamda (suç isnadı, uzun gözaltı, hakime çıkarılmama, gerekçesiz veya yetersiz gerekçe ile tutuklama, olay ve eylem arasındaki nedensellik bağlantısının sağlanamaması, vs.) cezai prosedüre tabi tutulduklarından ve Devlet de, sözleşme ve karar gereği bu konuda aynı olan sorunu kökten çözmeye yükümlü olduğundan, aşaması fark etmeksizin tüm mağdurların Komite kararlarını referans göstererek ilgili savcılık ve mahkemelerinden talepte bulunmaları mümkündür.

Öte yandan, ülkenin mevcut siyasi ve hukuki anlayışı dikkate alındığında bu değerlendirmeyi kabullenecek liyakat ve bağımsızlığa sahip hakim bulmak zor olsa da, geleceğe hukuksal çareler üretme adına benzer kararlar sayesinde er ya da geç tüm hukuksuz dosyalar yeniden ele alınacaktır. Fakat mağdurlara düşen, tüm destekleyici bilgi ve belgelerle hukuki girişimlerde bulunmaktır. Aksi halde, üzerlerine düşen özenli davranma yükümlülüğünü yerine getirmediklerinden, ilerde bazı hak kayıpları yaşayabilirler.

  1. Komite ve AİHM Kararları Birbirlerini Etkiler mi?

AİHS’nin 35. maddesi gereğince, bir başvurunun kabul edilebilirlik koşulları incelenirken, başvuru uluslararası diğer bir soruşturma veya çözüm merciine sunulmuş başka bir başvurunun konusuyla esas itibariyle aynı ise ve yeni olaylar içermiyorsa kabul edilemez bulunur. Aynı düzenleme, Komite açısında İhtiyari Protokolün 5. maddesinde yapılmış ve şayet aynı konu başka bir uluslararası soruşturma veya çözüm usulüne göre incelenmekte ise Komite başvuruyu reddeder. Ayrıca bu hususta Türkiye de çekince koymuştur. Bu düzenlemeler göstermektedir ki, Komite kararı hem AİHM, hem de Türkiye için önemli ve bağlayıcıdır. Bu durum, aynen bir yerel mahkeme kararı olduğu müddetçe tamamen aynı olay hakkında ikinci bir mahkeme kararının alınamayacağı ilkesi ile bire bir uyuşmaktadır.

Diğer yandan, şayet konu aynı olmasa bile AİHM her zaman BM organları tarafından verilen kararlardan etkilenmekte ve ilgisi olması halinde kararlarında kullanabilmektedir. Eğer Komite bir tutuklamada değişik ihlaller tespit etmiş ve yargılamanın kesinleşmesinden sonra aynı kişi bu kez tüm şikayetleriyle ilgili AİHM’e başvurmuşsa AİHM, Komite’nin tespitlerine de yer vermektedir. Sonuç olarak, iki kurumun kararlarının birbirleri üzerinde etkileri kabul edilmiştir.

Bu konuda AİHM’in birçok içtihadı bulunmaktadır. Örneğin, “Peraldi v. France (dec.) – 2096/05 Decision 7.4.2009” kararında AİHM, aynı konunun BM Keyfi Tutuklama Çalışma Grubu’nda ele alındığını, Çalışma Grubu’nun önündeki prosedürün AİHM’in yerleşik içtihadı uyarınca, bir uluslararası soruşturma veya çözüm prosedürünü temsil eden Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi önündeki prosedürle pek çok benzerliğe sahip olduğunu belirtmiştir. Sonuç olarak, AİHM’ göre Çalışma Grubu, AİHS’nin 35 § 2 (b) maddesi bağlamında uluslararası bir soruşturma ya da çözüm prosedürüdür. Dolayısıyla bu davada, Mahkemeye (AİHM) sunulan şikâyetin esasen Çalışma Grubunun görüşüyle sonuçlanan şikayetle aynı olması nedeniyle, Hükümetin kabul edilemezlik itirazı kabul edilmiştir.

Buradan çıkan sonuç; AİHM’in, BM Denetim organlarını tıpkı kendisi vermiş gibi değerlendirdiği ve eğer aynı konuda kendisi veya BM daha önce bir karar vermiş veya eş zamanlı bir inceleme varsa kendisine yapılan başvuruyu usulden reddedeceğidir. Bunun anlamı; AİHM’e göre, BM kararları hem kendisini hem de ilgili devleti bağladığından, ikinci bir karara gerek yoktur.

  1. Mağdurlar Açısından Komite ve AİHM’den Hangisine Öncelikle Başvurulmalıdır?

Türk hukuk uygulamasında AİHM tecrübesi ve kabulü yerleşmiş durumdadır. Hakimler, AİHS dışındaki Sözleşmeleri maalesef halen bir iç hukuk normu olarak görememekte ve dolaysıyla bunların Denetim Organlarının yetkisini de anlayamamaktadırlar. Bu nedenle, Komite kararlarının iç hukukta istenilen ve olması gereken seviyede kabul edilip uygulanması, hukuki anlayışın değişmesine ve zamana ihtiyaç duyabilir ve bu da Komite kararının etkili uygulanmasını geciktirebilir. Bu kabulle birlikte, Komite kararları birçok noktada AİHM’den avantajlı ve daha hızlı elde edilebilir. Çünkü birçok gerekçe ile Komite ve yine BM İnsan Hakları Çalışma Gruplarının kararlarında AYM, CMK 141 gibi kimi hukuk yollarının tüketilmesine gerek görülmemektedir.

Bu durum ilerde AİHM’i de etkileyecek ve umulur ki AİHM de benzer karar alabilsin. Ama şimdilik AİHM tüm iç hukuk yollarının tüketilmesini arayarak mağduriyetlere hızlı bir çözüm sağlayamamaktadır.

Sonuç itibariyle, hukuki olarak iki kurumun kararlarının bağlayıcılığı ve infazı aynı etkiyi doğurmakla birlikte, Komite, halen iç hukuk uygulamasında anlaşılmadığından uygun gerekçelerle yargı birimlerinin bunu kabullenmelerinin sağlanması gerekir.

Buna göre iki yolun kendi içinde avantaj ve dezavantajları vardır. Burada; zaman, erken veya geç karar verme, hukuk yollarının tüketilmesi zorunlulukları ve bazı konularda başvuru yapılıp yapılmayacağı (örneğin mülkiyet hakkı konusunda MSHS’da açık düzenleme yok, öte yandan bazı konularda Komite, AİHM gibi sıkı değil daha rahat değerlendirme yapabiliyor, dava devam etse bile adil yargılama hakkı konusunda karar verebiliyor, oysa AİHM için bu söz konusu değil… ) gibi hususlar belirleyici olacaktır ki, bu tercih başvuruculara kalan bir durumdur.

Bu konuda yapılabilecek tavsiye, hangi kuruma başvuruda bulunulacak bulunulsun, önemli olan dosyanın özenle hazırlanması ve ihlal edildiği ileri sürülen hak ihlallerinin belirlenerek destekleyici bilgi ve belgelerle sunulmasıdır.

Kişi gerekirse başvurusunu ikiye bölebilir, örneğin kötü muamele için Komite, tutuklamanın hukuksuzluğu için AİHM’e başvurabilir veya tersi. Şayet Komite’den erken lehe bir karar çıkarsa bunu destekleyici bir bilgi olarak AİHM dosyasına da sunabilir. İki kurum açısından da, gereksiz veya yetersiz çok başvuru yapılmasındansa nitelikli başvuru yapılması çok daha önemlidir ve doğal olarak bu durum hükümet üzerinde daha güçlü bir etki doğurur.

Bununla birlikte, başvuruların nitelikli olması şartıyla sayısal yoğunlukta olması dezavantaj oluşturmayacaktır. Komite zaten yıllık kaç dosya inceleyeceğini önceden belirleyip sıraya koymaktadır. BM Genel Sekreteri tarafından Komite’ye çalışmaları için yeterli kadro sağlanmakta, İnsan Hakları Yüksek Komiserliği sekretarya görevini yürütmekte, gerekli görmesi halinde Komite alt çalışma grupları kurmakta veya Raportörler atamaktadır. Bizzat Komite de senede üç kere toplanarak sıraya konulmuş sınırlı sayıdaki dosyaya karar vermektedir. Bu nedenle, Komite’nin iş yükü altında tıkanacağı endişesi yersiz olduğu gibi bu durum BM Genel Sekreteri’nin sorunudur.

Bazen bu tür kurumların bir Devlet aleyhinde çok sayıda şikayet almaları avantaj haline gelebilir ve bu kurumlar aracılığı ile Devlete baskı uygulanarak sorunu çözme yönünden adımlar atması sağlanabilir. AİHM’in makul sürede yargılama, köy boşaltma ve mülkiyet hakları şikayetleri noktasında yaptığı baskı ile Hükümet Uzlaşma Komisyonları kurmak zorunda kalmış ve çoğu mağdur haklarını geri alabilmiştir. OHAL İnceleme Komisyonu da bu amaçla kurulmuş olsa da, baştaki kötü niyet nedeniyle arzu edilen sonucu verememiştir.

Özetle, nitelikli olmak şartıyla çok başvuru yapılması ve dosya sayısı meselesi ilgili Kurumların işi olup, mağdurların bu konuda başvuru yapmaları doğal haklarıdır. Hatta iyi bir rehberlikle mağdurların bu hususta teşvik edilmeleri adaletin bir bütün olarak tesisi anlamında ivme sağlayacaktır.

[1] https://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/tr/content/138-insan-haklar-komitesi/

SİLAHLI ÖRGÜT MENSUBU OLMANIN ÖN KOŞULLARI VE 15 TEMMUZ YARGILAMALARI

I.GENEL OLARAK

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 314. maddesinde düzenlenen suçların failleri silahlı örgüt kuran, yöneten, üye olan, silahlı örgüt adına suç işleyen ve silahlı örgüte yardım eden kişilerdir. TCK’nın 6/j. maddesindeki tanım dikkate alındığında, 314. maddedeki suç faillerinin “silahlı örgüt mensupları” olduğu ve madde ile esasında silahlı örgüt mensuplarının cezalandırıldığı görülmektedir. Silahlı örgüt mensubu olmaya ilişkin bu suçların oluşabilmesi için suçun maddi ve manevi unsurunun gerçekleşmesi gerekir.[1]  Bu unsurların gerçekleşmesi de iki ön şartın varlığına bağlıdır;

-Bir silahlı örgütün varlığı (varlık şartı),

-Bu silahlı örgüte vakıf olma (vukuf şartı).

Mevcut olmayan bir örgüte mensup olmak mümkün olmadığından, TCK’nın 314. maddesindeki suçların oluşabilmesi için öncelikle bir silahlı örgütün varlığı (varlık şartı) gerekir. Suçun konusunu oluşturan, ancak fiziksel varlığı bulunmayan silahlı örgüt ancak “hukuken” tespit edilebilir ve fail bu yapılanmanın hukuki niteliğine yani tüm unsurlarına vakıf olmalıdır (vukuf şartı). 

Örgüt mensubiyetine ilişkin yargılamalardaki en büyük zorluk, maddi varlığı fiziki olarak tespit edilemeyen olgular hakkında karar vermektir. Silahlı örgüt mensuplarının cezalandırılmasına konu olan husus, bu kişilerle örgüt arasında kurulan bağdır. Bu bağ, silahlı örgütle ilişki kurmak veya örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olmak olarak adlandırılır. Suçun oluşması için failin bu örgütün silahlı bir terör örgütü olduğunu bilerek hiyerarşik yapısına dâhil olması gerekir.

A.VARLIK ŞARTI

Silahlı örgüt mensubiyeti suçunun oluşabilmesi için öncelikle bir silahlı örgütün varlığı[2] ve bunun için de failin içinde bulunduğu iddia edilen yapılanmanın TCK’nın 314. maddesi kapsamında bir “silahlı örgüt” olduğunun tespiti gerekir. Ancak bu tespitten sonra failin silahlı örgüt mensubu olup olmadığı ve eğer mensubu ise faaliyetlerinin hangi suç vasfına (üye, yardım, adına suç işleyen, matuf eylemli örgüt mensubu vs) girdiği değerlendirilebilir.

Sendika, dernek, vakıf, şirket, kooperatif ve siyasi parti gibi tüzel kişilikler yasalarca belirlenmiş prosedürleri tamamladıkları zaman kurulmuş sayılırlar ve bu aşamadan sonra bu yapılanmalar hukukilik kazanır. Türk Medeni Kanununun 47. maddesinde tüzel kişilikler tanımlanmış olup dernekler kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin en büyük mülkü amirine verdikleri anda (md.59), vakıflarda yerleşim yeri mahkemesi nezdinde tutulan sicile tescil ile tüzel kişilik kazanırlar (md.102).

Terör örgütleri de bir nevi illegal tüzel kişiliktir. Ancak dernek veya vakıf gibi kuruluş senedi veya tescilleri mümkün olmadığından belli bir kayıtları da yoktur. Bu nedenle silahlı örgütlerin varlığının algılanması ve hukuken kabul edilmesi çok zordur. Silahlı örgütün henüz kurulmadığı, yani var olmadığı bir aşamada örgüt mensubiyetine karar vermek Medeni Kanun gereğince tescil edilmeyen bir derneğe üye kaydetmek gibidir ki, bu tür üyelik kararlarının hiç bir hukuki karşılığı yoktur.  Bu nedenle, öncelikle yargı mercileri tarafından silahlı örgütün varlığına ilişkin bir karar verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi gerekir. Bu, birinci ön koşul ve suçun maddi unsuruna ilişkin “varlık şartı” dır.

Her legal tüzel kişiliğin bir kuruluş tarihi olduğu gibi illegal tüzel kişilik olan silahlı örgütlerin de bir kuruluş tarihi vardır ve bu tarih, silahlı örgütlerin objektif cezalandırılabilme şartı olan elverişlilik unsurunun gerçekleştiği, yani somut tehlikenin oluştuğu ilk matuf eylem tarihidir. Matuf eylemi gerçekleştiren örgüt mensuplarının yargılandığı dosyalarda silahlı örgüt kabulü de yapılır ve bu kabul Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşir. Kimlerin bu örgütün mensubu olduğuna ise silahlı örgüt kabulünden sonra karar verilir.

Henüz silahlı örgüt vasfı kesinleşmemiş yapılanmaların mensuplarına ilişkin yargılamalarda TCK’nın 314. maddesinden mahkumiyet kararı verilemez. Zira silahlı örgütün varlığı örgüt mensubiyeti için ön koşuldur. Bu nedenle, ilk matuf eylem yargılamasının ve silahlı örgüt kabulünün kesinleşmesi diğer yargılamalar için hukuken bir “ön mesele”dir ve öncelikle bu meselenin çözümü gerekir. Silahlı örgüt mensubiyetine ilişkin davalarda bu ön meselenin çözümü “bekletici sorun” yapılmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir. Çünkü burada zorunlu bekletici mesele vardır.

B.  VUKUF ŞARTI

Suçun ikinci ön şartı manevi unsura ilişkindir. Silahlı örgüt suçlarının manevi unsuru “doğrudan kast”tır.[3] TCK’nın 21. maddesi gereğince kast; “suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir” ve suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Doğrudan kast; “bilmek” ve “istemek” ten oluşur ve ikisinin birlikte bulunması gerekir. Fail bilerek ve isteyerek bu yapılanmanın mensubu olmalıdır.[4] Ayrıca, doğrudan kastın “nihai amaç” ve “silah” hakkında olduğu gibi diğer tüm unsurlar hakkında da bulunması gerekir. Başka bir deyişle, doğrudan kastın varlığı için kişinin dahil olduğu yapının TCK’nın 314. maddesi kapsamında bir silahlı terör örgütü olduğunu bilmesi gerekir.[5]

Ruhsatsız silah taşıma suçundaki silah, hırsızlık suçundaki çalınan eşya, kasten öldürme suçundaki ceset, sahtecilik suçundaki sahte para ve orman suçlarındaki kaçak emval gibi bu suçlarda somut bir suç konusu bulunmamaktadır. Ruhsatsız silah bulundurma suçunda failin sorumlu tutulduğu teknik ve bilimsel olarak silah olduğu kesinleşen maddi bir cisim vardır. Ele geçmeyen bir silahtan dolayı kişileri sorumlu tutmak çok zordur ve öncelikle tüm unsurlarıyla tamam olan bir silahın varlığı ispat edilmelidir. Kasten öldürme suçunda sanığın sorumlu tutulduğu bir maktul, yani bir ceset vardır. Cesedin bulunamadığı davalarda kasten öldürme suçunu ispatlamak neredeyse imkânsızdır ve öncelikle o kişinin artık “yaşamadığı” ispatlanmalıdır. Silahlı örgüt mensubiyetine ilişkin suçlarda da “örgüt” ile “mensubu” arasında bulunan, ancak maddi bir varlığı olmayan bu bağın (hiyerarşik yapıya dahil olma) tespiti gerekir. Bunun için de öncelikle yine maddi bir varlığı olmayan “silahlı örgütün” varlığı, ikinci aşamada da örgüt mensubunun bu hukuki varlıktan haberdar olduğu, yani silahlı örgütün tüm unsurlarına vakıf olduğu ispat edilmelidir.

Buradaki ön koşul (vukuf şartı) olan bilmekten (vakıf olmaktan) kasıt; failin mensubu olduğu yapılanmayı bütün unsurlarıyla bilmesidir.[6] Yani örgütün nihai amacını ve amaç suçunu, dolayısıyla TCK’nın 302, 309, 311, 312. maddelerindeki amaç suçlardan birini işlemek üzere bir araya gelindiğini, silahlı mücadele yönteminin benimsendiğini, yeterli üye ve silaha sahip olduğunu, en az üç kişiden oluştuğunu, hiyerarşik yapısını, elverişli olduğunu, temadi ettiğini, cebir ve şiddet kullandığını, baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden birini uyguladığını, vahim eylemini, matuf suçunu kısaca TCK’nın 220, 314 ve TMK’nın 1 ve 7. maddelerindeki tüm unsurları tamamlanmış bir yapılanma olduğunu failin bilmesi demektir.[7] Daha sonra, fail tüm unsurlarına vakıf olduğu bu yapılanmanın bilerek ve isteyerek mensubu olmalıdır.

Bu konudaki esaslı hata kastı kaldırır. TCK’da “ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenler” arasında sayılan “hata” başlıklı 30. maddeye göre; fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse kasten hareket etmiş olmaz.[8] Silahlı örgütün maddi unsurlarından biri hakkındaki eksik veya yanlış bilgi suçun manevi unsuruna ilişkin “vakıf olma” ön koşulunun gerçekleşmediği anlamına gelir.[9] Örneğin, şüpheli diğer tüm unsurlara vakıf olmasına rağmen örgütün nihai amacını veya amaç suçunu bilmiyor ya da farklı biliyorsa manevi unsura ilişkin bu ön koşul gerçekleşmez. Yine amaç suçu biliyor, ancak silah unsurunu bilmiyorsa ya da diğer unsurları biliyor ama hiyerarşik yapıyı bilmiyorsa veya cebir ve şiddet kullanıldığını bilmiyorsa vakıf olma şartı gerçekleşmemiştir. Kısaca, silahlı örgütün tüm unsurlarına vakıf olunduğu ve bu yapılanmanın gerçekten TCK’nın 314. maddesi kapsamında silahlı bir örgüt olduğundan haberdar olunduğu zaman ikinci ön koşul gerçekleşir.

Bu ön şart, silahlı örgütün varlığını bilme veya “silahlı örgütün tüm unsurlarına vakıf ol ma” suçun “vukuf şartı” dır. Vukuf şartı da suçun manevi unsurunu oluşturan doğrudan kastın ön şartıdır. Fail öncelikle mensubu olduğu yapılanmanın TCK’nın 314. maddesi kapsamında silahlı örgüt olduğuna vakıf olmalı ve bu örgüte bilerek ve isteyerek dahil olmalıdır. Fail, silahlı örgütün unsurlarına vakıf değilse veya esaslı bir hata içindeyse bu örgüte bilerek ve isteyerek dahil olsa bile 314. maddedeki suç oluşmaz. Zira legal bir örgütün mensubu olduğuna dair esaslı hata kastı kaldırır.[10]

Silahsız terör örgütü iken vasıf değiştirerek silahlı terör örgütüne dönüşen yapılanmaların mensuplarının TCK’nın 314. maddesinden sorumlu tutulabilmeleri, bu vasıf değişikliğine vakıf olmalarına bağlıdır. Örgütün vasıf değiştirdiğini ve silahlı eylemlere giriştiğini bilmeyen örgüt mensupları vukuf şartı gerçekleşmediği için silahlı örgüt suçundan sorumlu tutulamaz. Bu nedenle, bir silahlı örgüte mensup olmak için öncelikle tüm unsurlarıyla vücut bulmuş bir silahlı örgüt bulunmalı ve fail silahlı örgütün tüm unsurlarına vakıf olmalıdır.

Bu iki ön koşul gerçekleştikten sonra o kişinin vakıf olduğu bu örgütle arasında organik bağ bulunup bulunmadığı, hiyerarşik yapıya dahil olup olmadığı, örgütün mensubu olup olmadığı, bilerek ve isteyerek mi o yapının mensubu olduğu, örgüt mensubu olmuşsa yönetici mi, üye mi, yardım eden mi, adına suç işleyen mi olduğu, bu bağlamda hangi örgütsel faaliyetler gerçekleştirdiği veya hangi örgütsel suçlara iştirak ettiği gibi hususların değerlendirilmesine geçilir.[11]

Ülkemizde yıllardır faaliyet gösteren PKK ve Hizbullah gibi silahlı örgüt mensuplarının yargılamalarında bu iki ön koşul araştırılmamaktadır. Zira bu örgütlerin silahlı terör örgütü olduğu hususu Yargıtay kararlarıyla kesinleşmiş ve aleniyet kazanmıştır. Bu nedenle, bu örgüt mensuplarının yargılamalarında bu yapılanmaların silahlı örgüt olup olmadığı hususunu ön mesele yapılmaz. Yine bu örgütlerin niteliğine herkesin vakıf olduğu varsayılır. Ancak, PKK mensubu olmakla suçlanan bir şüpheli; “ben son otuz yılımı Afrika ormanlarında belgesel çekerek geçirdim. PKK’nın bir terör örgütü olduğunu, vahim eylemler gerçekleştirdiğini, yargının silahlı örgüt olarak kabul ettiğini bilmiyordum, PKK’nın hukuki niteliğine vakıf değildim ve legal bir yapılanma sanıyordum” dese, hakimin bu savunmayı değerlendirmesi gerekir. Bu tür örnekler dışında şu an PKK veya Hizbullah gibi örgütlerin mensubu olduğu iddia edilen faillerin yargılamalarında bu iki ön koşul yerine sadece maddi olay ve hiyerarşik yapıya dâhil olma hususları incelenmektedir. Fakat PKK gibi silahlı örgütlerde dahi vukuf şartının değerlendirilmesi gerekebilir.[12]

Henüz bu aşamaya gelmemiş, yani PKK ve Hizbullah gibi silahlı örgüt vasfı yargı kararlarıyla kesinlik kazanmamış, “silahlı örgüt kabulü” yeni yapılan veya yapılacak örgütlerde manevi unsura ilişkin ön koşul olan vakıf olma şartı daha detaylı değerlendirilmeli ve ispat edilmelidir.

1. Silahlı Örgüt Mensubiyetinde Vakıf Olma Ön Koşulunda İspat Yükü

Silahlı örgüt mensubiyetindeki “vakıf olma” şartı değerlendirilirken örgütün ilk matuf eylem tarihi ile silahlı örgüt kabulünün aleniyet kazandığı Yargıtay onamasına ilişkin ilamın tarihi esas alınarak bir ayrım yapılmalıdır.

İlk matuf eylem tarihinden önce ortada bir silahlı örgüt yoktur. Yargıtay kararından sonra ise silahlı örgüt kabulü aleniyet kazanır. Bu iki tarih arasındaki dönemde ise silahlı örgüt şüphesi ve iddiası vardır ancak net değildir. Silahlı örgütün varlığı ancak kesinleşmiş yargı kararıyla tespit edilir. Çünkü hukuki tavsif Anayasaya göre yargısal bir işlemdir. Kesinleşmiş yargı kararından önceki dönemde kural olarak kişilerin iyi niyetli, yani silahlı örgütün varlığına vakıf olmadıkları kabul edilir. Bu dönem için failin vakıf olduğunu iddia makamı ve mahkeme ispat etmelidir. Kesinleşmiş yargı kararından sonraki dönemde ise kural olarak kişilerin kötü niyetli, yani silahlı örgütün varlığına vakıf oldukları kabul edilir ve bu dönem için failin vakıf olmadığını ispat etmesi gerekir.

Buna göre silahlı örgüt mensubu olduğu iddia edilen faillerin durumunu manevi unsurun ön koşulu olan “vakıf olma/ vukuf şartı” açısından üç dönemde ele almak gerekir. Birinci dönem: İlk vahim/matuf eylemden önceki dönem. İkinci dönem: İlk vahim/matuf eylem tarihi ile silahlı örgüt kabulünün Yargıtay’ca onandığı tarih arasındaki dönem. Üçüncü dönem: Silahlı örgüt kabulünün Yargıtay’ca onanmasından sonraki dönem.

a. Birinci Dönem

Silahlı örgüt ilk matuf eylem ile kurulur ve bu tarihten önce silahlı örgütün varlığından söz edilemez. Zira bu dönemde diğer tüm unsurlar tamamlanmış olsa bile objektif cezalandırılma şartı olan elverişlilik şartı gerçekleşmemiştir. Silahlı örgütün olmadığı bir yerde onun mensubu olmak da mümkün olmayacağından, silahlı örgüte vakıf olma şartı da gerçekleşmemiştir.  

Bu dönemde yapılanma içinde bulunan kişiler silahlı örgüt suçundan sorumlu tutulamazlar. Amaç suç ve elverişli vasıta konularında anlaşmaya varan failler ise şartları varsa ancak TCK’nın 316. maddesinden sorumlu tutulabilirler. Bu dönemde idari merciler tarafından bir yapılanmanın silahlı örgüt olduğuna ilişkin yapılan açıklamaların da hukuki bir değeri yoktur. Zira hukuken vücut bulmamış bir hususun varlığını iddia etmek anlamsızdır.

b. İkinci Dönem

İlk vahim/matuf eylem tarihi ile silahlı örgüt kabulünün Yargıtay’ca onandığı tarih arasındaki dönemdir. Bu dönemde her iki ön koşulun gerçekleşip gerçekleşmediği araştırılmalıdır. Zira suç tarihi bu dönem içinde kalan yargılamalarda birinci ön koşul olan bir silahlı örgütün varlığı henüz kesinleşmemiştir. Bu nedenle, önce birinci ön koşul olan varlık şartı, sonra da failin bu varlığa vakıf olup olmadığı araştırılmalıdır.

Bu dönemde şüpheliye atılı suç tarihi Yargıtay’ın silahlı örgüt kabulünü onamasından önce olduğu için şüphelinin yapılanmanın silahlı örgüt olduğuna vakıf olmadığı kabul edilir. Bu dönemde ortada bir silahlı terör örgütü iddiası ve şüphesi vardır. Ancak, Yargıtay tarafından kesinleşmiş bir karar olmadığından silahlı örgüt iddiası henüz netlik kazanmamıştır. Silahlı örgütün varlığı ancak kesinleşmiş yargı kararıyla tespit edildiğinden, bu karara kadar kural olarak herkes iyi niyetlidir. Bu nedenle, örgüt içinde bulunanların yapılanmanın silahlı terör örgütü olduğuna vakıf olmadıkları kabul edilir. Zira ilk vahim eylem yargılaması devam etmektedir ve bu yargılama sonunda mahkûmiyet veya beraat kararı verilebilir. Mahkûmiyet kararı verilse dahi silahlı örgütün tespit edilememe ihtimali bulunduğu gibi silahlı örgüt kabulü yapılsa dahi Yargıtay’ın bu kararı bozma ihtimali vardır. Bu sebeple, bu dönemde yapılanma içinde yer alan kişiler iyi niyetli kabul edilmek zorundadır. Çünkü bu aşamada örgütün gerçek niteliğine bütün mensupları dahi vakıf olamayabilir. Şüphelinin silahlı terör örgütüne vakıf olduğunu ispat yükü mahkemeye aittir. Ceza yargılamasında resen araştırma ilkesi geçerli olduğundan, mahkemece şüphelinin silahlı örgüte vakıf olduğu tespit edilmelidir.

Bu dönemde yargı dışındaki kurumların yaptıkları açıklama veya aldıkları kararların da hukuken bir değeri yoktur. Yürütme ya da yasama organı veya bunlara bağlı kurumlar tarafından bir yapılanmanın silahlı terör örgütü olduğuna ilişkin açıklamalar yargıyı bağlamadığı gibi bu tür açıklamalar failin iyi niyetini ve ispat yükünü de değiştirmez. Zira yargı dışında hiç bir kurum bu konuda karar veremez. Hatta silahlı örgüt olduğu iddia edilen yapılanmanın bizzat kurucu ve yöneticileri kendilerini silahlı terör örgütü olarak tanımlasalar bile bu açıklamanın da bir hukuki karşılığı yoktur. Çünkü bu yargının görevidir ve yargı bu yapılanmanın kurucu ve yöneticilerinin beyanlarının aksine silahlı örgütün unsurlarının bulunmadığına karar verebilir. Örneğin, bir örgütün kurucu ve yöneticileri nihai amaçlarının Anayasayı ilga olduğunu açıklayarak bu amaçla yaptıkları bazı terör eylemlerini üstlenmiş olsalar bile o yapılanmanın bir silahlı örgüt olup olmadığı konusunda son kararı yargı verecektir. Yargı, kurucu ve yöneticilerin üstlendiği terör eylemlerinin vahim olmadığına karar verebileceği gibi bu örgütü (silahsız) terör örgütü veya TCK’nın 316. maddesi kapsamında görebilir ya da bu yapılanmanın elverişli olmadığına veya hiyerarşisinin bulunmadığına karar verebilir.

Suçun unsurları faile isnat edilen suç tarihine göre değerlendirilir. Suç tarihi bu dönem içinde kalan davalarda ise yargı henüz kesin kararını vermemiştir. Bu nedenle, yargı dışındaki her hangi bir mercii veya kişinin ya da bizzat kurucu ve yöneticilerin dahi yapacağı açıklamalar failin iyi niyetini ve dolayısıyla ispat yükünü değiştiremez.

Bu dönemde, şüphelinin yapılanmadaki tüm unsurlara vakıf olduğu ispat edilmelidir. Şüphelinin silahlı örgüte vakıf olması, bu yapılanmadaki silahlı örgütün unsurlarını bilmesi demektir ve silahlı örgütün zorunlu unsurlarından biri hakkındaki eksik veya yanlış bilgi vakıf olma ön koşulunun gerçekleşmediği anlamına gelir. Bu dönemde şüpheliden “vakıf olmadığını” ispatlaması istenmez. Zira şüpheliye atılı suç tarihinde bu yapılanmanın silahlı örgüt olduğu hususu henüz kesinleşmemiş ve aleniyet kazanmamıştır.

Bu döneme ilişkin yargılamalar devam ederken silahlı örgüt kabulü başka bir dosyada kesinleşebilir. Ancak, failin durumu suç tarihine göre değerlendirilir. Suç tarihinde de kesinleşmiş bir silahlı örgüt kabulü bulunmadığından şüpheli iyi niyetli kabul edilmelidir.

Ceza yargılamasında suçun maddi ve manevi unsurlarının suç tarihinde gerçekleşmesi gerekir ve silahlı örgüt suçundaki ön koşullar da faile atılı suç tarihinden önce ve en geç suç tarihinde bulunmalıdır. Vukuf şartının oluşması için fail, mensubu olduğu yapılanmanın niteliğine suç tarihinden önce vakıf olmalıdır. Failin, içinde bulunduğu yapının vasfına suç tarihinden sonra vakıf olması durumunda suçun manevi unsuruna ilişkin ikinci ön koşul gerçekleşmediğinden suç da oluşmaz.

Silahlı örgütün tüm unsurlarına vakıf olunduğu, yani bu yapılanmanın gerçekte bir silahlı örgüt olduğundan haberdar olunduğu anda ikinci ön koşul gerçekleşmiş olur. Bu nedenle, yapılanmayı silahlı örgüte dönüştüren unsurların tümünün fail tarafından bilindiği ispat edilmelidir ve tek bir unsur hakkındaki eksik veya yanlış bilgi dahi örgüt mensubiyetinin ön şartı olan “vakıf olma” unsurunun gerçekleşmediğini gösterir.

c. Üçüncü Dönem

Yargıtay’ın silahlı örgüt kabulünü onadığı tarihten sonraki dönemdir. Bu dönemde örgüt mensubiyetinin birinci ön koşulu neticelenmiş, yani bir silahlı terör örgütünün varlığı hukuken kabul edilmiştir. Bu kabul henüz istikrar kazanmasa da, yapılanma içinde bulunan kişiler bakımından bu nitelendirme dikkate alınmalıdır. Bu nedenle, Yargıtay’ın silahlı örgüt kabulünden sonra yapılanma içine giren kişilerin kural olarak yapılanmanın silahlı örgüt olduğunu bildiği kabul edilir.

Yargıtay’ın silahlı örgüt kabulünü onadığını öğrenenler için ikinci ön koşul olan “vakıf olma” şartı da gerçekleşmiştir ve bu kişilerin iyi niyetli olduğu kural olarak kabul edilmez. Şüpheli aksini iddia ediyorsa bunu ispat etmek zorundadır. Örneğin, PKK’ya yeni katıldığı ve örgüt mensubu olduğu iddia edilen bir şüphelinin “ben PKK’nın terör örgütü olduğunu bilmiyordum, legal bir örgüt sanıyordum” gibi bir savunmasına itibar edilmez. Zira PKK’nın silahlı terör örgütü olduğu hususu istikrar kazanmış içtihatlarla kabul edilmiş ve Yargıtay ilamının üzerinden yıllar geçmiştir. Ancak, bu halde bile fail “ben son otuz yıldır ücra bir köyde bir mezrada yaşadım, Yargıtay kararlarını, PKK’nın niteliğini bilmiyorum” gibi bir iddiada bulunsa, bu iddiasını ispat fırsatı verilmelidir. Fakat iyi niyetini ispat yükümlülüğü bu dönemde şüpheliye aittir.

Bu dönemle ilgili en önemli sorun, Yargıtay kararının herkes tarafından ne zaman öğrenildiği veya aleniyet kazandığına ilişkindir. PKK ve Hizbullah gibi silahlı terör örgütlerinde ilk vahim eylem yargılamasının ve Yargıtay kararının üzerinden çok uzun zaman geçtiği için ülkenin ücra bir yerinde yaşayan bir kişinin dahi bu örgütlerin silahlı örgüt olduğuna vakıf olduğu kabul edilebilir. Zira bu örgütler ilk vahim eylemlerinden sonra çok sayıda vahim eylem gerçekleştirmişler ve bu husus herkesçe aleniyet kazanmıştır. Bu nedenle, bu örgütler için bu ön koşulun tekrar incelenmesi gerekmez. Ancak silahlı örgüt olduğuna yeni karar verilen yapılanmalar için aynı şey söylemek mümkün değildir. Yargıtay kararını öğrenen kişilerin silahlı örgüte vakıf oldukları kabul edilir. Fakat Yargıtay kararının herkesçe duyulması ne kadar zaman alır sorusunun net bir cevabı yoktur. Bu nedenle, silahlı örgüt mensubu olduğu iddiasıyla haklarında dava açılan şüphelilere atılı suç tarihi Yargıtay karar tarihine yakın bir tarih ise ayrı bir değerlendirme yapmak ve vakıf olma ön koşulunu araştırmak gerekir.

Ayrıca, bu dönemde örgüt silahlı vasfını yitirebilir, vasıf değiştirip silahsız terör örgütüne dönüşebilir, tamamen ortadan kalkabilir veya silah bıraktığını ya da kendini feshettiğini açıklayabilir. Zira İrlanda da, İspanya da ve yakın zamanda Venezuela da bunun örnekleri görülmüştür. Bazen eleman ve finans temin edemeyen silahlı örgütler zamanla faaliyetlerini bırakıp bir bekleme sürecine de girebilir. Bu dönemde özellikle uzun süre silahlı eyleme girişmeyen örgütlerde örgütün vasfının değişip değişmediğinin tekrar değerlendirilmesi gerekebilir.

II. ÖRGÜT MENSUBİYETİ VE 15 TEMMUZ YARGILAMALARI

Silahlı örgüt mensubiyetine (örgüt kurma, yönetme, üye olma, örgüt adına suç işleme ve silahlı örgüte yardım) ilişkin vakıf olma ve varlık şartıyla ilgili hususlar araştırılıp bu şartların gerçekleştiğinin tespiti halinde, sanık eylemine uyan suçtan cezalandırılır. 15 Temmuz yargılamaları açısından bakıldığında, bu iki şart gerçekleşmeden on binlerce kişiye ceza verildiği görülecektir. Şöyle ki;

A.    VARLIK ŞARTI

Bir yapı ya da oluşumun silahlı örgüt olarak kabulü için bu örgüt tarafından geçekleştirildiği iddia edilen vahim nitelikli eylemelere ilişkin yargılamalarda silahlı örgüt kabulü yapılması ve bu kararın kesinleşmesi gerekir. Zira ilk matuf eylem yargılamasının ve silahlı örgüt kabulünün kesinleşmesi diğer yargılamalar için hukuken bir “ön mesele”dir ve öncelikle bu meselenin çözümü gerekir. Silahlı örgüt mensubiyetine ilişkin davalarda bu ön meselenin çözümü “bekletici sorun” yapılmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir. Çünkü burada zorunlu bekletici mesele vardır. 15 Temmuz yargılamalarında vahim nitelikli kabul edilen eylemler 15 Temmuz 2016 tarihli eylemlerdir (Genelkurmay çatı, Akıncı ve Kara havacılık davaları) ve bu eylemelere ilişkin yargılamalarda henüz verilmiş bir karar dahi yoktur. Her ne kadar 15 Temmuz olaylarının Gülen hareketi tarafından gerçekleştirildiği iddia edilerek bu hareket Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından silahlı örgüt kabul edilip[13] bu karar Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından onansa da[14], bu dosyanın konusu 15 Temmuz olayları değildir. Kaldı ki, bu dosyanın sanığı olan iki hakimin vahim nitelikte eylemleri olmadığı gerekçesiyle haklarında TCK’nın 312. maddesinden beraat kararı verilmiştir. Ancak, emsali görülmemiş şekilde Yargıtay vahim nitelikli (adam öldürme, yaralama, bombalama vb.) bir eylem olmayan bu dosyada Gülen hareketini silahlı örgüt kabul etmiştir. Yüz yıllık Yargıtay uygulamasına aykırı bu karar emsal kabul edilerek ve başka hiçbir araştırma yapılmadan yerel mahkemeler tarafından on binlerce kişiye ceza verilmiştir. Kısaca, 15 Temmuz yargılamalarında vahim nitelikli eylemelere ilişkin yargılamalar kesinleşmeden ve daha ilginci bu eylemlerle ilgili henüz bir karar verilmeden silahlı örgüt kabulü yapılması hukuka aykırıdır. Bu yargılamalarda silahlı örgüt kabulü için en önemli unsur olan varlık şartı gerçekleşmemiştir.

B.    VUKUF ŞARTI

Vakıf olma şartı da bu yargılamaların hiç birinde gerçekleşmemiştir. Bir an için Yargıtay’ın Gülen hareketini silahlı örgüt kabul ettiği kararı doğru ve bu hareketin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun karar tarihi (26/9/2017) itibariyle silahlı örgüt olduğu kabul edilse bile, ne bu tarihten önce ne de sonraki yargılamaların hiç birinde sanıkların, Yargıtay kabulünde olduğu şekliyle, bu hareketin “hükümeti ortadan kaldırma” nihai amacını bildikleri ve istedikleri araştırılmamış ve suçun manevi unsuru görmezden gelinerek kişilere çok ağır cezalar verilmiştir. Yine, ispat yükü tersine çevrilerek ve yukarıda anlatıldığı şekliyle tamamına yakını birinci ve çok azı ikinci döneme denk gelen bu yargılamalarda sanıkların silahlı örgüt üyesi olmadıklarını ispat etmeleri istenmiştir. Kişilerin terör örgütü üyesi olduklarına ilişkin delil olarak ileri sürülen hususların hepsi zamanında yasal ve rutin faaliyetleridir. Yani 15 Temmuz günü suç olmayan hususlar 16 Temmuz’da suç kabul edilmiştir. Ayrıca, delil olarak ileri sürülen hususların hiç birisi bir kişinin darbeye teşebbüs eylemeni bildiğini değil, en fazla bir kişinin Gülen hareketiyle olan irtibatını gösterir ki, bir yapı, oluşum ya da hareketle irtibatlı olmak bir kişiyi terör örgütü mensubu yapmaz. Kısaca, 15 Temmuz yargılamalarında silahlı örgüt mensubiyeti için vakıf olma unsuru ve dolayısıyla suçun manevi unsurunun varlığı araştırılmadan karar verilmiştir.   

DİPNOTLAR: 


[1] DÖNMEZER Sulhi/ERMAN Sahir, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, 5. Bası, Cilt: 1, İstanbul, 1974, Cilt:1, s.332-333.[2] “…TCK.nun 168/2. maddede yazılı “çetenin sair efradı olmak” suçu ile aynı yasanın 169. maddesinde yazılı “çeteye barınacak yer göstermek, yardım et­mek … Erzak, silah, cephane veya elbise sağlamak … Hareketlerini kolaylaş­tırmak” suçlarının oluşması için, 168/1. maddede yazılı suçları işlemek için oluşturulan silahlı cemiyet veya çetenin bulunması gerekir.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 01/02/1988 T., 1988/9-422 E., 1988/1 K. sayılı kararı; GÖZÜBÜYÜK Abdullah Pulat, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Cilt:2, 5. Bası, Kazancı Hukuk Yayınları, İstanbul, 1988, s.371; HAFIZOĞULLARI Zeki/KURŞUN Günal, “Türk Ceza Hukukunda Örgütlü Suçluluk”, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı:71, Ankara, 2007, s.40.

[3] “Manevi unsur: Çetenin muayyen bir maksat için kurulmuş olması gerektiğinden bu suç için “genel kast” yeterli değildir, “özel kast” da aranacaktır.” EREM Faruk, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Seçkin Yayıncılık, Cilt:2, Ankara, 1993, s.1124.

[4] GÖZÜBÜYÜK, s.372.

[5] “…Silahlı cemiyet ve çetede amirlik, kumanda ve hususi bir görev almayan, fakat çeteye katılan, gayeye ait konularda irade birliği içinde olan, çeteye iştirak ederken çetenin niteliğini bilenler çetenin sair efradıdır. 168. maddenin 2. fıkrası yasadışı silahlı çete veya cemiyetin sair efradı düzeyindeki mensubuna uygulanacak yaptırımı düzenlemektedir.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 11/5/1999 T., 1999/9-103 E., 1999/107 K. sayılı kararı; “…Silahlı cemiyet ve çetede amirlik, kumanda ve hususi bir görev almayan, fakat niteliğini bilerek çeteye katılıp, amaca ait konularda irade birliği içinde olarak ve çetenin amaçlarını kendi amacına uygun görerek hareket edenler, cemiyet ve çetenin sair efradıdır.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 08/6/1999 T., 1999/9-144 E., 1999/157 K. sayılı kararı.

[6] “…Silahlı cemiyet ve çetenin sair efradı olmanın cezai yaptırımı ise 168 inci maddenin 2 nci fıkrasında düzenlenmiştir. Birçok yargısal kararda vurgulandığı üzere; silahlı cemiyet ve çetede amirlik, kumanda ve özel bir görev almayan, çeteye basit şekilde katılan, gayeye ait konularda irade birliği içinde olan, çeteye katılırken çetenin niteliğini bilen ve çetenin gayelerini kendi amacına uygun görenler, cemiyet ve çetenin sair efradıdır.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19/6/2001 T., 2001/9-125 E., 2001/128 K. Sayılı kararı; “…Silahlı cemiyet ve çetenin sair efradı olmanın cezai müeyyidesi de maddenin 2. Fıkrasında düzenlenmiş olup, birçok yargısal kararda vurgulandığı üzere; silahlı cemiyet ve çetede amirlik, yöneticilik ve hususi  bir görev almayan, çeteye basit şekilde katılan, ulaşılmak istenen amaca ait konularda irade birliği içinde olan, çeteye katılırken çetenin niteliğini bilen ve çetenin ulaşmak istediği amacı kendi amacına uygun görenler ise cemiyet ve çetenin sair efradıdır.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 04/3/2014 T., 2013/9-67 E., 2014/110 K. sayılı kararı.

[7] PARLAR Ali/YILDIRIM Ferhat, Silahlı Çeteler ve Terör Suçları, Adalet Yayınevi, Ankara, 2001, s.205; EREM, Cilt:2, s.1124.

[8] HAFIZOĞULLARI/KURŞUN, s.43.

[9] YENIDÜNYA A. Caner/İÇER Zafer, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma, Digesta Yayınevi, İstanbul, 2014, s.81.

[10] ETCK’nın 66 ve 67. maddelerinde iştirak halinde işlenen suçlarda şahsi ve fiili ağırlatıcı sebeplerin suça katılma zamanında ona vakıf olan (bilen) şeriklere sirayet edeceği hükme bağlanmıştı. Örneğin suçun silahla işlenmesi ağırlatıcı sebep olarak gerçekleşmiş ise bu sebep sadece buna vakıf olan şeriklere sirayet eder. Aynı şekilde suçun vasfını değiştiren sebepler de sadece ona vakıf olan faillere sirayet eder. Örneğin, yağma suçu, kasten öldürmeye dönüşmüşse sadece buna vakıf olanlar kasten öldürmeden de sorumlu olurlar. Buna vukuf şartı denir. Vukuftan maksat, fiili ağırlatıcı ha­lin gerçekleşeceğini kesin olarak bilmektir. Yoksa meydana gelebilirliğini ve­ya gelebileceğini öngörmek vukuf sayılamaz (CGK, 27.10.1986 gün 1986/1-293-466). Silahlı örgüt suçu da çok failli suçlardandır. Silahlı Örgüt mensupları aslında kurucu faillerin niyetinden ve diğer örgüt mensuplarının sahip olduğu silahtan da sorumlu tutulmaktadır. Silahlı eyleme girişmeyen hatta silahı dahi olmayan örgüt mensupları da suçun unsuru olan silahtan sorumludur. Ancak bunun için silahlı örgüt mensuplarının bu unsurlara vakıf olması gerekir. Bu nedenle bu örgütün kurucu faillerinin nihai amacını, yani TCK’nın 314. maddesindeki amaç suçları işlemek üzere bu örgütü kurduklarını veya bunun için silahlı mücadele vereceklerini bilmeyen (vakıf olmayan) örgüt mensupları bu suçtan sorumlu tutulamazlar. 

[11] “…Sanığın Sögütçe’deki silahlı çatışmaya, silahı ile fiilen katıldığı bu şekilde belirledikten sonra, mensubu bulunduğu örgütün niteliğine bakmak gerekir. PKK. Örgütü Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinde markist-leninist ideolojiye dayanan bir Kürt Devleti Kurulmasını ve bu toprakların Devlet idaresinden ayrılmasını sağlamayı nihai hedef kabul eden silahlı bir çetedir. Bu şekilde sanığın ve örgütün konumu saptandıktan sonraeylemlerinin hangi suçu oluşturacağı hususuna gelince…” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19/10/1992 T., 1992/9-258 E., 1992/281 K. sayılı kararı.

[12] “…İnceleme konusu olayda, sanık silahlı çete niteliğini bildiği P.K.K.nın 14.4.1990 günü …ilinde gerçekleştirmek üzere İlan ettiği kepenk kapatma eyleminin başarıya ulaşması için esnafı dolaşarak eyleme katılmaları yolunda çalışmalar yapmakla, P.K.K.ya T.C.Y.nın 64 veya 65’inci maddeleri kapsamına girmeyecek biçimde yardımda bulunarak, silahlı çetenin eylemini kolaylaştırdığından üzerine yüklenen T.C.Y.nın 169’uncu maddesine uyan suç oluşmuştur.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 11/11/1991 T., 1991/9-242 E., 1991/305 K. sayılı kararı; “..Sanıkların evinin kömürlüğünde suça konu patlayıcı madde ve malzemelerin yapılan arama sonucunda bulunduğu ve yakalanan bu malzemelerin yasa dışı PKK/KONGRA-GEL örgütüne ait olduğu konusunda kuşku yoktur. Sanıkların savunmalarından da, bu örgütün amacını bildikleri açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bu nedenle sanıkların, amacını bildikleri yasa dışı silahlı örgüte ait vahim miktardaki patlayıcı maddeleri saklamak eylemleri, silahlı örgütler bakımından “yardım eden” kavramı ile ilgili özel bir düzenleme olan 5237 sayılı TCY’nın 315. maddesinde düzenlenen suça uymaktadır.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 24/02/2009 T., 2008/9-78 E., 2009/39 K. sayılı kararı.

[13] Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı kararı.

[14]  Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 T., 2017/16. MD-956 E., 2017/370 K. sayılı kararı.

AİHM KARARI SONRASI YENİDEN YARGILAMA VE TAHLİYE BAĞLAMINDA ÖRNEK BİR YARGITAY KARARI

T.C.

YARGITAY

9. Ceza Dairesi

Esas No                : 2004/3780

Karar No              : 2004/3879

Tebliğname No     : 9-2004/101078

YARGITAY İLAMI

Mahkemesi          :Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi

Karar Tarihi           :21.4.2004

Esas-Karar No       :1994/119 – 1994/183 Ek Karar

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığının 21.6.1994 gün ve 1994/130 Hz. 1994 /93 Es. ve 1994/68 (74) sayılı iddianamesi ile Leyla Zana, Hatip Dicle  ve  Orhan Doğan  hakkında, 4.10.1994 gün ve 1994/243 Hazırlık,  1994/131 Esas, 1994/107 sayılı iddianamesi ile Selim Sadak hakkında Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden ayırmaya yönelik eylemlerde bulunmak suçundan TCY’nın 125.maddesi uyarınca cezalandırılmaları  istemi ile açılan dava sonunda Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 8.12.1994 gün ve 1994/119 Esas, 1994/183 karar sayılı kararı ile dört sanığın suç vasfında değişiklik yapılmak suretiyle silahlı çetenin sair efradı olmak suçundan TCY’nın 168/2, 3713 sayılı Yasanın 5, TCY’nın 31, 33.maddeleri uyarınca 15’er yıl ağır hapis cezası ile ayrı ayrı cezalandırılmalarına, müebbeten kamu hizmetlerinden mahrumiyetlerine, ceza sürelerine eşit olarak kanuni haklarından mahrumiyetlerine karar verilmiş,  hükmün temyiz edilmesi ve re’sen de temyize tabi olması nedeniyle Dairemizce  (Yargıtay 9.Ceza Dairesi) yapılan  inceleme  sonunda; 26.10.1995 gün ve 1995/ 4186 Esas,   1995/ 5414 Karar sayılı ilamımız ile  ONANMASINA karar verilmiş ve  bu suretle bu dört sanık yönünden hüküm kesinleşmiştir.

Haklarındaki hüküm kesinleştikten sonra hükümlülerin 17 Ocak 1996 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme uyarınca yaptıkları başvuru üzerine, (Başvuru no:29900/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin  kararı ile; Ankara Devlet Güvenlik  Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığı gerekçesiyle Sözleşmenin 6.maddesinin ihlal edildiğine;

Başvuranların aleyhlerine ileri sürülen iddiaların yeniden tanımlanması konusunda zamanında bilgilendirilmedikleri ve kendileri aleyhinde ifade veren tanıklara  soru sorma ve soru sordurma imkanı tanınmadığı gerekçesi ile Sözleşmenin 6/3-a maddesinin ihlal edildiğine bu nedenle başvuranlara davalı Devlet tarafından tazminat ödenmesine ( Her biri için  25.000 ABD doları + masraf ve harcamalar için toplam  10.000 ABD doları faizi ile birlikte) oybirliği ile karar verilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu kararı üzerine hükümlüler vekili 7.6.2002 tarihinde Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik  Mahkemesine yargılamanın yenilenmesi başvurusunda bulunmuş, bu başvuru Mahkemenin 12.6.2002 gün 2002/473 değişik iş sayılı kararı ile yerinde görülmeyerek reddedilmiş, red kararına karşı yapılan itiraz da Ankara  2 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesinin 28.6.2002 gün, 2002/453 değişik iş  sayılı kararı ile reddedilerek bu karar kesinleşmiştir.

Daha sonra 23.1.2003 gün ve 4793 sayılı Yasanın 3. maddesi ile CMUY’nın 327.maddesine ek bent olarak eklenen  6 nolu bent ( “ Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması, bu halde muhakemenin iadesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir.’’)  hükmü uyarınca, hükümlüler vekilinin 4.2.2003 tarihinde yeniden yaptığı yargılamanın yenilenmesi başvurusu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından oy çokluğu ile kabul edilerek (Başkan’ın karşı oyu ile) CMUY’nın 327  v.d. maddeleri uyarınca  yeniden yapılan yargılama sonunda,  21.4.2004 gün ve 1994/119 Esas, 1994/183 Ek Karar  sayılı karar ile, belirtilen gerekçelerle, Hükümlüler Leyla Zana, Orhan Doğan, Hatip Dicle  ve Selim Sadak hakkındaki 8.12.1994 gün 1994/119 Esas – 1994/183 Karar sayılı hükmün CMUY’nın 341/1.maddesi uyarınca TASDİKİNE, Hükümlüler hakkındaki infazın tehiri talebinin REDDİNE oybirliği ile karar verilmiştir.

Bu kararın hükümlüler  vekili tarafından duruşma istekli olarak temyizi ve ceza süreleri bakımından re’sen de temyize tabi olması nedeniyle dava dosyasının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının  7.6.2004 gün ve 2004/101078 sayılı tebliğnamesi ile; 

Yargılamanın yenilenmesi kararı alınarak, yeniden yapılan yargılamada:

1-Hükümlülerin iddianame okunarak yeniden sorgularının yapılması gerekirken, AİHM kararının okunması ve buna diyeceklerinin sorulması ile yetinilmesi;

2-İlk duruşmada okunan tanık beyanları, basın açıklamaları, olay tutanakları ve kaset çözüm tutanaklarının yeniden yapılan duruşmada  CMUY md. 242 vd.  maddeleri uyarınca okunmaması,

3-Yargılamanın yenilenmesi mahiyetinde de olsa amacı gerçeği meydana çıkarmak olan yargılamada, AİHM’nin gerekçesinin engel olmadığı da düşünülerek ve ileri sürülme nedenleri de dikkate alınarak, hükümlüler vekilinin 23.05.2003 tarihli dilekçesinde isimlerini verdiği tanıkların dinlenmeleri gerekirken, yazılı gerekçe ile dinlenmelerinin reddine karar verilmesi, hükümlüler vekillerinin bizzat duruşmaya getirdikleri bir kısım tanıkların doğrudan, bildirdikleri bazı  tanıkların da  istinabe yoluyla dinlendikleri halde, bir kısım tanıkların dinlenmemesi suretiyle savunma haklarının kısıtlanması;

4-Savunmanın talep ettiği: Hükümlülerin çeşitli zamanlarda yaptıkları, Leyla Zana’nın üç, Orhan Doğan’ın dört, Hatip Dicle’nin beş adet olmak üzere konuşmalarına ilişkin teyp ve video kasetleri ile hükme esas  alınan  Mehmet Şerif Temelli (Korucubaşı)’ye ilişkin teyp kasetlerinin yeniden tarafsız bilirkişilerce çözümlerinin yaptırılması talebinin kabulü gerekirken, 23.5.2003 tarihli ara kararı ile bu talebin reddedilmesi,

5- İlk duruşmada dinlenemeyip  hazırlık aşamasındaki ifadelerinin okunması ile yetinilen ve  beyanları hükme esas alınan tanıklar Sedat Edip Bucak ile Halit Aslan’ın AİHM kararındaki tespite uygun olarak  adresleri araştırılıp, dinlenmeleri için gereğinin yapılmaması,                                   

6- Yargılamanın yenilenmesi talebinin kabule şayan görülmemesi yönünde ayrışık oyu bulunan Mahkeme Başkanının 10.03.2003 tarihli dilekçe ile  reddi talebinin reddine dair 28.3.2003 tarihli ara kararının Anayasa’nın  141/3 ve CMUY’nın 32. maddelerine aykırı olarak  yeterli  gerekçeden yoksun bulunması, hususlarının  yasaya aykırı olduğu ve hükmün esasına girilmeden, öncelikle bu nedenlerle BOZULMASI gerektiği düşüncesi bildirilerek Dairemize gönderilmesi üzerine;

Davanın çok uzun bir aşama geçirmesi, hükümlüler vekilinin de infazın durdurulması talebinde bulunması nedeniyle  dosya  ele  alınıp  Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 138.maddesinde belirtilen mahkemelerin bağımsızlığı, Anayasaya, Kanuna ve Hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri,

Hiçbir organ, makam, merci ve kişinin,  yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremeyecekleri, genelge gönderemeyecekleri,  tavsiye ve telkinde bulunamayacakları ilkeleri doğrultusunda görev yapan Dairemiz tarafından yapılan ön inceleme ve değerlendirme sonunda;

Tutukluluk ve hükümlülükte geçen sürenin koşullu salıverilme süresine olan yakınlığı, yukarıda detaylı olarak açıklanan tebliğnamedeki bozma nedenleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, taraf ülkeler yönünden Sözleşmenin 46.maddesi uyarınca bağlayıcılığı  ve uygulanması zorunlu olan kararı ile yapılan adil yargılanmaya ilişkin kesin hak ihlali tespitleri de nazara alınarak davanın uzaması  ve bu nedenle  de  ileride giderilmesi olanağı bulunamayacak bir zararın oluşması  olasılığı  bakımından ve ayrıca  yeniden yargılama kararı verilerek CMUY’nın 341.maddesi uyarınca eskisinden tamamen bağımsız olarak yeni  bir  duruşma aşamasına başlanıldığında eski hükmün hukuki varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği  konusunda  yasada  bir açıklık  yoksa da, mevcut yasal düzenlemeye göre hükümlülüğün  tamamen  ortadan kalktığını  söylemenin mümkün bulunmaması, öğretide ise bir çok  görüşün yargılamanın yenilenmesi kararının eski hükmü hukuki bakımdan ortadan kaldıracağı yönünde olması  karşısında,  önceki hükümlülüğün hukuki geçerliliğinin yargılamanın yenilenmesi sürecinin tamamlanmasına kadar askıda kalması nedeniyle CMUY’nın 328. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak, (ileride doğabilecek zarar göz önüne alınarak hükmün icrasının geriye bırakılmasına veya durdurulmasına karar verilebilir.) 9.6.2004  gün ve  2004/3780 Esas, 2004/4 Müt.K.No. sayılı ara kararı  ile  hükümlüler hakkında infazın durdurulmasına,  başka suçtan hükümlü veya tutuklu olmadıkları takdirde  derhal salıverilmelerine  karar verildikten sonra,  duruşmalı olarak yapılan inceleme sonunda aşağıdaki karar tespit olunmuştur.

I- YARGILAMANIN YENİLENMESİNDEN ÖNCEKİ  AŞAMA:

Leyla Zana, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Selim Sadak hakkında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi C.Savcılığının 21.6.1994 ve 4.10.1994 tarihli iddianameleri ile,

Silahlı çete niteliğindeki Kürdistan İşçi Partisi (PKK), Halkın Emek Partisi   (HEP) ve Demokrasi Partisi (DEP) ilişkilerine değinildikten sonra; 

A-) Ortak eylemler olarak;

1) 5 Kasım 1991 tarihinde düzenledikleri basın toplantısındaki, Anayasa’nın 81. maddesi uyarınca TBMM üyelerinin göreve başlarken yapacakları and içme metnine katılmadıklarına, bu metinde Kürt halkının inkarı  bulunduğuna ilişkin açıklamaları,

2) TBMM’de 6 Kasım 1991 tarihinde yapılan and içme töreninde PKK örgütünün renkleri  olan  sarı, yeşil, kırmızı renklerden oluşan  aksesuarları takıp taşımaları,

3) TBMM bilgi formuna yabancı dil olarak ( Türkçe ) yazmaları,

4) 2.4.1992 tarihinde düzenledikleri basın toplantısında ‘’Birleşmiş Milletlere  ve Tüm Uluslararası Kurum ve Kuruluşlara Deklarasyondur’’ başlıklı bildiriyi okuyup dağıtmaları,

5) 12 Kasım 1992 tarihinde PKK lideri Abdullah Öcalan’ın talimatı ile HEP Genel Merkezinde açlık grevine gitmeleri, “Türkiye ve Dünya Kamuoyuna” başlıklı basın açıklaması yapmaları,

6) Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Komitesine 20.11.1993 tarihli başvuru dilekçesini göndermeleri,

B-) Bireysel Eylemler Olarak,

1) Leyla Zana için;

a) PKK lideri Abdullah Öcalan’dan aldığı direktif doğrultusunda PKK’nın Siverek ve Hilvan ilçesinde faaliyette bulunmasının engellenmemesi için Bucak Aşireti Reisi Sedat Edip Bucak ile 1992 ve 1993 yılları içerisinde üç  kez görüşerek iknaya çalışması,

b) Metinan Aşireti Reisi M. Şerif Temelli’yi aşireti ile birlikte PKK’ya katılmaya zorlaması,

c) Abdullah Dursun isimli kişinin PKK’ya karşı  olan tutumu nedeniyle   kaçırılan oğlu Ali Dursun’u evine getirip oradan da çeteye teslim etmesi,

d) 18.10.1991, 20.10.1991, 13.7.1993, 23.12.1993 tarihlerinde PKK bayrağını simgeleyen renklerden oluşan giysi ve aksesuarlarla   konuşmalar   yapması,

2) Orhan Doğan için;

a) PKK militanı Abdulvahap Kandemir’i hal ve sıfatını bilerek 7.6.1993-30.7.1993 tarihleri arasında evinde barındırması, tıbbi muayene ve tedavisini yaptırması, tedavi giderlerini oğlu Fırat adına düzenlenen sahte belgelerle TBMM saymanlığından tahsil etmesi,

b) Mehmet Demir aracılığı ile PKK kamplarına geçiş yapmak isteyen Gaffar Karaman,  A.Latif  Sönmez,  K.Mutlu, G.Geçer’i hal ve sıfatlarını bilerek bir süre evinde barındırması,

c) 1992 yılı içerisinde Cudi dağındaki PKK sığınağında el bombasının patlaması sonucu yaralanan Hurşit kod adlı kişiyi, sağladığı kimlikle bir hafta evinde barındırması,

d) 1992 yılı Ağustos ayında Şırnak olaylarından sonra sanıklar Mahmut Alınak ve Selim SADAK  ile birlikte çeşitli Büyükelçiliklere dilekçeler vermesi,

e) HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın 7.7.1991 tarihinde düzenlenen  cenaze törenini PKK gösterisine dönüştürüp sevk ve idare etmesi,

f) 19.10.1991 tarihinde Lice’de ve İdil’de,  24.10.1993 tarihinde DEP Manisa İl Olağanüstü Kongresinde,  23.6.1993 tarihinde Ankara’da Türk-İş toplantı  salonunda örgütsel içerikli konuşmalar  yapması,

3) Hatip Dicle için;

a) Leyla Zana  ile birlikte Metinan Aşireti Reisi M. Şerif Temelli’yi ziyaret ederek PKK’ya katılmaya zorlaması,

b) HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın cenaze törenini PKK gösterisine dönüştürüp sevk ve idare etmesi,

c) 16.10.1991, 19.9.1992, 24.10.1992, 12.12.1993, 29.5.1993 günleri ile  1992 yılı başında, aynı yıl Mayıs ayı içinde, 1993 yılı başında ve 17.4.1994 tarihinde televizyon kuruluşları ile basın mensuplarına örgütsel nitelikte ve bölücü içerikli demeçler  vermesi  ve açıklamalar yapması,

4- Selim Sadak için;

a) 1.5.1992 tarihinde Leyla Zana ile birlikte Metinan Aşireti Reisi M.Şerif Temelli’ yi  ziyaret ederek PKK’ya katılmaya zorlaması,

b) 25.11.1991, 3.5.1992, 7.6.1992, 26.7.1992  günlerinde  örgütsel ve bölücü  içerikli   konuşmalar   yapması, 

c) 1992 yılı Ağustos ayında PKK’nın Şırnak ilinde çıkardığı olaylar nedeniyle güvenlik görevlilerinin yaptığı çalışmaların yöre halkına yönelik olduğunu iddia ederek bu doğrultuda hazırlanan dilekçeleri çeşitli büyükelçiliklere vermesi,

d) İdil İlçesinde esnafı kepenk kapamaya zorlaması,

Eylemleri belirtilmek suretiyle, yargılamanın yenilenmesine konu olmayan  Ahmet Türk,  Sedat Yurttaş, Sırrı Sakık  ve Mahmut Alınak ile birlikte TCY’nın 125. maddesi uyarınca cezalandırılmaları istemi ile açılan dava sonunda;

Leyla Zana, Orhan Doğan, Selim Sadak ve Hatip Dicle’nin  silahlı çetenin sair efradı olmak suçundan TCY’nın 168/2 maddesi uyarınca 15’er  yıl ağır hapislerine karar verilmiş,

Bu kararın re’sen temyize tabi olması, sanıklar, vekilleri ve C.Savcıları tarafından da temyiz edilmesi nedeniyle Dairemiz (Yargıtay 9.Ceza Dairesi) tarafından yapılan duruşmalı inceleme sonunda (26.10.1995 gün 1995/4186-5414 esas- karar sayılı ilam ile);

Öncelikle yargılamanın o zamanki yürürlükte bulunan yasa hükümlerine uygun olarak yapıldığının tespiti ile sanıkların sıfatları, anayasal konumları da değerlendirilerek, (TBMM üyesi olmaları) parlamento üyelerinin parlamento faaliyetleri kapsamında bulunan 6.11.1991 günlü TBMM’ndeki davranışları ile Meclis bilgi formu düzenleme biçimine ilişkin eylemlerinin (2 ve 3 Nolu ortak eylemler) yasama dokunulmazlığı kapsamında bulunduğu, bu eylemlerin  hükme esas alınamayacağı, sanıklar ile Abdullah Öcalan arasında geçtiği ileri sürülen telefon konuşmalarına ilişkin olup 5 Temmuz 1991 tarihinde çözümü yaptırılan bant metninin elde edilişi  itibariyle, Anayasanın Haberleşme Özgürlüğüne dair 22. maddesi,  CMUY’nın ise hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağına ilişkin 238/a ve 254. maddeleri karşısında geçerli kanıt olarak kabul edilemeyeceği, sanıkların bir kısmında PKK ile ilgili olduğu ileri sürülen telefon numaralarının elde edilmesinin başlı başına kanıtlayıcı belge olarak hükme esas alınamayacağı,

Orhan Doğan’ın 1992 yılında örgüt mensubu Hurşit kod adlı kişiyi tedavi ettirdiğine, Selim Sadak’ın ise esnafa zorla kepenk kapattırdığına dair inandırıcı kanıtlar  bulunmadığı,

26.7.1992 günü HEP Hakkari İl Binası önündeki konuşmanın Selim Sadak tarafından yapıldığının sabit olmadığı,

HEP İl Başkanı Vedat Aydın’ın cenaze töreninde meydana gelen olaylardan Hatip  Dicle ve Orhan Doğan’ın sorumlu tutulamayacakları,

Orhan Doğan ve Hatip Dicle’nin PKK lideri tarafından Bar Elias’ta  düzenlenen basın toplantısına katılmalarının olayın niteliğine göre suç oluşturmadığı belirtilerek, bunların dışında kalan;

A-) Ortak Eylemler  Olarak;

1) 5.11.1991 tarihinde  düzenledikleri ortak basın toplantısındaki açıklamaları,

2) 2 Nisan 1992  tarihinde hazırlayıp yayınladıkları deklarasyon,

3) 13 Kasım 1992 günü yaptıkları   basın açıklaması,

4) 20.11.1993 günlü AGİK’e yaptıkları başvuru,

B-) Bireysel eylemler olarak;

1-) Leyla Zana’nın,

a) PKK örgütünün Beka kampında siyasi eğitime tabi tutulması,

b) Bucak aşireti mensuplarının PKK’yı engellememeleri için yoğun girişimlerde

bulunması,

c) Metinan aşireti reisine PKK’ya katılması için baskı yapması,

d) PKK’ya karşı olan Abdullah Dursun’un oğlu olan Ali Dursun isimli kişiyi örgüte teslim etmesi,

e) 18.10.1991 günü Cizre’de, 20.10.1991 günü Silvan’da, 13  Temmuz 1993  günü Alman SAT Televizyonunda, 23  Aralık 1993  günü PKK’nın Brüksel’de düzenlediği yürüyüşte bölücü içerikli konuşmalar yapması, yürüyüşe katılması, basın toplantısı düzenlemesi,

2-) Orhan Doğan’ın,

a) PKK militanı Abdülvahap Kandemir’i hal ve sıfatını bilerek evinde barındırması, tedavisini sağlaması,

b) Mehmet Demir aracılığı ile PKK’ya katılmak isteyen  şahısları evinde barındırması,

c) 1992 yılında çeşitli büyükelçiliklere dilekçe vermesi,

d) 19.10.1991 tarihinde Lice’de, İdil’de, 23.6.1993 günü Ankara’da Türk-İş Toplantı Salonunda,  24.10.1993 günü DEP Manisa İl Kongresinde örgütsel içerikli konuşmalar yapması

3) Hatip Dicle’nin,

a) Leyla Zana ile birlikte, Metinan aşireti reisine PKK’ya katılması için baskı yapması,

b) 16.10.1991 günü Diyarbakır’da bölücü ve örgütsel nitelikli konuşma yapması,

c) Belçikada yayımlanan ‘’La Libra Belqique’’ isimli gazeteye ve 15.1.1992 tarihinde Tercüman Gazetesine bölücü içerikli demeçler vermesi,

d) 19.9.1992 günü HEP 2. Olağanüstü Kongresinde, 24.10.1992 günü İnsan Hakları  Derneği’nin  düzenlediği toplantıda, 12.12.1993 günü DEP 1.Olağan Genel Kurul Toplantısında, 29 Mayıs 1993 günü PKK’nın Almanya’da düzenlediği gösteride, bölücü ve örgütsel nitelikte konuşmalar yapması,  1994 yılı Şubat ayında meydana gelen  bombalama sonucu ölüm olayı ile ilgili olarak gazeteci Güneri Civaoğlu’na örgütü  övücü demeç vermesi,

4-) Selim Sadak’ın,

a) 1.5.1992’ de Leyla Zana  ile birlikte Metinan aşireti reisini PKK’ya katılmaya zorlaması,

b) 3.5.1992’ de Uludere ilçesi  Şenoba  köyünde,  7.6.1992 de İsviçre’nin Neuchatel  kentinde PKK tarafından düzenlenen gecede bölücü ve örgütsel nitelikte konuşmalar yapması,

c) 25.11.1991 de PKK militanı oldukları ileri sürülen kişileri getiren güvenlik görevlilerine karşı  bölücü nitelikte sözler söylemesi,

d) 1992 yılında Şırnak ilinde çıkan olaylar nedeniyle çeşitli büyükelçiliklere PKK örgütünü övücü nitelikli dilekçeleri göndermesi,

Eylemlerinin sabit olduğu,  sabit olan bu eylemlerin nitelikleri itibariyle de TCY’nın 168/2.maddesi kapsamında ağır ve yakın zarar tehlikesi yaratan hazırlık hareketleri olduğu, bu eylemlerin Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrasındaki düzenleme kapsamında  olan konu ile ilgili uluslararası sözleşmelere  göre de yasal hak olarak kabulünün mümkün  bulunmadığı kabul edilerek;

Leyla Zana, Orhan Doğan, Hatip Dicle ve Selim Sadak hakkındaki hükmün ONANMASINA karar verilmiştir.

II – AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ (AİHM) KARARI

Türkiye’nin de imzalayarak taraf olduğu ve bağlayıcılığını kabul ettiği ‘’Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’’ nin Bölüm  II Madde 19-51 de  kuruluşu, işleyişi ve görevleri açıklanan  ve Sözleşmenin 46. maddesi uyarınca kararlarına taraf ülkelerin uyması zorunlu bulunan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, haklarındaki kararın kesinleşmesinden sonra hükümlülerin yaptıkları başvuru sonucu  verdiği kararda:

  A-) Devlet Güvenlik Mahkemelerinin tarafsız ve bağımsız olmadığına ilişkin olarak;

Yargılamayı yapan Devlet Güvenlik  Mahkemesinin bünyesinde askeri hakimin bulunmasının, Mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesini  ortadan kaldırdığı, bu nedenle Sözleşmenin adil yargılanma hakkına ilişkin  6/1.maddesinin ihlal edildiği,

  B-) Devlet Güvenlik Mahkemesindeki yargı sürecinin adilliği ile ilgili olarak;

a) Mahkeme sürecinde suçlama niteliğinin değişmesi nedeniyle, Mahkeme, tartışmasız sahip olduğu bulgulara göre olayların tanımını yeniden yapma yetkisini kullanırken, bu konuda başvuranların  somut ve etkili bir savunma yapma haklarını kullanmalarını da, özellikle  de bunun için gerekli süreyi tanıyarak sağlamış olmaları gerekirken, yeni tanımlamanın, davanın son günü kararın açıklanmasından hemen önce bildirildiği, bunun da kuşkusuz çok geç olduğu, buna başvuranların avukatlarının son oturumda bulunmamalarının da eklendiği, başvuranların yeniden tanımlama konusunda avukatlarına danışmalarının mümkün olmadığı,  tüm bu unsurlar göz önüne alındığında,  başvuranların kendilerine yöneltilen suçlamaların niteliği ve içeriği konusunda ayrıntılı olarak bilgilendirilme ve savunmalarını hazırlamak için gerekli zamandan ve olanaklardan yararlanabilme haklarının (Sözleşmenin 6.maddesinin 1. paragrafı ile bağlantılı olarak aynı maddenin 3-a ve b paragraflarının) ihlal edildiği,

b) Aleyhe ifade veren tanıklara soru sorabilme  ya da sordurabilme olanağı bakımından, başvuranlar bazı aşiret reislerinin Devlet Güvenlik Mahkemesi  Cumhuriyet Savcısına verdikleri ifadeler doğrultusunda   mahkum edilmelerine rağmen, bu olanağın sağlanmadığı şikayetinde bulunmuşlardır.

Esas olarak,   kanıt oluşturan ögelerin  tartışılabilmesi için, sanık huzurunda, açık oturumda ortaya konmaları gereklidir. Sözleşmenin madde 6/1 ve 3-d  paragrafları uyarınca, sanığa, aleyhindeki bir tanıklığa karşı, tanık ifadesini verdiği sırada ya da daha sonra itiraz edebilmesi için uygun ve yeterli koşullar sağlanmalı ve tanığa soru sorabilme fırsatı tanınmalıdır. Bir mahkumiyet kararı sadece ya da belirleyici ölçüde,  sanığın ne ifadesi alınırken ne de daha sonra soru soramadığı ya da sorduramadığı bir kişinin ifadelerine dayanıyorsa, savunmanın hakları 6.maddenin güvencesine aykırı olarak kısıtlanmış olmaktadır.

Ne var ki; Devlet Güvenlik Mahkemesi  dava sırasında aleyhte ifade veren aşiret reislerinin ne dinlenmesini ne de ilgili üç başvuru sahibiyle yüzleştirilmesini kabul etmiştir. Bu tanıkların duruşmaya katıldıklarında nasıl bir tehlikeye maruz kalacakları da açıklanmamıştır.

Bu suretle başvuranların savunma haklarının, adil yargılanmalarını engelleyecek şekilde  ihlal edildiği (Sözleşmenin 6.maddesinin 1-3d paragraflarının ihlali) tespitinde bulunmuş, Sözleşmenin 6.maddesine dayandırılan diğer şikayetlerle 14, 11, 10. maddelerine dayanan şikayetlerinin incelenmesine gerek görmeyerek, kararda belirtilen miktarlarda tazminata, masraf ve harcamaların ödenmesine hükmetmiştir.

III –  YARGILAMANIN YENİLENMESİ AŞAMASI:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin   kararı üzerine hükümlüler vekilinin 7.6.2002 tarihinde Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik  Mahkemesine yaptığı   yargılamanın yenilenmesi başvurusu Mahkemenin 12.6.2002  gün 2002/ 473 değişik iş sayılı kararı ile yerinde görülmeyerek reddedilmiş, red kararına karşı yapılan itiraz da Ankara 2 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesinin  28.6.2002 gün, 2002/453 değişik iş  sayılı kararı ile reddedilerek bu karar kesinleşmiştir.

Daha sonra  23.1.2003 gün ve 4793 sayılı Yasanın 3. maddesi ile CMUY’ nın 327.maddesine Ek bent olarak eklenen  6 no’lu bent ( “Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlali suretiyle verildiğinin, Avrupa İnsan Hakları  Mahkemesinin kesinleşmiş kararı ile tespit edilmiş olması. Bu halde muhakemenin iadesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir.”)  hükmü uyarınca, hükümlüler vekilinin 4.2.2003 tarihinde yeniden yaptığı yargılamanın yenilenmesi başvurusu Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından oy çokluğu ile kabul edilerek (Başkanın karşı  oyu  var.) CMUY’ nın 327 v.d. maddeleri uyarınca  yeniden yapılan yargılama sonunda,  21.4.2004 gün ve 1994/119 Esas, 1994/183 Ek  Karar  sayılı karar ile belirtilen gerekçelerle Hükümlüler Leyla Zana, Orhan Doğan, Hatip Dicle  ve Selim Sadak hakkındaki 8.12.1994 gün  1994/119 Esas – 1994/183 Karar sayılı hükmün CMUY’nın 341/1.maddesi uyarınca TASDİKİNE, hükümlüler hakkındaki infazın tehiri talebinin REDDİNE oybirliği ile karar verilmiştir.

Olağanüstü bir yasa yolu olan yargılamanın   yenilenmesi  CMUY’nın 327-342. maddelerinde düzenlenmiş ve sebepleri tahdidi olarak sayılmış bulunmaktadır.

23.1.2003 gün ve 4793 sayılı Yasanın 3.maddesi ile CMUY’ nın 327.maddesine  eklenen  6.fıkra ile Avrupa İnsan Hakları  Mahkemesinin kesinleşmiş hak ihlali kararları da bu sebepler içine   dahil  edilmiştir.

Uygulama ve öğretide  ittifakla  benimsendiği üzere, yargılamanın yenilenmesi  talebi kabul edilerek  CMUY’ 341.maddesi uyarınca  yeniden yapılan  son soruşturma eskisinden tamamen bağımsız  ayrı bir soruşturma niteliğinde olup yargılamanın yenilenmesi   kararı,  bu  yeni  soruşturmanın temelini oluşturmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 5.11.1990 gün, E.8/220-K.258 sayılı kararında da belirtildiği gibi, bu duruşma önceki duruşmanın devamı olmadığından, ilk defa yargılama yapılıyormuş gibi  duruşmaya ilişkin yasa hükümlerinin tamamı  burada uygulanmalıdır. Yeniden  yapılan duruşma gerek delillerin toplanması ve değerlendirilmesi, gerekse suç vasfının tayini  ve cezanın takdiri bakımından  öncekinden tamamen bağımsız ve ayrı bir duruşma olduğundan ilk duruşmada toplanmamış olan deliller de toplanabilecek ve yeniden değerlendirmeye tabi tutulabilecektir.

Hükümlüler vekilleri Dairemizde yapılan duruşmalı inceleme sırasında, öncelikle tasdikine karar verilen önceki hükmün bağımsız ve tarafsız bir  mahkeme hükmü olmadığını öne sürdükten sonra;

Tebliğnamedeki, iddianamenin okunması gerektiği görüşüne katılmadıkları zira; suç vasfının değiştiği,  buna göre;   suçlama somut olarak bildirilip  sorgunun da buna göre yapılması gerektiği,

Kararda,  savunmaya   yeterince  yer  verilmediği,  eski karardaki savunmalara atıfta bulunulmakla yetinildiği,

Yeniden yargılama müessesesinin yanlış değerlendirildiği

Mahkeme Başkanı’nın yargılamanın  yenilenmesine ilişkin karşı oyunun ihsas-ı rey niteliğinde bulunduğu, reddi hakim talebinin gerekçesiz olarak reddine karar verilmesi nedeniyle heyetin tümüyle tarafsızlığını yitirdiği,

Yeniden yapılan yargılamada da, açık hak ihlalleri bulunduğu, AİHM’nin  ihlale ilişkin kararının gereklerinin yerine getirilmediği, 

Tüm taleplerinin reddedildiği,  C.Savcısının Mahkeme Heyeti  ile birlikte bulunmasının hukuka aykırı olduğu,  bu  suretle silahların eşitliği  ilkesinin ve masumiyet  karinesi  ilkesinin ihlal edildiği, tanıklara soru sorma hakkının kısıtlandığı, Sözleşme’nin 5.maddesine aykırı davranıldığı, maddi isnadlar ve  delillerinin  somut olarak gösterilmediği,

Mahkeme önünde somut beyanları olmayan tanıkların hazırlık beyanlarının hükme esas alındığı,

Hükümlülere isnad olunan  maddi olaylara ilişkin yeterli ve kesin deliller bulunmadığı, eksik soruşturma ile karar verildiği,

Temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin öncelikle uygulanacağına ilişkin Anayasa’nın 90.maddesinde yapılan değişikliğin nazara alınması ve yargılamanın da bu ilke doğrultusunda yapılması gerektiği,

5190 sayılı Yasa ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri yerine kurulan Ağır Ceza Mahkemelerinin isim değişikliği dışında Devlet Güvenlik Mahkemelerinden bir farkı olmadığı,

Müvekkillerin milletvekili olarak bir takım düşünce bildiriminde bulundukları, atılı suçun kasıt unsurunun oluşmadığı,

Görüşlerini ileri sürmüşlerdir.

Bu bilgiler ışığında hükümlüler vekilinin  4.2.2003 tarihli dilekçe ile yapmış olduğu talebi oy çokluğu ile kabul edilerek  Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yapılan yeniden yargılama aşamasına bakıldığında;

28.2.2003 tarihli tensiple 4.2.2003 tarihli yargılamanın yenilenmesi talebine ilişkin dilekçenin  gereken koşulları taşıması nedeniyle kabul edildiği, hükmün icrasının durdurulması talebinin ise mevcut deliller nazara alınarak reddedildiği,

Aynı  tarihli oturumda yargılamanın yenilenmesi talebinin CMUY’nın 327/6.  maddesindeki şartlar oluştuğundan 338/2.maddesi  uyarınca  kabulüyle  yeniden duruşma icrasına karar verildiği, bu karara Mahkeme Başkanının muhalif kaldığı,

Aynı oturumda, Başkanın yargılamanın yenilenmesi kararına muhalefeti nedeniyle yapılan reddi hakim talebinin görüşülerek reddedildiği,

AİHM kararı okunarak duruşmaya başlanıldığı, hükümlülerden karara karşı diyeceklerinin sorulduğu

25.4.2003 tarihli oturumda, hükümlüler vekilinin tanık beyanlarının ses veya görüntü kaydedici cihazlarla tespit edilmesi ve tanıklara doğrudan soru sorulmasına izin verilmesi taleplerinin CMUY’nın 232 ve 233. maddeleri uyarınca reddedildiği,  çağrılan kamu tanıklarının dinlenildiği, hazır bulunan hükümlülerden ve vekillerinden diyeceklerinin sorulduğu, ancak soruların tek tek sorulamayacağının sorulacak soruların toplu olarak Mahkeme Başkanına verilmesi  ve başkan aracılığıyla soru sorulması gerektiğinin bildirildiği,

Tanık ve  diğer  delillerin   bildirilmesi için süre verildiği,

23.5.2003 tarihli duruşmada, kamu tanıklarının dinlenilmesine devam edildiği,

Hükümlüler vekilinin savunma tanıklarının  dinlenilmesi, bant çözümlerinin yeniden yapılması taleplerinin reddedildiği, ses kayıt örneklerinin verilmesi talebinin ise kabul edildiği,

20.6.2003, 18.7.2003, 15.8.2003, 15.9.2003, 17.10.2003 tarihli oturumlarda savunma tanıklarının dinlenilmesi talebinin reddedilmesine rağmen hazır edilen bir kısım savunma tanıklarının dinlenildiği,

Devam eden oturumlarda adresleri  tespit  edilip  çağırılamayan  tanıkların önceki ifadeleri okunarak zapta geçildiği,

Hükümlülerin kendilerine göre yanlış buldukları bir kısım davranışları protesto amacıyla 12.3.2004 tarihli ve bundan sonraki oturumlara gelmedikleri,

C.Savcısının esas hakkındaki düşüncesinin  hükümlülere tebliğine  karar verilerek  esas hakkındaki savunma için mehil verildiği,  ses kasetlerinin huzurda dinlenilmesine,  kabul edilmediği takdirde montaj olup olmadığı, hükümlülere ait bulunup bulunmadığı konusunda bilirkişi incelemesi yaptırılmasına  ilişkin soruşturmanın genişletilmesi taleplerinin reddine karar verildiği,

Hükümlüler vekilinin esas hakkındaki savunmasını yaptığı,

21.4.2004 tarihli oturumda, hükümlüler vekiline son söz hakkı tanındığı ve duruşma bitirilerek CMUY’nın 341/1.maddesi gereğince eski hükmün tasdikine,  infazın tehiri talebinin reddine karar verildiği  görülmüş olup;

Yürürlükte bulunan yasal düzenlemelere göre C.Savcılığı müessesesi, yargılamanın unsuru olup hukuksal anlamda bir taraf konumunda bulunma-maktadır. Yasaların kendisine verdiği  görev ve  yetkilerle ünvanında da açıkça vurgulandığı üzere Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasada belirtilen  demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti niteliği doğrultusunda toplumdaki  tüm bireylerin teminatı  ve yasal  haklarını korumakla yükümlü bir konumdadır. Bu yetki ve sorumluluk kapsamında gerektiğinde toplumdaki tüm bireylerin olduğu gibi sanığın haklarını da gözetecektir. Bazı durumlar da biçime değil yapılan işe bakılarak değerlendirme gerekir.

Bu nedenlerle savunmanın temyiz aşamasındaki duruşma sırasında C.Savcılığı makamına yönelttiği eleştiriler yerinde görülmemiştir.

IV-SONUÇ

21.4.2004 tarihli hükümle tasdikine karar verilen 8.12.l994 tarihli önceki hükümden sonra ulusal mevzuatımızda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadı doğrultusunda uyum paketleri halinde yapılan köklü değişiklikler, özellikle; Devlet Güvenlik Mahkemeleri bünyesinden askeri hakimin çıkarılması, bu mahkemelerin tabi olduğu kısıtlayıcı usul hükümlerinin kaldırılması ve en son 5170 ve 5190 sayılı Yasalarla yapılan Anayasa ve yasa değişiklikleri ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri tamamen kaldırılarak yerine genel hükümlere tabi ihtisas mahkemesi niteliğinde belli suçlara bakacak ağır ceza mahkemelerinin kurulmuş olması ve 5170 sayılı Yasa ile Anayasanın 90.maddesinin son fıkrasına eklenen cümle ile usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin Milletlerarası Antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi halinde, antlaşma hükümlerinin esas alınacağına ilişkin hükmün getirilmesi hususları da nazara alındığında;

Yukarıda etraflıca açıklandığı üzere;

1. Anayasanın 141/3 ve CMUY.nın  32.maddeleri hükmüne aykırı olarak mahkeme başkanına yönelik reddi hakim talebinin reddine ilişkin kararın yasal gerekçeden yoksun bulunması,

2. Yargılamanın yenilenmesi kararına dayanılarak yeniden yapılan yargılamanın eskisinden tamamen bağımsız bir yargılama olması ilkesine uygun biçimde duruşmaya ilişkin yasa kurallarının tümü ile uygulanması, iddianame okunup suç niteliğindeki değişiklik de bildirilmek suretiyle sorguların yeniden yapılması gerektiğinin gözetilmemesi,

3. Hükme esas alınan, kaset çözüm tutanakları, basın açıklamaları, olay tutanakları, dilekçeler gibi kanıt niteliğindeki belgelerin duruşmada okunup, diyeceklerinin sorulmaması,

4. Gösterilen savunma tanıklarının bir kısmının dinlenilmemesi, duruşmada dinlenemeyip, hazırlıktaki ifadelerinin okunması ile yetinilen ve beyanları hükme dayanak yapılan Sedat Edip Bucak ile Halit Aslan’ın adresleri araştırılarak duruşmada dinlenilmelerinin sağlanmaması,

5. Hükme esas alınan konuşmalara ilişkin teyp ve video kaset çözümlerinin tarafsız bilirkişiye yaptırılması talebinin fiilen mümkün bulunması halinde kabulü gerekirken reddine karar verilmesi,

6. Orhan Doğan hakkındaki hükme esas alınan 24.10.1993 tarihinde DEP Manisa İl Kongresinde bölücü ve örgütsel içerikli konuşma yapma eyleminin, kendisine isnad edilen eylemler arasında bu eylem bulunmayan Hatip  Dicle için de hükme esas alınması suretiyle CMUY.nın 257/1.maddesine aykırı davranılması,

7. Kabul ve uygulamaya göre de; 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Yasasının 471.maddesiyle TCK.nun 33.maddesinde yapılan zımni değişiklik nedeniyle yasal kısıtlılık halinde bulundurulmanın hapis halinin sona ermesine kadar olacağı hususunun gözetilmemesi, nedenleriyle AİHM kararında tespiti yapılan adil yargılanmaya ilişkin hak ihlallerinin tam olarak giderilmediği anlaşılmış olup;

Hükümlüler vekilinin temyiz dilekçesiyle vekillerinin duruşmalı inceleme sırasında ileri sürdükleri temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, yukarıda gerekçeleri gösterilerek açıklanan nedenlerle usul ve yasaya aykırı bulunan, tayin olunan cezanın nitelik ve niceliğine göre re’sen de temyiz tabi olan 21.4.2004 gün 1994/119 esas-1994/183 karar sayılı eski hükmün tasdikine ilişkin hükmün öncelikle bu nedenlerden dolayı, tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak BOZULMASINA 13.7.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.

15 TEMMUZ YARGILAMALARININ SİLAHLI ÖRGÜT (TCK MD. 314) KAPSAMINDA YAPILMASI DOĞRU MUDUR?

A. GEÇMİŞTEKİ BAŞARISIZ DARBE GİRİŞİMLERİYLE İLGİLİ HUKUKİ VASIFLANDIRMA

Silahlı örgütler bakımından geniş bir birikime sahip olan Türk yargısı, (başarılı veya başarısız) ihtilal harekâtları konusunda da geniş bir birikime sahiptir.[1] Başarılı olan ihtilal harekâtlarında failleri cezalandırmak bu suçların niteliği gereği pek mümkün olmasa da başarısız olan harekât (darbe teşebbüsleri) faillerinin yargılanması mümkün olmuştur. Bu yargılamalarda, ihtilal girişiminde bulunan yapılanmalar ETCK’nın 168. maddesi gereğince silahlı çete değil, 171. madde kapsamında gizli ittifak kabul edilmiştir.[2]

Bunun birkaç nedeni vardır; silahlı örgüt (çete), suç için anlaşma (gizli ittifak) ve ihtilalci yapılanmanın nihai amacı ve amaç suçları aynı olup bunlar; Devletin birliğini bozmak, Anayasal düzeni değiştirmek, TBMM veya Hükümeti ortadan kaldırmaktır (TCK md. 302, 309, 311 ve 312). Ancak özellikleri farklıdır. Zira örgütsel yapılanmalar bünyesinde devamlılık barındırmakta olup süreklilik anlayışı içinde belirsiz ve çok sayıda suç” işlemek üzere bir araya gelmiş kişilerden oluşur. “Belirli” bir suçu işlemek” veya “bir tane” suç işlemek amacıyla bir araya gelen kişiler örgüt olarak kabul edilemez. Bu kişiler arasında iştirak ilişkisi veya suç için anlaşma birlikteliği vardır.[3] 

B. İHTİLALCİ YAPILANMA VE SİLAHLI ÖRGÜT ARASINDAKİ FARKLAR

1. Süreklilik

TCK’nın 314. maddesi kapsamındaki silahlı örgüt mensupları, nihai amaçlarına ulaşıncaya kadar (ör. anayasal düzeni değiştirinceye kadar) süreklilik arz edecek şekilde ve belirsiz sayıda TCK’nın 309. maddesindeki suçu işlemek üzere anlaşmış kişilerdir. İhtilalci yapılanma mensupları arasında ise önceden belirlenen bir günde belirli bir suçu işlemek üzere yapılan bir anlaşma vardır. Yani tek bir darbeye teşebbüs suçunu (anayasal düzeni değiştirme suçu-TCK md. 309) işlemek üzere bir araya gelinmiştir. Başka bir ifadeyle, ihtilalci yapılanmalarda yıllarca sürmesi planlanan devamlılıkta TCK’nın 309. maddesindeki suçu işleme amacı yoktur. Örneğin silahlı örgüt olan PKK 1977 yılından itibaren değişik zamanlarda “süreklilik” arz edecek şekilde ve çok sayıda matuf suç işlemeye devam etmektedir. Başarısız ihtilal harekâtlarında ise önceden kararlaştırılmış olan ve ihtilal harekâtının yapılacağı tek bir günde tek bir matuf suç işlemek için yapılmış bir anlaşma vardır. Bu nedenle ihtilalci yapılanmalarda temadi ve süreklilik anlayışı içinde aynı suçu belirsiz ve değişik zamanlarda işleme amacı yoktur. İhtilal günü, aynı emirle birden fazla suçun işlenmesi “süreklilik” olarak değerlendirilmez.

2. Hiyerarşik Yapı

Silahlı çete ile ihtilalci yapılanmanın bir diğer farkı hiyerarşik yapılanmadır. Silahlı örgütlerin kendine ait hiyerarşik yapısı ve emir komuta zinciri bulunurken, ihtilalci yapılanmada silahlı kuvvetler içinde bulunan yasal hiyerarşiyi kullanma konusunda yapılmış bir ittifak vardır. Silahlı çetede hiyerarşiyi örgüt kurucuları belirler, ihtilalci yapılanma ise zaten var olan emir komuta zincirine güvenerek ve dayanarak amaç suça teşebbüs eder.

İhtilalde bu yasal hiyerarşiye dâhil olan personelin çoğunluğu yapılacak olan ihtilal harekâtından haberdar da değildir ve sadece yasal hiyerarşiden gelen emirlere uyarak ihtilale katılır.

İhtilalci yapılanma, amaç suçu işlemeye yetecek kadar personelin emir komutaya itaat edeceği ve ihtilal harekâtına katılacağı şeklinde bir plan ve varsayım içinde hareket eder. Bazen de bir kısım personel bu plana katılmaz ve emir komuta zincirinden gelen ihtilal emrine uymayarak ihtilalci yapılanmaya karşı çıkar. Bu nedenle, silahlı örgütler kendi mensuplarıyla hareket ederken ihtilalci yapılanmalar kendi mensubu olmayan, hatta ittifaktan haberdar dahi bulunmayan yasal bir yapılanmaya mensup kişilerin kendisine itaat edeceği inancıyla amaç suçu işlemek hususunda ittifak eder. Zira ihtilal yapmak üzere ittifak eden (anlaşan) failler az sayıda kişi olup genellikle amaç suçu işlemeye yeterli ve elverişli bulunmayıp kendilerine yasal olarak bağlı bulunan personelleri sayesinde bu elverişliliğe ulaşmayı amaçlarlar.

3. Silah Unsuru

Silahlı örgüt ve ihtilalci yapılanma arasındaki bir diğer fark silah unsurundadır. Silahlı örgütler amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli nitelikte silahlanmış yapılanmalardır. İhtilalci yapılanma ise emir komuta zincirine tabi olan polis veya askeri kuvvetlerin tasarrufunda bulunan silahların kullanılması veya devlete ait depo ve hangar gibi yerlerde saklanan silah veya mühimmatın ihtilal günü ele geçirilerek kullanılması hususunda bir planlama ve anlaşma içindedir. Yani ihtilalci yapılanmanın ayrı bir örgütsel silahı olmayıp resmi veya şahsi yasal silahların kullanılması şeklinde “elverişli vasıta” konusunda anlaşma söz konusudur.

İhtilal harekâtında kullanılması düşünülen bu yasal silahların ne kadarının bizzat ihtilalde kullanılacağı ise harekât günü belli olur. Çünkü hiyerarşiye karşı çıkan bazı kuvvetler sahip oldukları silahları ihtilalci yapılanmanın emrinde değil ona karşı da kullanabilir. Ayrıca, yapılan “gizli ittifaka” dâhil olduğu halde harekât günü herhangi bir nedenle (pişmanlık, ittifaktan çekilme vb.) ihtilalci yapılanmanın emrine girmekten vazgeçen personel ve silahlar da olabilir. Bu nedenle, bizzat ihtilalde kullanılmayan yasal silahlar “temin edilmiş silah” olarak kabul edilemeyecekleri gibi bu “yapının tasarrufunda” da kabul edilemezler.

TCK’nın 316. maddesi gereğince nihai amaca ulaşmak için “elverişli vasıta” konusunda anlaşmak yeterli olup bu vasıtanın temin edilmiş ve hazırlanmış olması gerekmez. Ancak, silahlı örgütte bu vasıta mutlaka temin edilmelidir.

İhtilalci yapılanmalar “elverişli vasıta” hususunda sadece anlaşmaya varmış birlikteliklerdir. Bu elverişli vasıtalar devletin askeri kuvvetlerindeki personel ve bunların tasarrufunda bulunan resmi silah, mühimmat, tank ve uçaktır. Bu elverişli vasıtaların harekât günü ihtilalci yapılanmanın emrine gireceği hususunda bir anlaşmaya varılmıştır. Ancak, ne kadar personel ve silahın bu emre itaat edeceği ihtilal günü belli olur. Bir kısım askeri birliklerin sahip oldukları silahlarla birlikte ihtilalci grubun emrine girmeyip aksine onlara karşı gelmesi de mümkündür. Bu nedenle, ihtilal harekâtlarında amaç suçu işlemeye yetecek elverişlilikte personel ve silahın ihtilal gününden önce temin edildiği ve ihtilalci yapılanmanın tasarrufunda olduğu kabul edilmez.     

Tüm bu nedenlerle ihtilalci yapılanmalar silahlı örgüt değil, suç için anlaşma (gizli ittifak) kapsamında değerlendirilir. İhtilalci yapılanmalarda amaç suçun icra hareketine başlayan yani vahim/matuf eylemlere iştirak eden faillerin TCK’nın 302 ila 309, bu vahim eylemlere bizzat iştirak etmeden harekata katılan veya sadece ittifaka dahil olan faillerin ise TCK’nın 316. maddesinde sorumlu olacağı aşikardır.[4]

C. YARGITAY’IN GÜLEN HAREKETİNİ SİLAHLI ÖRGÜT KABUL ETTİĞİ KARARI DOĞRU MUDUR?

Yargıtay 16. Ceza Dairesi ve CGK kararında Gülen Hareketi TCK’nın 314.  maddesi kapsamında silahlı örgüt olarak kabul edilirken;

a. Bu yapının sahip olduğu kabul edilen ve yapıya “silahlı” vasfını veren “elverişli silahın” sadece emniyet ve TSK birimlerindeki mensuplarının sahip olduğu yasal silahlardan oluşması ve başkaca bir silah unsuruna yer verilmemesi,[5]  

b. Nihai amaca bir ihtilal harekâtıyla (darbe ile) ulaşmayı planladığının kabul edilmesi,[6]

c. Bu ihtilalde resmi kurumlarda görevli personelin ve bu personele ait yasal silahların kullanılacağı yönünde anlaşmaya varıldığının kabul edilmesi[7] karşısında;

Darbe teşebbüsünde bulunanların da TCK’nın 316. maddesi kapsamında suç için anlaşma kapsamında değerlendirilmesi gerekirdi. Nitekim bu yapının 15/7/2016 tarihinin ne öncesinde ne de sonrasında başkaca silahlı bir eyleminin tespit edilememesi “süreklilik arz edecek” şekilde ve “belirsiz sayıda” TCK’nın 302 ila 309. maddelerdeki suçları işlemek gibi bir amacının bulunmadığını göstermektedir.

D. BALYOZ DAVASI VE 15 TEMMUZ YARGILAMALARI

Balyoz davasının suç tarihi 2003 yılı olduğu için yargılamalar da eski TCK’nın 171. maddesi (gizli ittifak) kapsamında yapılmıştır. Yani Balyoz yargılamaları silahlı örgüt kapsamında yapılmadığı gibi ittifaka dahil olanların oluşturduğu yapı da silahlı örgüt kabul edilmemiştir. Kaldı ki, daha önce belirtildiği gibi eski darbe teşebbüslerinin hiç biri silahlı örgüt kapsamında değerlendirilmemiş olup bu tür teşebbüsler veya teşebbüsü gerçekleştirmeden deşifre olan hazırlıklar gizli ittifak kabul edilmiştir. Balyoz harekat planına göre darbeye katılması düşünülen subay ve astsubay sayısı yaklaşık 3500 kişidir. Bu kişilerden darbe yapılacağını bilen ve isteyen, yani ittifaka dahil olduğu düşünülen 365 kişi hakkında dava açılmıştır. Bu kişilerden 237’si hakkında mahkumiyet kararı verilse de, AYM’nin hak ihlali kararı üzerine yeniden yapılan yargılama neticesinde sanıkların hepsi beraat etmiştir.[8]  

Balyoz davasında kendisine darbe planında görev verilmeyenler ittifaka dahil kabul EDİLMEMİŞTİR. Yine, bu seminere katılanlardan, seminerde darbe planının konuşulacağını bilerek katılanlar ile bilmeden katılanlar AYRI TUTULMUŞTUR. Zira bazılarının bilmediği çok açıktır. Örneğin, İzmir’den toplantıya katılan denizci bir subay, getirdiği sunumu bile yapmak istememiş ve Çetin Doğan’a; “benim hazırladığım sunumun burada konuşulanlarla ilgisi yok, ben bu yüzden sunumumu yapmayacağım” demiştir. Aynı şekilde, kendisine görev verildiği ve bu görevi yerine getirdiği halde bu görevin darbe için verildiğini bildiği tespit edilemeyenler BERAAT ETMİŞTİR. Çünkü bazı görevler doğrudan darbeyle ilgili olsa ve bu görevi yerine getiren kişi görevin doğrudan darbeyle ilgili olduğunu bilse de (örn. darbe günü tutuklanacak generalleri, belediye başkanlarını ve diğer kişileri tespit etmek, kimlerin tutuklayacağını veya nerelerde tutulacağını tespit etmek gibi), bazı görevler doğrudan darbeyle ilgili değildir. Örneğin, İstanbul’da ne kadar büyük market vardır ve deposunda ne kadar yiyecek vardır konusunu araştıran asker, bu araştırmayı darbe hazırlığı için değil de İstanbul’da acil bir durum için (deprem gibi) yaptığını sanabilir.

Acaba, 15 Temmuz’dan sonraki dosyaların Balyoz’dan farkları nelerdir? 15 Temmuz dan sonraki yargılamalarda TCK’nın 316. maddesinin hiç değerlendirilmeyip tüm sanıkların TCK’nın 309 ya da 312 maddesinden veya 314. maddesinden cezalandırılmaları doğru mudur?

15 Temmuz sonraki davalar ile balyoz ve diğer ihtilal girişimleri arasındaki en önemli fark aslında şudur: Her ihtilal girişiminde bir harekat planı olur. Zira asker, plansız ve programsız hareket etmez. 12 Eylül 1980’de Bayrak Harekat Planı ve 2003 deki Balyoz Güvenlik Harekat Planı bunun en güzel örneğidir ve bu planlarda her şey en ince ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Ancak, 15 Temmuz’a ilişkin bu güne kadar bir harekat planına rastlanmamıştır. Kendisine “Yurtta Sulh Konseyi” ismini veren bir yapının darbe teşebbüsünü planladığı söylense de, iddianamelerde; “bu yapının kimlerden oluştuğunun tespit edilemediği ve şüphelilerin ev ve işyerlerinde yapılan aramalarda ele geçirilen 27 Mayıs darbesine ilişkin belge ve kitapların incelenmesinden, örgütün bu darbenin organizasyonu ile ilgili bazı örneksemeler yaptığı, ayrıca ideolojileri dışında her iki olay arasında şekli bakımdan benzerlikler bulunduğu görülmektedir” denilmek suretiyle, varsayımlara dayalı bir kabul yapılmıştır.

Balyoz’dan farklı olarak 15 Temmuz sonrası yargılamalarda darbe planlamasını yaptığı ve 37 kişiden oluştuğu iddia edilen Yurtta Sulh Konseyi üyeleri ile darbe teşebbüsünden haberdar olup teşebbüs sırasında vahim eylemlere (adam öldürme, yaralama, bombalama) karışan kişilerin, bu eylemleri nedeniyle TCK’nın 309 veya 312. maddesinden cezalandırılmaları gerekirken, darbe teşebbüsünden haberdar olmayan, hiçbir vahim eyleme katılmayan askeri öğrenciler ve erlere bile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları verilmiştir. 15 Temmuz 2020 tarihi itibariyle 4 binden fazla askere hapis cezası verilmiş ve binden fazlasının yargılaması devam etmektedir.[9]

Balyoz davasında darbe seminerine katılsalar bile seminerin asıl amacını bilmeyen kişilere dava bile açılmazken, 15 Temmuz sonrası darbe teşebbüsünden haberdar olmayıp, tatbikat ya da terör saldırısı var denilerek birliklerine çağrılarak sadece bu emri yerine getiren kişilere çok ağır cezalar verilmesinin mantıken ve hukuken hiç bir izahı yoktur. Hatta komutanlarının darbe teşebbüsünden haberdar olmadıklarına ilişkin beyanları olmasına rağmen bu beyanlar dikkate alınmamıştır. Kısaca, Balyoz’da yapılan araştırma ve incelemelerin hiç birisi yapılmadan, şekli suç mantığıyla ve toptancı bir anlayışla suçun manevi unsuru ve hata hükümleri hiç değerlendirilmeden ve daha da önemlisi suçun vasıflandırılması yanlış yapılarak beraat etmesi ya da TCK’nın 316. maddesinden cezalandırılması gereken kişilere çok ağır cezalar verilmiştir.

E. 15 TEMMUZ YARGILAMALARIYLA İLGİLİ ÖNEM ARZ EDEN HUSUSLAR

1. Darbe Teşebbüsünden Haberi Olmayan ve Verilen Emir Gereği Hareket Eden Askeri Personel Cezalandırılabilir mi? Bu Kişilere Ceza Verilirken Suçun Manevi Unsuru ve Hata Hükümleriyle İlgili Hususlara Yer Verilmiş midir?

Darbe teşebbüsünden haberi olmayan bir kişinin darbeye teşebbüs (TCK md. 309, 3012), silahlı örgüt (TCK md. 314) veya suç için anlaşma (TCK md. 316) kapsamında bir sorumluluğu doğmaz ve bu kişinin mezkur suçlardan cezalandırılması mümkün değildir. Zira bu suçlar kasti suçlardır ve amaç suçlar olan “anayasayı ihlal” veya “hükümeti ortadan kaldırmayı” bilmek ve istemek bu suçların olmazsa olmazıdır. Başka bir ifadeyle, fail amaç suçu hem bilmeli hem de gerçekleşmesini istemelidir ki suçun manevi unsuru oluşsun. Yani amaç suçu sadece bilmek dahi yeterli değildir. Bu nedenle, darbe teşebbüsü olduğunu bilmeden verilen emri yerine getiren ve örneğin, tatbikat, terör saldırısı veya şehirde çıkan bir kargaşayı önlemeye gittiğini sanan ya da darbe teşebbüsünü engellemeye gittiğini veya boğaz köprüsünün güvenliği için yolu kapadığını düşünen askerler TCK’nın 302, 309, 314 ya da 316. maddelerinden cezalandırılamaz.

Ancak, darbe teşebbüsünü bilemese de, konusu suç teşkil eden bir emri yerine getiren ve bu şekilde başka bir suç işleyen kişinin sorumluluğu doğacaktır. Çünkü suç olan emir yerine getirilemez ve getiren kişi sorumluluktan kurtulamaz. Örneğin, komutanın verdiği polis araçlarının kullanılamaz hale getirilmesi emrini yerine getiren bir kişinin TCK’nın 302, 309, 314 veya 316. maddeleri kapsamında sorumluluğu doğmasa da, bu kişi kamu malına zarar vermeden sorumlu olur. Zira bu kişi, amaç suç olan darbe için polis aracı tahrip ettiğini bilmemektedir ve bu nedenle sadece mala zarar verme suçundan (TCK m. 152) sorumlu olur. Fakat mala zarar verme suçunda da hukuka uygunluk nedeninde hataya düşüp düşmediği ayrıca tartışılmalıdır. Çünkü suçun maddi unsurlarında hata varsa suçun manevi unsuru, yani kast oluşmaz. Örneğin, darbeye değil de tatbikata gittiğini sanan bir kişi suçun maddi unsurunda hataya düştüğünden (TCK md. 30/1) kasti hareket etmiş olmaz ve manevi unsur yokluğundan beraat eder. Ayrıca, hukuka uygunluk nedeninde de hata olabilir. Örneğin, TV vericilerini ele geçirmeye giden bir asker, içerde teröristlerin olduğunu ve onlarla çatıştığını düşünüyorsa; olayda hukuka uygunluk nedeni bulunduğunu sanıyordur ki, bu kişi hata hükümlerinden (TCK md.30/3 )faydalanır. Ancak, ne yazık ki 15 Temmuz sonrası yargılamaların tamamına yakınında suçun manevi unsuru ve kişilerin hataya düşüp düşmedikleri araştırılmadan, yani suçun yasal unsurlarının varlığı tespit edilmeden kişilere çok ağır cezalar verilmiştir.

Yine, vahim eyleme (bombalama, adam öldürme, yaralama vb.) katılanlar için de aynı durum söz konusudur. Zira bir kişiyi TCK’nın 309 ve 312. maddelerinden cezalandırabilmek için bu kişinin de amaç suçu, yani nihai amaç olan darbe teşebbüsünü bilmesi ve istemesi gerekir. Darbeyi bilmeden, verilen emir gereği adam öldüren bir kişi de TCK’nın 302, 309 ve 312. maddelerinden değil, sadece kasten adam öldürme suçundan cezalandırılır. Fakat böyle bir durumda asker ve polisin silah kullanma yetkisi tartışılabilir. Örneğin, bir kişinin rehin alınması üzerine yapılan operasyon kapsamında verilen ateş etme emri üzerine ateş edilmişse, şartları varsa fail hata hükümlerinden yararlanır. Zira fail, hukuka uygunluk nedeni olduğunu sanarak ateş etmiştir ve bu durumda TCK’nın 24 ve 30/3. maddelerinin tartışılması gerekir. Kısaca, darbe teşebbüsünden haberi olmayan bir kişi verilen kanunsuz emir kapsamında işlediği bir suç varsa sadece bu suçtan cezalandırılabilir. Bu suç dışında konusu suç teşkil etmeyen emirleri (sokağa çıkmak, nöbet tutmak ya da çağırıldığı için birliğine gitmek gibi) yerine getirdiği için TCK’nın 309, 312 ve 316. maddelerinden cezalandırılamaz.

2. Darbe Teşebbüsünden “Haberdar Olsa” ve Oluşturulan Gizli İttifaka “Dahil Olsa” Bile Vahim Eylemlere “İştirak Etmeyen” Askerler TCK’nın 309, 312 ve 314. Maddeleri Kapsamında mı Yoksa 316. Maddesi Kapsamında mı Cezalandırılabilir?

Darbe teşebbüsünden haberi olan (yani bilen ve isteyen) fail, bu teşebbüsün emir komuta zinciri içinde yapıldığını düşünse bile sorumluluktan kurtulamaz ve durumuna göre TCK’nın 309, 312 ya da 316. maddesinden cezalandırılır. Zira emir komuta zinciri içinde olsa bile askerin veya polisin darbe yapma yetkisi yoktur. Bu, kanunsuz ve konusu suç olan bir emirdir. Bu emre hiçbir şekilde uyulamaz ve uyan sorumluluktan kurtulamaz. Darbe teşebbüsünü planlayan, hayata geçiren ve organize eden kişilerin doğrudan TCK’nın 309 veya 312. maddesi gereğince darbeye teşebbüs eyleminden cezalandırılacaklarında şüphe yoktur.

Ancak, bu kişiler dışında kalıp, oluşturulan ittifaka dahil olan ve darbe teşebbüsüne bilerek katılan kişiler, gerçekleştirdikleri eylemlere göre cezalandırılırlar. Şöyle ki; bu kişiler adam öldürme ve bombalama gibi vahim eylemler gerçekleştirmişlerse TCK’nın 309 veya 312. maddesi (darbeye teşebbüs) yanında adam öldürme suçunda da (TCK md. 82) cezalandırılırlar. Ancak, eylemleri vahim nitelikte değilse, örneğin askeri araçlar çalışamasın diye tahrip etmişlerse TCK’nın 316 (suç için anlaşma) ve 152. maddelerinden (mala zarar verme) cezalandırılırlar. Ya da bir yerde sadece nöbet tutmuş veya yalnızca sokağa çıkmışlarsa, yani ayrıca bir suç işlememişlerse, darbeden haberleri olsa bile sadece TCK’nın 316. maddesinden cezalandırılıp darbeye teşebbüsten cezalandırılamazlar. Alacakları ceza da TCK’nın 316. maddesi gereğince 3 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasıdır. Bu cezanın verilebilmesi için de kişilerin darbe teşebbüsü için oluşturulan ittifaka dahil oldukları ve darbe teşebbüsünü bilerek ve isteyerek hareket ettiklerinin hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde ispatı gerekir. Yani 15 Temmuz’dan sonraki yargılamalarda olduğu gibi bu hususlar hiç araştırılmadan ve ispatlanmadan kişilere müebbet ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları verilebilmesi mümkün değildir. Ayrıca, darbe teşebbüsü günü evinde olan ama ihtilal yapılacağını bilen, başka bir deyişle amaç suç ve elverişli vasıta konusunda darbecilerle anlaşma içinde olan kişiler de TCK’nın 316. maddesinden sorumlu olabilir. Ancak, bu kişiler için bile TCK’nın 316/2. maddesi, yani ittifaktan çekildiği için mi hiçbir olaya karışmadığı hususu araştırılmalıdır.

3. Darbe Teşebbüsünden Habersiz Sivillerin Sadece Bir Yapı ya da Oluşuma Mensubiyetleri Nedeniyle Silahlı Örgüt Üyesi Olarak Suçlanmaları ve Cezalandırılmaları Mümkün müdür?

Hukukun üstülüğünün geçerli olduğu bir ülkede, darbe teşebbüsüne bizzat katılan ve oluşturulan ittifaka dahil olanların bile TCK’nın 316. maddesi gereğince cezalandırılabilecekleri düşünüldüğünde, bu teşebbüsten hiç haberi olmayan kişilerin bir yapı ya da oluşuma dahil olmaları ve yasal ve rutin faaliyetleri nedeniyle silahlı örgüt üyesi veya başka bir suç nedeniyle yargılanmaları mümkün olmadığı gibi bu faaliyetleri nedeniyle haklarında cezai bir isnatta dahi bulunulması mümkün değildir.

Dr. Gökhan GÜNEŞ (Hukukihaber.net)

 

——————————————-

[1]        Bu davalar için “darbe girişimi” veya “darbeye teşebbüs” ifadeleri kullanılsa da mevzuatımızda böyle bir suç bulunmamaktadır. Darbe, Hükümete karşıysa, Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs, Meclise karşıysa TBMM’yi ortadan kaldırmaya teşebbüs, Anayasaya karşıysa Anayasayı ihlal suçu vardır veya bazen hepsine yöneliktir.

[2]        “…Ezcümle; ihtilâl kararının verildiği 17 Mayıs 1963 tarihi ile ihtilâl harekâtının yapılacağı 20/21 Mayıs 1963 tarihleri arasında ve harekât başlamazdan evvel Anayasayı ihlâl kastı ile gizli ittifaka girmiş olanlardan biri veya birkaçı kendiliklerinden çekilmeleri mümkün olduğuna ve çekilmiş oldukları takdirde de haklarında T.C.K. nun 171/3 üncü maddesi gereğince ceza verilemeyeceğine göre 17 Mayıs 1963 tarihini icra başlangıcı kabul etmenin kanuna aykırılığı kendiliğinden ortaya çıkmış olacağı gibi… ..gizli ittifaka dahil olanlar gizli ittifakın hududu içinde kaldıkça (T.C.K. nun 171/1 inci madde ile) aynı derecede mes’ul iseler de bunlardan gizli ittifak hududunu aşarak ihtilâle fiilen iştirak etmiş olup 146 ncı maddedeki suçu işlemiş bulunanlar fiil ve hareketlerinin suça müessiriyet derecesine nazaran yani suça asli veya fer’i fail durumunda bulunmalarına göre mes’ul tutulmaları Ceza Kanunumuzun iştirake ait hükümlere kabul ettiği cezai mes’uliyet sistemine de uygun bulunması itibariyle her bir sanığın suçtaki durumunu bu görüş tahtında tetkikine oybirliği ile; karar verildi.” Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 24/01/1964 T. 1964/12 E., 1964/1 K. sayılı kararı;

“…D ile ş’ın da silâh tedariki suretiyle hükûmeti devirmek için gizlice ittifak edip plân hazırlayan sanık R, F ve arkadaşları ile birlikte hareket ettikleri anlaşılmasına göre fiilleri TCK. Nun 147. maddesi delâletiyle 171 inci maddenin 1 inci fıkrasının iki sayılı bendine girdiği halde kararda yazılı maddelerde (171/2) ceza tayini yolsuz görülmüş ise de; aleyhlerine temyiz olmadığından bozma sebebi sayılmamasına… Sanıkların, 27 Mayıs 1960 inkılâbından sonra kurulmuş olan hükümeti evvelce hazırladıkları sivil askerî depolardan elde edecekleri silâhlarla ve ayrıca inkılâbı müteakip halktan toplanıp, hükûmet konağının altındaki mahsende bulunan silâhları almak suretiyle silahlandırıldıktan sonra düzenledikleri plân dairesinde bazı sivil ve askerî makamları sarıp abluka altına alarak zorla devirmek için anlaştıkları, …sanık f’nın da; temin edildiklerini bildirdiği sivil şahısların ihtilâl günü topçu bayırına geleceklerini, verecekleri işaret üzerine bu şahısların askerî silâh deposunu basıp, elde edecekleri silâh ve mermilerle silahlanacaklarını ve sonra hükûmet binası ile kararlaştırdıkları askeri makamları ve havaalanını kontrol altında tutacaklarını ve (Milli İrade Teşkilâtı) adını verdiği bu teşkilâta bazı yüksek rütbeli subayların da dahil olduğunu konuşmaları arasında beyan ettiği ve keyfiyetin ilgili makamlar tarafından haber alınması üzerine işe el konularak soruşturmaya başlandığı.. Kabul edilmiş.. Varılan sonuçta isabetsizliğe rastlanmamış olduğundan hükmün onanmasına” Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 25/4/1966 T., 1966/ 975 E., 1966/975 K. sayılı kararı;

“…Bu bağlamda kalan ve 765 sayılı TCK’nın 171/2 ile 5237 sayılı TCK’nın 316. maddelerinde düzenlenmiş bulunan gizli ittifak suçu, “hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme” suçunu hususi vasıtalarla işlemek konusunda gerçekleşecek bir irade birliği ile tamamlanacaktır… Bu ittifakın sağlanması ve ittifak edenlerin iradelerinin tek bir irade haline gelmesi ile bu suç oluşacağından, cebir de içeren bu ittifakın icabı olarak, bu ittifakı takiben amaç suçun icrası kapsamında gerçekleştirilen faaliyetler, amaç suçun, yani hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme suçunun icra hareketleri sayılacaktır… Sanıklar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin hiyerarşik organizasyonu içerisinde hareket etmeyip illegal bir oluşum olarak faaliyet gösterdiklerinden ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin meşru emir komuta zinciri dışına çıkabilen, gizliliğe, güvenliğe, denetime önem veren ayrı bir hiyerarşik yapı oluşturduklarından, oluşum çerçevesindeki görevlerin Türk Silahlı Kuvvetlerinin meşru hiyerarşik yapısı yerine bu illegal hiyerarşi kapsamında verildiği ve bu nedenle görevlerin tebliği ve kabulünün yasal askeri hiyerarşi ve bu hiyerarşiye ilişkin teamüller yerine, bu yasadışı oluşuma ilişkin hiyerarşi kapsamında ele alınması gerektiği anlaşılmaktadır… Buna göre; gerçekleşen ittifak  olgusunun 765 sayılı TCK’nın 147. ve 5237 sayılı TCK’nın 312. maddelerinde düzenlenen suçu işlemeye yönelik olduğu, bu suçu hususi/elverişli vasıtalarla işlemeye ilişkin bulunduğu, sayısal yeterliliği ve gizliliği içerdiği, maddi olgularla belirlenen bir biçimde gerçekleştiği ve amaç suça yönelik olarak harekete geçmekten başka yapacak bir şey kalmayacak şekilde tamamlandığı görülmektedir. Sanıklarca gerçekleştirilen ittifak, suçun hem 765 sayılı TCK’daki hem de 5237 sayılı TCK’daki unsurlarını taşımaktadır… Bu açıdan bakıldığında; Balyoz Güvenlik Harekat Planı, Suga Harekat Planı ve Oraj Hava Harekat Planının hedef, yöntem ve içerikleri, bu planların birbirleri ile uyumları, ortaya koydukları amaç, organizasyon ve çalışmalar, diğer belgeler ve seminer konuşmaları ile tüm dosya kapsamından, sanıkların meydana getirdikleri oluşumun, icra hareketleri başlamadan önce amaç suçun işlenmesine ilişkin bir ittifakı içerdiği açıkça görülmektedir… Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 24.12.1987 tarih ve 1987/173-208 sayılı kararında da belirtildiği gibi, ittifakı bizzat gerçekleştirenlerle birlikte sonradan bu ittifaka dahil olanlar da gizli  ittifak  suçunun failleri olabilir. Buna göre; amaç suça yönelik icra hareketlerinin başlangıcında mevcut olan anlaşmaya dahil olduğu tespit edilen, ancak; amaç suçun icrasına yönelik faaliyetlerin içinde bulundukları kuşkuya yer bırakmayacak biçimde saptanamayan sanıkların hukuki durumunun, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince ittifak suçu kapsamında kaldığının kabulü gerekmiştir… Bu kapsamda, 765 sayılı TCK’nın gizli ittifak suçunu düzenleyen 171. maddesinin son fıkrasında “Cürmün icrasına ve kanuni takibata başlanmazdan evvel bu ittifaktan çekilenler ceza görmezler” ve 5237 sayılı TCK’nın 316. maddesinin 2. fıkrasında “Amaçlanan suç işlenmeden veya anlaşma dolayısıyla soruşturmaya başlanmadan önce bu ittifaktan çekilenlere ceza verilmez” denilmek suretiyle etkin pişmanlık hali düzenlenmiştir. Yukarıda da açıklandığı gibi, somut olaydaki suçun icrasına başlanmasından sonra, ancak; “soruşturmaya başlanmadan önce” gerçekleşen ve çekilme olarak kabul edilmesi gereken halin, 5237 sayılı TCK’nın 316. maddesinin 2. fıkrasına uyduğu ve bu düzenlemenin ittifak suçunu işledikleri kabul edilen sanıklar bakımından lehe olduğu anlaşılmaktadır…. Dava konusu olayda, hükümeti cebren ıskat veya vazife görmekten cebren men etme eylemini gerçekleştirmek üzere, bir kısım sanıkların önceden gizlice ittifak etmiş oldukları dosya kapsamından anlaşılmaktadır…” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 09/10/2013 T., 2013/9110 E., 2013/12351 K. sayılı kararı.

[3]        “…Örgüt niteliği itibarıyla devamlılığı gerektirdiğinden, kişilerin belirli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun19/02/2013 T., 2012/6-1490 E., 2013/59 K. Sayılı kararı; “…Örgüt niteliği itibariyle devamlılığı gerektirdiğinden kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir” “Örgüt kurma suçunun iştirakten farkı, örgütün devamlılığı ve belirlenmemiş sayıda suç işlemek amacıyla bir birleşmenin söz konusu olmasıdır.” Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı kararı.

[4]        “…TCK’nın 302 ilâ 315 maddelerinde tanımlanan suçların icrasına başlanılmayan hallerde suçların işlenmesi için anlaşmaya varan kişiler yönünden TCK’nın 316. maddesinde yazılı suç oluşacaktır.” Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı kararı.

[5]        CGK konuyla ilgili olarak; “…Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarının etkin birimlerinde ve TSK’da yapılanan FETÖ/PDY, Emniyet ve TSK birimlerinin doğasında var olan cebir ve şiddet kullanma yetkisinin verdiği baskı ve korkutuculuğu kullanmaktadır. Örgüt mensuplarının silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkanının bulunması, silahlı terör örgütü suçunun oluşması için gerekli ve yeterli olmakla birlikte;…” :” bir kısım örgüt mensuplarının silah kullanma yetkisini haiz resmi kurumlarda görevli olması, örgüt mensuplarının bu silahlar üzerinde tasarrufta bulunma imkanlarının var olması ve örgüt hiyerarşisi doğrultusunda emir verilmesi halinde silah kullanmaktan çekinmeyeceklerinin anlaşılması karşısında; tasarrufunda bulunan araç, gereç ve ağır harp silahları bakımından 5237 sayılı TCK’nun 314 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkraları kapsamında bir silahlı terör örgütü olduğu izahtan varestedir” demiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 T., 2017/16. MD-956 E., 2017/370 K. sayılı kararı.

[6]        16. Ceza Dairesi konuyla ilgili olarak; “…Yapılacak bir darbeye kadar mensubu oldukları yapının terör örgütü olduğunun mahkeme kararı ile tespitinin önüne geçilmesini teminen belirlenen örgüt strarejisi doğrultusunda” ve “…şeklinde darbe planlarının ve hazırlıklarının yapıldığı tespit edilmiştir” demiştir. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı kararı.

[7]        CGK kararında; “…Bir kısım örgüt mensuplarının silah kullanma yetkisini haiz resmi kurumlarda görevli olması, örgüt mensuplarının bu silahlar üzerinde tasarrufta bulunma imkanlarının var olması ve örgüt hiyerarşisi doğrultusunda emir verilmesi halinde silah kullanmaktan çekinmeyeceklerinin anlaşılması karşısında” demiş,16. Ceza Dairesi; “…Bu amacı gerçekleştirmek için polis ve jandarma teşkilatı, MİT ve Genel Kurmay Başkanlığı gibi kuvvet kullanma yetkisine haiz kurumlardaki üyeleri vasıtasıyla” ve yine CGK; “…15.07.2016 tarihinde meydana gelen kalkışma esnasında TSK içerisinde yapılanıp görünürde TSK mensubu olan ve ancak örgüt liderinin emir ve talimatlarıyla hareket eden örgüt mensuplarınca silah kullanılmış, birçok sivil vatandaş ve kamu görevlisi şehit edilmiştir” demiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 T., 2017/16. MD-956 E., 2017/370 K. sayılı kararı.

[8]        https://www.haberturk.com/gundem/haber/1060335-balyoz-davasinda-tum-saniklara-beraat-karari

[9]          https://www.sabah.com.tr/gundem/2020/07/13/dorduncu-yilinda-15-temmuz-ve-feto-ile-mucadele-7-bin-376-sanik-icin-karar-verildi?paging=6

SON ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ iLE HÜKÜMETE KARŞI SUÇ (TCK Md. 312) İŞLENEMEZ SUÇ HALİNE Mİ GELMİŞTİR?

Anayasanın yürütme yetkisine ilişkin maddelerinde 6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun1 ile değişiklik yapılmış, ancak aynı doğrultuda TCK’nın yürütme organını koruyan 310, 312 ve 313. maddelerinde her hangi bir değişikliğe gidilmemiştir. Bu nedenle, 6771 sayılı Yasa sonrasında özellikle TCK’nın 312 ve 313. maddeleriyle ilgili hususlara değinilmesinde fayda vardır.

TCK’nın 3122 ve 313.3 maddeleriyle korunan Hükümettir. Zira her iki maddede suçun konusu olarak “Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti” gösterilmiştir. Ancak, 6771 sayılı Kanun ile Anayasadan “hükümet” kavramı çıkarıldığından, bu değişiklikten sonra her iki maddedeki hükümet kavramından ne anlaşılması gerektiği açıklığa kavuşturulmalıdır.

Ceza hukukunda geçerli olan belirlilik ve kanunilik ilkeleri ile kıyas yasağı gereğince, ceza hâkiminin yasal boşluğu doldurması veya kıyas yaparak yeni bir hükümet tanımı oluşturması mümkün değildir. Zira ceza hakiminin tek yetkisi yorum yapmaktır ve yorum yoluyla sadece TCK’nın 312 ve 313. maddelerindeki hükümet kavramının anlamı ortaya konulabilir.

  1. KAVRAM OLARAK HÜKÜMET

Hükümet, geniş ve dar anlamı olan bir kavramdır.4 Geniş anlamda hükümet; bir devletin yönetim şeklini ve siyasi otoriteyi, dar anlamda da; devlet yönetiminde yürütme gücünü kullanan Bakanlar Kurulunu ifade eder.

Devletin egemenlik unsurunun kullanılma şekli o devletin yönetim şeklini gösterir. Devlet ya da hükümet şekli olarak da adlandırılan yönetim sistemleri çeşitli tasniflere tabi tutulsa da, aslında her ülkenin kendine has yönetim şekli olduğu ve bu bağlamda Dünyada ne kadar devlet varsa o kadar hükümet sistemi bulunduğu kabul edilmektedir.5 Anayasanın 1. maddesinde ifadesini bulan “Cumhuriyet” kavramı da, hem devlet hem de bir hükümet şekli olup TCK’nın 309. maddesinin (765 sayılı Eski TCK md. 146) koruması altındadır.6

Özellikle kuvvetler ayrılığının geçerli olduğu rejimlerde yasama ve yürütme arasındaki etkileşim hükümet sistemleri olarak karşımıza çıkmaktadır.7 Bu hükümet sistemlerinden biri olan parlamenter rejimlerde yürütmenin yasamaya karşı sorumlu kanadı, bakanlar kurulu veya dar anlamda hükümet olarak adlandırılır.8 Yani hükümet kavramı hem bir yönetim sistemini hem de bu sistem içindeki bir organı ifade eder.

TCK’nın 312 ve 313. maddelerindeki hükümet kavramının hangi anlamda kullanıldığı ise bu maddelerin amaçsal, lafzi ve tarihi yorumu yapılarak tespit edilebilir. 312. maddedeki suçun maddi unsuru; Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüstür. Korunan değer de; Anayasada (Anayasanın mülga 109 ila 113. maddeleri) devletin temel organlarından biri olan ve yönetim gücünü temsil eden Hükümetin9 (Bakanlar Kurulu) gördüğü fonksiyondur.10

313. maddede düzenlenen suçun maddi unsuru; Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine karşı halkı silahlı isyana tahrik, korunan değer de Devlet otoritesidir.11

Her iki maddede hükümet kavramına yer verilse de, korunan hukuki değerler farklıdır ve maddelerde hükümet kavramının iki tanımı da himaye edilmiştir. Zira 312. madde ile hükümetin dar tanımı, yani Bakanlar Kurulu korunurken,12 313. madde ile hükümetin geniş tanımı, yani Bakanlar Kuruluyla birlikte tüm yürütme erki ve devlet otoritesi korunmuştur.13 Ayrıca, TCK’nın 312 ve 313. maddelerinde Türkiye Cumhuriyeti ifadesi kullanılsa da, 312. maddenin 765 sayılı eski TCK’daki (ETCK) karşılığı olan 147. madde de “Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyeti”,14 313. maddenin karşılığı olan 149. maddede de “Hükümet”15 kavramı kullanılmıştır. 147. maddedeki İcra Vekilleri Heyeti ifadesiyle yürütmenin bakanlar kurulu kanadı ve dolayısıyla dar anlamda hükümetin korunduğu açıktır.16

149. maddedeki hükümet kavramı ile korunan menfaat hakkında ise değişik görüşler vardır. Çok fazla uygulaması olmayan bu madde ile ilgili Yargıtay bir kararında, 147 ve 149. maddeler ile aynı hukuki değerin korunduğunu ve 149. maddenin 147. maddenin özel bir şekli olduğunu belirtmiştir.17 Ancak, yaygın görüş; her iki madde ile korunan değerlerin farklı olduğu, 149. maddedeki “Hükümet” kavramından “Devlet” in anlaşılması gerektiği ve bu madde ile “icra kuvveti”, “devlet kuvveti”, “yürütme gücü” ve dolayısıyla geniş anlamda hükümetin korunduğu şeklindedir.18

Kanaatimizce de ETCK’nın 147 ve 149. maddeleri ile korunan değerler farklıdır ve bu nedenle yasal metinlerde farklı kavramlara (icra vekilleri heyeti ve hükümet) yer verilmiştir. TCK hazırlanırken de her iki suç muhafaza edilmiş, ancak TCK’da 1924 Anayasasından alınan icra vekilleri heyeti yerine, 1982 Anayasasındaki hükümet kavramı tercih edilmiştir. Yine, TCK’nın her iki maddesinde hükümet kavramının kullanılması ne doktrin ne de yargısal içtihatlarda bu suçların maddi unsurlarının değiştirildiği şeklinde yorumlanmamıştır.

Kısaca, ETCK’nın 147. maddesi gibi TCK’nın 312. maddesinde de Bakanlar Kurulu himaye edilirken, ETCK’nın 149 ve TCK’nın 313. maddesinde devlet otoritesi himaye edilmiştir. Yani bu maddelerde farklı amaçlar hedeflenmiştir ve aynı amaç hedeflenseydi isyan suçuna yer verilmemesi gerekirdi. Zira her isyanda iskata teşebbüs vardır ve icra vekilleri heyetine/bakanlar kuruluna karşı yapılacak silahlı isyan (mad 149/mad 313), aynı zamanda bunların görevlerini yapmasını engellemeye teşebbüs (md. 147/md. 312) niteliği taşır.

  1. 6117 SAYILI YASA ÖNCESİ TÜRK HUKUKUNDA HÜKÜMET KAVRAMI

Bir maddenin yorumlanmasında başvurulacak ilk ve en önemli olan araç lafzi yorumdur. Lafzi yorum, yasa maddesindeki kelimelerin anlamının yürürlükteki mevzuata göre tespitidir. TCK’nın Adalet Komisyonu Raporundaki, “madde başlığı ve gerekçesi madde metninin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Bu husus madde metinlerinin yorumlanmasında büyük önem taşımaktadır şeklindeki açıklama ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun bu ifadeye atıf yapan kararları19 dikkate alındığında, maddenin yorumunda madde başlığı ve gerekçesinin çok önemli olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, 312. madde başlığında “hükümete karşı” ve madde gerekçesinde “Anayasa düzeninin temel organlarından biri olan Hükûmetin” ifadelerine yer verilmiş olup 312. maddenin başlık ve gerekçesi dikkate alındığında, madde ile korunan değer Anayasada tanımı yapılan ve devletin temel organlarından biri olan hükümet kavramıdır.20 Hükümet kavramından ne anlaşılması gerektiği ise başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasaları olmak üzere mevzuatta aranmalıdır.

1921 Anayasanın 3. maddesi; “Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükümeti “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır” şeklindedir. 29 Ekim 1923 tarihli değişiklik ile 1. maddeye “Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir” ifadesi eklenmiş, 4. madde ile Meclisin, Hükümetin inkısam ettiği şuabatı idareyi İcra Vekilleri vasıtasıyla idare edeceği kabul edilmiştir. Görüldüğü üzere, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Anayasasında Hükümet kavramı geniş anlamıyla kullanılmıştır ve Devletin yönetim şeklini ifade etmektedir. Meclis hükümeti sisteminin kabul edildiği bu dönemde, yürütme işini meclis icra vekilleri vasıtasıyla yerine getirmiştir.

Meclis hükümeti ile parlamenter sistem arasında karma bir hükümet sistemi benimseyen 1924 Anayasasının 1. maddesinde; “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denilmiştir. 5. madde de; icra kudretinin, Büyük Millet Meclisinde tecelli edeceğine amir olduğu, 7. madde de; Meclisin, icra salahiyetini kendi tarafından müntahap Reisicumhur ve onun tayin edeceği bir İcra Vekilleri Heyeti marifetiyle istimal edeceği ve Meclisin Hükümeti her vakit murakabe ve iskat edebileceği belirtilmiştir. Görüldüğü üzere, 1921 Anayasasında hükümet kavramı geniş, 1924 Anayasasında ise dar anlamıyla kullanılmıştır.

1961 ve 1982 Anayasaları parlamenter hükümet sistemini benimsemiş ve her iki Anayasada hükümet kavramı yine dar anlamıyla kullanılmıştır. 1982 Anayasasının 6771 sayılı Yasa ile kaldırılan 109. maddesine göre Bakanlar Kurulu, Başbakan ve bakanlardan oluşur. 112. maddeye göre Başbakan, Bakanlar Kurulunun başkanı olarak Bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve Hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir, 113. maddeye göre TBMM kararı ile Yüce Divana sevk edilen bir bakan bakanlıktan düşer ancak Başbakanın Yüce Divana sevki halinde Hükümet istifa etmiş sayılır. 1982 Anayasasının yürürlükten kaldırılan bu maddelerinin lafzi yorumundan; hükümetin, başbakan ve bakanlardan oluşan Bakanlar Kurulunu ifade ettiği ve Başbakan olmadan hükümetin oluşamayacağı sonucu çıkmaktadır.

6771 sayılı Yasa ile değiştirilinceye kadar yürütme yetkisi Anayasanın 8. maddesi gereğince Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından kullanılmaktaydı ve yürütme erki TCK’nın 310, 312 ve 313. maddeleriyle koruma altına alınmıştı. Bu kapsamda; 310. madde ile parlamenter sistemin sorumsuz kanadı Cumhurbaşkanını korunurken,21 312. madde ile Bakanlar kurulu/hükümet korunmuştu. 313. madde ise yürütmeyi bir bütün olarak (siyasi otorite ve devlet otoritesi) korumaktaydı.

  1. 6117 SAYILI YASA SONRASI TÜRK HUKUKUNDA HÜKÜMET KAVRAMI

6771 sayılı Yasa ile Anayasanın 8. maddesindeki “ve Bakanlar Kurulu” ifadesi çıkarılmış ve yürütme erki sadece Cumhurbaşkanına bırakılmıştır. Aynı doğrultuda Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini düzenleyen 104. maddedeki Cumhurbaşkanı Devletin başıdır” ifadesinden sonra, 6771 sayılı Yasa ile “Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir” ifadesi eklenmiş ve bu sayede iki başlı olan yürütme erki tek başlı hale getirilmiştir.

Aynı şekilde, yürütmeye ilişkin bölümün düzenlendiği Anayasanın 101 ve devamı maddeleri bu kapsamda değiştirilmiş; Bakanlar kurulunun kuruluşu, göreve başlaması, güvenoyu, görev ve siyasi sorumluluk, Bakanlıkların kurulması ve bakanlara ilişkin hükümlerini düzenleyen 109 ila 115. maddeleri 6771 sayılı Yasa ile kaldırılmıştır.22 Bu şekilde yürütmenin sorumlu kanadı olan Bakanlar Kurulu, yani hükümet kaldırılmıştır. Yine, 117 ve 118. maddelerdeki “Bakanlar Kurulu” ifadeleri “Cumhurbaşkanı”, “Başbakan” ifadeleri de “Cumhurbaşkanı yardımcısı” olarak değiştirilmiştir. Değişiklik sonrası yürütme artık tek başlıdır ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilmektedir.

6771 sayılı Yasa ile “hükümet” kavramı hukuken kaldırılsa ve Başbakan ve bakanlardan oluşan “hükümet” veya “Bakanlar Kurulu” artık bulunmasa da,23 TCK’nın 312. ve 313. maddelerindeki hükümet kavramı Anayasa değişikliğine uygun olarak yeniden düzenlenmemiştir. 313. maddenin koruduğu değer açısından düşünüldüğünde, madde gerekçesiyle birlikte yapılacak tarihi ve amaçsal (zorlama) yorumla Devlet otoritesine karşı girişilecek silahlı bir isyanın bu suçu oluşturabileceği düşünülebilir. Ancak, 312. madde açısından aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Zira 312. madde de düzenlenen suçun konusu dar anlamda hükümet, yani Bakanlar Kuruludur ve artık böyle bir Anayasal kurum yoktur.

Ceza hukukunun güvence fonksiyonlarından olan ve Anayasanın 38 ve TCK’nın 2. maddelerinde düzenlenen kanunilik ve belirlilik ilkeleri ile kıyas yasağı gereğince, suçun maddi unsurunu oluşturan hükümet ifadesiyle yeni anayasal sistemdeki Cumhurbaşkanı, yardımcıları ya da bakanların anlaşılabilmesi mümkün değildir. Zira kanuni tarifte “hükümet” ifadesi kullanılmıştır ve Anayasanın mülga maddelerine göre hükümet; Başbakan ve bakanlardan oluşan Bakanlar Kuruludur.

TCK ile ilgili Adalet Komisyonu Raporunda da belirtildiği üzere; kanunilik ve belirlilik ilkesi ile kıyas yasağı hukuk devleti olmanın gereklerindendir.24 Suçta kanunilik ilkesi gereğince, kanunda suç olarak gösterilmeyen bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamaz. Bu bağlamda, suçun bütün unsurları ve özellikle de konusu kanunla gösterilmelidir. Ayrıca, kanundaki suç tanımlarının da “açık ve net” olması, gerekir. Zira TCK’nın 2. maddedeki “açıkça” kelimesiyle ifade edilen belirlilik ilkesi bunu gerektirir.

ETCK döneminde icra vekilleri heyeti, TCK döneminde de Bakanlar Kurulu olarak ifade edilen anayasal bir hükümet kavramı vardı ve bu nedenle 6771 sayılı Yasa öncesi suçun konusunda bir tereddüt yoktu. Acaba 6771 sayılı Yasa sonrası suçun konusu ne olarak kabul edilecek ve Hükümet kavramına Cumhurbaşkanı, yardımcıları veya bakan/lardan kimler dahil edilecektir?

Belirlilik ve kanunilik ilkeleri, hukuki değerlendirmede aşırıya kaçmayı engelleyen ve bazen cezalandırılması gereken eylemlerin cezalandırılmaması pahasına da uygulanması zorunlu olan prensiplerdir.25Bu ilkelerin doğal bir sonucu olarak maddi ceza hukukunda hakime kıyas yapma ve yasal boşlukları doldurma değil, sadece yasa maddesini yorumlama yetkisi verilmiştir. Yorum, en basit tanımıyla normun manasının araştırılmasıdır26 ve bu araştırmanın yürürlükteki mevzuata ve özellikle de Anayasaya uygun olarak yapılması gerekir. Ceza hukukunda, metin içinde kalan dar yorum benimsenmiştir.27 Yine, lehe olan yorumun tercih edilmesi28 ve “yorumda şüphe” halinde sanık lehine düşünülmesi ceza hukukunun prensiplerindendir.29

TCK’nın 312. maddesindeki hükümet kavramı; anayasal tanıma (mülga mad. 112-113), yargısal içtihat ve doktrine göre Başbakan ve bakanlardan oluşan Bakanlar Kurulunu ifade eder. Anayasadan bu kavram çıkarıldıktan sonra Cumhurbaşkanını, yardımcılarını, bakanları veya bunların birkaçını ya da tümünü hükümet olarak kabul etmek maddenin lafzi, tarihi ve amaçsal yorumuna aykırı olacağı gibi genişletici ve aleyhe yorum niteliği taşıyacaktır.30

Hukuk metinlerinde kullanılan kelimelerin, kavramların ve tanımların zamanla anlam değişikliğine uğraması mümkündür ve bu durum yorumu gerektirir.31 Ancak, 6771 sayılı Yasa ile hükümet kavramı anlam değişikliğine uğramayıp tamamen kaldırılmış ve kabul edilen yeni yönetim sisteminde yeni bir hükümet tanımına yer verilmemiştir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanı, yardımcıları, bakanlar veya bunların tümünü hükümet olarak kabul etmek yorum değil, yorum sınırlarını aşan kıyas olacaktır. Fakat TCK’nın 2/3. maddesi gereğince suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz.

Yeni sistemde bakanlar kuruluna ait yetkilerin Cumhurbaşkanına verilmesi ve Anayasanın bazı maddelerindeki “Bakanlar Kurulu” ifadesinin “Cumhurbaşkanı” olarak değiştirilmesi nedeniyle, Cumhurbaşkanının Bakanlar Kurulu yerine geçtiği söylense de,32 bu kabul sadece “özel hukuk” alanında geçerli olabilir ve ceza hukukunda Cumhurbaşkanını Bakanlar Kurulunun yerine koymak “kıyas” anlamına gelir.33 Ancak, özel hukukun tüm dallarında dahi Anayasa değişikliği sonrası Cumhurbaşkanını Hükümet, Başbakan ve Bakanlar Kurulu yerine koymak mümkün değildir.

6771 sayılı Yasa ile Anayasanın bazı maddelerindeki “Bakanlar Kurulu” ifadesi “Cumhurbaşkanı” olarak değiştirilmiş ise de; “Başbakan” ifadesi de “Cumhurbaşkanı yardımcıları” olarak değiştirilmiştir. Cumhurbaşkanını kıyasen Bakanlar Kurulu yerine koymak, Cumhurbaşkanı yardımcılarını da Başbakan yerine koymak anlamına gelir ki, böyle bir kıyas bizi daha büyük bir çıkmaza götürür. Zira bu kıyasta, Cumhurbaşkanı tek başına Bakanlar Kurulunun yerini alırken, aynı kıyas Cumhurbaşkanı yardımcıları olmadan Bakanlar Kurulunun olamayacağı sonucunu doğurur.

Anayasa’nın 106. maddesi gereğince bazı durumlarda Cumhurbaşkanı yardımcısı Cumhurbaşkanına vekâlet edip ona ait yetkileri kullanabilir. Ancak, bu yetki kullanımı o kişiyi Cumhurbaşkanı yapmaz. Zira yetki devri sıfat devrini de gerektirmez. Bu nedenle, eski sistemde Bakanlar Kuruluna ait yetkilerin Cumhurbaşkanına verilmesi Cumhurbaşkanını Bakanlar Kurulu yerine koymak için yeterli değildir. Nitekim mevzuatta değişiklikler yapılıncaya kadar Başbakanlık ve Bakanlar Kuruluna verilen yetkilerin Cumhurbaşkanı tarafından kullanılacağına ilişkin geçici bir madde 6771 sayılı Yasa ile Anayasaya eklenmiştir (Geçici madde 21/G).

  1. HÜKEMETE KARŞI SUÇ İŞLENEMEZ SUÇ HALİNİ ALMIŞTIR

Anayasadan bakanlar kurulu ve hükümet kavramlarının çıkarılması ile kanun koyucu tarafından bir bakıma “tanımlama boşluğu” yaratılmıştır.34 Zira TCK’da “hükümet karşı suç” düzenlemesi bulunmasına rağmen, TCK ve Anayasada “hükümet” tanımı artık yoktur. Medeni hukukta bu boşluğu hakim doldurabilir. Ancak, medeni hukuktan farklı olarak ceza hukukunda hakimin yasal boşlukları doldurma yetkisi yoktur. Yeni anayasal sisteme göre Cumhurbaşkanı, yardımcıları veya bakanların hepsinin veya bir kısmının hükümet olarak kabulü, hükümet tanımının ceza hakimi tarafından yeniden yapılması anlamına geleceği gibi böyle bir kabul ceza hakimine sadece TCK’daki değil, Anayasadaki eksikliği de doldurarak yeni bir suç yaratma yetkisi vermek olur ki bu durumun kabulü mümkün değildir. Çünkü bu boşluğu ancak kanun koyucu doldurabilir ve ceza hakiminin yeni bir hükümet tanımı yaparak 312. maddeyi doldurması hukuk güvenliğiyle bağdaşmaz. Kanımızca, yeni sistemle birlikte Bakanlar Kurulu ve hükümetin Anayasadan çıkarılması ile 312. madde konu bakımından “mutlak işlenemez suç”35 haline gelmiş ve 312. maddedeki suçun maddi unsuru, var olmayan bir anayasal organı ortadan kaldırmaya teşebbüse dönüşmüştür.

Anayasanın, kanunlar üzerinde zımnen ilga gücü olduğu tartışmasızdır36 ve 6771 sayılı Yasa ile yapılan değişiklik sonrası “hükümete karşı suç” zımnen ortadan kalkmıştır. Benzer durum TCK’nın 301. maddesi için de geçerlidir.37 Zira Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini alenen aşağılama suçunda suçun maddi konusu dar anlamda hükümet, yani Bakanlar Kuruludur38 ve 6771 sayılı Yasa ile getirilen hükümet sistemi nedeniyle Cumhurbaşkanına, yardımcılarına veya bakanlara yapılacak hakaret ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin aşağılandığını ve 301. maddedeki suçun oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Aksi durumun kabulü belirlilik ve kanunilik ilkeleri ile kıyas yasağına aykırı olur.

Nitekim bu ilkelerin geçerli olmadığı idare hukukunu ilgilendiren silah ruhsatlarına ilişkin düzenleme ile Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanların hükümet üyesi olarak kabul edilemeyecekleri açıkça ortaya konulmuştur. Zira 6136 sayılı Yasa’nın silah ruhsatlarını düzenleyen 6/2. maddesinde ruhsatlarında süre kaydı aranmayacak kişiler Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Hükümet Üyeleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeleri…” olarak belirtilmişken, Anayasa değişikliğinden sonra 2018 yılında maddeye Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve bakanlar ifadesi eklenmiştir. Yasanın ilk metnindeki “hükümet üyeleri” ifadesiyle bakanlar kurulu üyeleri, yani bakanlar kastedilmiştir. Yeni sistemde “hükümet ve/veya üyeleri” bulunmadığından ve Cumhurbaşkanı, yardımcıları ve hatta yeni sistemdeki bakanlar “hükümet üyeleri” olarak kabul edilmediklerinden, 6136 sayılı Yasa’nın bu maddesi Anayasaya uyarlanmıştır. Ancak benzer uyarlamalar TCK’da henüz yapılmamıştır.

Anayasa değişikliklerinin tüm mevzuatı doğrudan etkilemesi nedeniyle aceleye getirilmemesi ve yasal boşlukların doğmaması için gerekli düzenlemelerin yapılması gerekir. 6771 sayılı Yasa değişikliği ile Anayasadan çıkarılan hükümet kavramı için Anayasaya geçici bir madde eklenmek suretiyle bu sorunun önüne geçilebilirdi. Zira Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan KHK veya yönetmeliklerin geçerliliklerini koruyacaklarına39 veya Başbakanlık ve Bakanlar Kuruluna verilen yetkilerin, ilgili mevzuatta değişiklik yapılıncaya kadar Cumhurbaşkanı tarafından kullanılacağına40 ilişkin geçici hükümler gibi Anayasadan çıkarılan ancak diğer mevzuatta bulunan hükümet kavramından ne anlaşılması gerektiğine de 6771 sayılı Yasa’da yer verilebilirdi. Örneğin, hükümet kavramından Cumhurbaşkanı, yardımcıları veya bakanların ya da tümünün anlaşılacağı şeklinde geçici bir madde eklenebilirdi. Anayasa değişikliği sırasında bu yapılmadığına göre TCK’daki “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti” ifadesi 6771 sayılı Anayasa değişikliğinden sonraki hükümet sistemine uygun olarak acilen değiştirilmelidir. Ancak, TCK’da bu değişiklik yapılsa bile 312. maddedeki suç tanımı zımnen ortadan kaldırılmış ve bu fiil suç olmaktan çıkarılmıştır. 6771 sayılı Kanunla oluşturulan yasal boşluk doldurulsa ve örneğin Cumhurbaşkanının görevlerini yapmasının engellenmesi gibi yeni bir suç 312. maddeye eklense dahi ceza hukukundaki aleyhe kanunun geri yürümezliği ilkesi gereğince bu yeni suçun geçmiş tarihli olaylara uygulanması mümkün değildir. Bu nedenle, TCK’nın 312. maddesi zımnen ortadan kalktığından, bu madde kapsamında yapılan tüm yargılamalar hakkında uyarlama yargılamaları yapılması zorunludur.41

Acaba TCK’nın 312. maddesinde yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar yürütme erkini tek başına temsil eden Cumhurbaşkanının görevlerini yapmasını engellememeye yönelik hareketler nasıl değerlendirilecektir?

Cumhurbaşkanına yönelik bu tür eylemler 6771 sayılı Yasa ile Anayasal bir düzen haline getirilen ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılan yönetim sistemini ortadan kaldırmaya veya değiştirmeye yönelik fiiller olarak kabul edilebilir. Bu nedenle, 312. madde yeni hükümet sistemine göre uyarlanıncaya kadar Cumhurbaşkanına karşı yapılan bu tür faaliyetlerin, TCK’nın 309. maddesi kapsamında “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs” suçu kapsamında değerlendirilmesi mümkündür.

DİPNOTLAR:

1- 11/02/2017 tarihli ve 29976 sayılı Resmi Gazete.

2- Hükûmete karşı suç

Madde 312 (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

(2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.

3- Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyan

Madde 313-(1) Halkı, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı bir isyana tahrik eden kimseye onbeş yıldan yirmi yıla kadar hapis cezası verilir. İsyan gerçekleştiğinde, tahrik eden kişi hakkında yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(2) Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silahlı isyanı idare eden kişi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır. İsyana katılan diğer kişilere altı yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.

(3) Bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların, Devletin savaş halinde olmasının sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle işlenmesi halinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.

(4) Bir ve ikinci fıkrada tanımlanan suçların işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.

4- “HÜKÜMET: (Fr. Regierung, gouvernement İng. governnıent) İktidar, hâkimiyet hakkını kullanan, memleket siyasetine istikamet veren organ yahut bu devlet organı tarafından (İktidar, hâkimiyet)in kullanma şekli. Kuvvetler ayrılığı rejiminde Hükûmet, icra (yürütme) kuvvetini temsil eden, parlamenter rejimde parlamentoya karşı mesul vekillerden müteşekkil heyet. Demokrasilerde; doğrudan doğruya, temsili ve yarı temsili olmak üzere üç türlü hükûmet vardır. Doğrudan doğruya hükûmet sisteminde halk, devlet hayati için lüzumlu her türlü tasarrufu doğrudan doğruya kendisi yapar. Temsili sistemde halk hâkimiyet hakkını dolayısiyle yani seçeceği temsilcileri vasıtasiyle kullanır. Yarı temsili sistemde mutavassıt bir yol takip olunmakta ve halkın seçtiği temsilcilerin kararları halkın tasdikinden (referandum) sonra hukuken muteber olmaktır.

Kuvvetler ayrılığı rejiminde; meclis ve başkanlık sistemi olmak üzere iki türlü hükûmet şekli vardır. Meclis hükûmetinde icra kuvvetini tayin, azil, sevk ve idare etmek meclise ait olup, hükûmet meclisinin murakabesi altındadır. Başkanlık sisteminde; başkan, Devletin ve hükümetin müşterek şefi olup, icra kuvveti meclislere karşı müstakildir.Bu hükûmet şekilleri, hukukî meşruiyetleri kabul olunan hukukî hükûmetler olup bir de fiili hükûmet vardır ki; bir ihtilâl veya hükûmet darbesiyle iktidarın, icra kuvvetinin ele geçirilmesini ifade eder.

HÜKÜMET: (Anayasa) Bir devletin anayasa esaslarına göre yürütme kuruludur. Başbakan ve Bakanlardan teşekkül eder. Türkiye Büyük Millet Meclisine karşı sorumlu bir heyettir.)” ÖZCAN Hüseyin, Ansiklopedik Hukuk Sözlüğü, Alfa Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul, 1993, s.312-313.

5- ANAYURT Ömer, Anayasa Hukuku Genel Kısım, Seçkin Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2019, s.359

6- “…TCK.nun 146. maddesinde devletin (siyasal iktidar düzeni ve fonksiyonları) aleyhine işlenen fiiller cezalandırılmaktadır. Hükümet düzeni, Devlet kuvvetlerinin şekillenişi, Devletin temel ideolojik yapısı, temel insan hakları, seçim sistemi gibi değerler ise Devletin Siyasal İktidar düzenini oluşturmaktadır. TCK.nun 146. maddesindeki suçun konusu bu olduğuna göre bu kavramın içine Anayasanın 1. maddesindeki Devlet ve Hükümet şekline ilişkin “Cumhuriyet” ile 2. maddesindeki “Laiklik” ilkeleri de girmektedir.” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 07/7/1998 T., 1998/9-187 E., 1998/272 K. sayılı kararı. “…Anayasanın 4.maddesi uyarınca değiştirilemeyeceği hüküm altına alınan 1.maddesi; “Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir”…. Öğretide Cumhuriyet hem bir devlet, hem de bir hükümet şekli olarak kabul edilmektedir. Devlet şekli olarak cumhuriyet, egemenliğin bir kişiye ya da zümreye değil, tüm topluma ait olduğunu ifade eder. Hükümet şekli olarak cumhuriyet, devletin, başta devlet başkanı olmak üzere başlıca temel organlarının veraset ilkesinin rol oynamadığı seçim sistemine göre oluşturulacağı bir hükümet sistemini anlatır.” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 04/5/2001 T., 2000/3160 E., 2001/1471 K. sayılı kararı.

7- ÖZBUDUN Ergun, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınları, Ankara, 1986, s.303; ANAYURT, s.355.

8- SOYSAL Mümtaz, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Yayınevi, 7. Baskı, İstanbul, 1987, s.284-285.

9- TCK’nın 312. maddesinin gerekçesi: “Madde metninde, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik unsurunun oluştuğu üç güçten yönetim gücünü temsil eden Hükûmetin ortadan kaldırılmasına veya böyle olmamakla birlikte görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs edilmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç tanımında da, Anayasa düzeninin temel organlarından biri olan Hükûmetin ortadan kaldırılmasına veya görevlerinin engellenmesine yönelik teşebbüse ait icra hareketlerini tam suç gibi cezalandırılmaktadır.”

10- “…765 sayılı TCK’nın 147.maddesinde ifade edilen icra vekilleri heyetinden kasıt hükûmettir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 312. maddesi anlamında Hükûmet ise, Anayasaya göre Bakanlar Kurulu olarak tecessüm etmektedir (Anayasa madde 109). …Suçun konusu icra fonksiyonlarıdır. Bu nedenle tek tek Bakanların fonksiyonları veya kural olarak Başbakanın aleyhine yapılacak tecavüzler, bu suçu meydana getirmeyecektir. Ancak, sadece bir Bakan veya Başbakan aleyhine işlenen fiil Bakanlar Kurulunun görevini engelleyecek mahiyette ise bu takdirde hükûmet fonksiyonlarının engellendiği kabul edilmelidir.” Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/04/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı kararı; “..765 sayılı TCK’nın 147. maddesi, yürütme organının icra fonksiyonlarını, bu organın üyelerinden bağımsız olarak korumak için düzenlenmiştir. Bu düzenlemedeki koruma, yürütme organının bütün olarak siyasi icra fonksiyonlarına yönelik olduğundan, korunan elbette tek tek yürütme organına mensup kimseler veya bu kimselerin başında bulundukları bakanlıkların idari fonksiyonları değil, siyasi icra fonksiyonlarını bir araya getirerek oluşturdukları yürütme organının bütünü, yani hükümet ile hükümetin siyasi icra fonksiyonları olmaktadır. Aynı doğrultuda, Anayasamızın 112. maddesinde, Bakanlar Kurulu, hükümetin genel siyasetinin yürütülmesinden birlikte sorumlu tutulmuştur….Demokratik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyetinin Hükümeti/Bakanlar Kurulu demokratik seçimler sonucunda ve anayasal prensipler çerçevesinde oluşur ve görev yapar.” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 09/10/2013 T., 2013/9110 E., 2013/12351 K. sayılı kararı; ÖZGENÇ İzzet, Suç Örgütleri, 11. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2018, s.276.

11- TCK’nın 313. maddesinin gerekçesi: “Madde metninde halkı Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetine karşı silâhlı isyana tahrik, suç olarak tanımlanmaktadır. Silâhlı isyan, Devlet otoritesini yok etmek amacını ifade eder.”

12- “Bu suçla korunmak istenen hukuksal yarar, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenlik unsurunun oluştuğu üç güçten birini teşkil eden ve yürütme (yönetim) gücünü temsil eden Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin Anayasa kurallarına uygun biçimde görevini yerine getirebilmesi imkanının korunmasıdır. Yasa koyucu bu madde hükmü ile Hükümeti (Bakanlar Kurulunu) bir bütün halinde korumayı amaçlamıştır. Parlamenter rejimde memleket işlerinde parlamento karşısında sorumlu bakanlardan oluşan kurula “Hükümet” denilmektedir. Anayasamızın 109.maddesine göre Bakanlar Kurulu Başbakan ve bakanlardan kurulur…. Bu suç tanımında Hükümetin bir bütün halinde korunması amaçlandığından Bakanlar Kurulundaki tek bir bakana karşı yapılan eylemlerde, bu maddenin uygulanması mümkün değildir.” PARLAR Ali, Uygulamada TCK Rehberi, Bilge Yayınları, Ankara 2015, s. 1585-1586.

13- “Madde metinde yer alan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti deyiminden Devlet otoritesini ve icra gücünü temsil eden yürütme organının (Bakanlar Kurulunun) ve idari teşkilat yapısına göre bu gücü temsil eden alt birimlerin anlaşılması gerekir. Adliye aleyhine yönelik bir hareketin de bu suç kapsamında mütalaa edilmesi gerekir. Zira, hükümetin siyasal fonksiyonlarına karşı kalkışılacak bir silahlı isyan sonunda devletin diğer kuvvetlerinin (yasama ve yargı organlarının) da olumsuz yönde etkileneceğinden kuşku yoktur.” PARLAR, s.1588; “…İsyan, başkaldırma ya da ayaklanma şeklinde de tanımlanan bu kavram çok sayıda kişinin cebir kullanarak devletin yasal kuvvetlerine karşı gelmesidir.” EROL Haydar, Türk Ceza Kanunu, Yayın Matbaacılık, 2. Baskı, Cilt:3, s.4374.

14- Madde 147Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini cebren iskat veya vazife görmekten cebren menedenlerle bunları teşvik eyliyenlere ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası hükmolunur.

15- Madde 149/1 –Her kim Hükümet aleyhine halkı silah veya uyuşturucu yahud boğucu veya yakıcı gazlar veya patlayıcı maddeler kullanmak suretile isyana veya Türkiye ahalisini birbiri aleyhine silahlandırarak mukateleye teşvik eylerse yirmi seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezası ile cezalandırılır.

16-“Suçun mahiyeti: İcra kuvvetini temsil eden Hükümeti devirmek veya vazife görmekten menetmek neticede “Devletin şahsiyeti”ne karşı işlenmiş bir cürümdür. Bu hüküm Bakanlar Kurulunu, kül halinde himaye etmektedir. Tek bir Bakanın vazife görmekten menedilmesi halinde başka hükümler (mesela TCK 271) tatbik olunur. Buna mukabil Başbakan hakkında işlenen cürmün 147.maddeye girmesini kabul etmek isabetli olur…. Suçun maddi unsuru: Bakanlar Kurulunu iskat etmek veya vazife görmekten menetmek ve bu fiilleri “cebren” işlemek suretiyle suçun maddi unsuru vücut bulur…. “İskat” da “vazife görmekten men” manası mevcuttur. Bakanlar Kurulunun müddetsiz olarak ve bütün vazifelerine şamil surette vazife görmekten menedilmesi iskattır. Anayasaya uygun vasıtalarla Hükümet düşürmek iskat sayılmaz.” EREM Faruk, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Seçkin Yayıncılık, Cilt:2, Ankara, 1993, s.1077-1078; “Bu madde İtalya 1889 ceza kanunun 118. maddesinden ve fakat unsur ve kapsamı değişik olarak kaleme alınmıştır. …Aslında, 146. madde gibi 147. madde de aynı hedef ve amacı gütmekte yani devletin anayasaya dayanan organlarını ve kuruluşlarını saldırılara karşı korumaktadır. Bu organlar veya kuruluşlar, Yasama Meclisi Bakanlar Kuruludur. …Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Anayasa hükümleri gereğince kurulmuş olmalıdır. Bakanlar Kurulunun niteliği, kuruluş tarzı, Anayasa hükümleri ile belirtilmiştir. (Anayasa m.109-110)… Suçun maddi unsuru; (Bakanlar Kurulunu cebren devirmek – iskat – veya vazife görmekten cebren men –çalışamaz hale– getirmek)dir. .. Bakanlar Kurulunun görevleri, Anayasa ve yasalarla tanınmış olan yetkiler, görevler, dokunulmazlıklardır.” GÖZÜBÜYÜK Abdullah Pulat, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Cilt:2, 5. Bası, Kazancı Hukuk Yayınları, İstanbul, 1988, s.198.

17- “…Beytüşşebap İlçesinde, ağabeyi belediye başkanı ve çevrede etkinliği bulunan bir aşiret lideri, kendisi de aynı aşiretin ileri gelenlerinden ve köy muhtarı olup korucubaşı olarak görev yapan NT’un tutuklanması üzerine; yaklaşık 200-250 kişinin toplanarak, yanlarında uzun menzilli silahlar ve bir roketatar bulunduğu halde İlçe Merkezine gelip, Adliyenin bulunduğu Hükümet Konağı çevresini sardığı, bir kısmının siper alıp silahlarını adliyeye doğru çevirip beklerken bir kısmının da bahçeye girdiği ve birkaç kişinin de silahlı olarak ve zorla adliyeye girme teşebbüsünde bulunduğu ancak Hükümet Konağı kapısında görevli polisler tarafından zor kullanılıp engellenerek bahçeye çıkarıldıkları, bunun üzerine Asliye Ceza Hakiminin tutuklu NT’un istemini kabul ederek salıverilmesine karar verdiği ve tutukluyu alan silahlı grubun ilçeyi terk edip köye döndüğü olayda; “gerek katılanların sayısı, gerek hedefi ve gerçekleşme biçimi itibariyle sanıkların eylemleri, icra organı olan Hükümetin fonksiyonlarına yönelmediğinden hükümete karşı silahlı isyan suçunun oluşmadığı, TCY’nın 254/2. maddesindeki Memura karşı şiddet veya tehdit suçunun oluştuğu kabul edilmiştir. Kararın ilgili bölümü şöyledir: “TCY’nın 146. maddesinde Anayasal düzene karşı cürümler ile yasama organının fonksiyonları aleyhinde cürümler, 147. maddesinde Bakanlar Kurulunu cebren ıskat veya görevinden men ve bunu teşvik fiilleri, 149. maddesinde ise Hükümet aleyhine halkı isyana ya da Türkiye ahalisini mukateleye teşvik edenlerin eylemleri ile silahlı isyana veya kıtale katılma fiilleri suç olarak nitelendirilip yaptırıma bağlanmıştır. Ancak, 147. ve 149. maddedeki fiillerle, esas itibariyle yürütme organını oluşturan kişiler değil, yürütme gücünün fonksiyonu himayeye mazhar kılınmıştır. TCY’nın 3531 sayılı Yasa ile değişik 149. maddesinde;… Bu maddede “Hükümet” denilmesine karşılık, Mehaz İtalyan Ceza Yasasının 120. maddesinde “devlet kuvvetlerinden” söz edilmekte ve bu mefhum ile kuvvetler ayrılığı tasnifine bağlı kalınarak, devletin üç ana fonksiyonu kastedilmektedir. Bununla beraber, fiilin, bu üç ana kuvvetin fonksiyonlarına karşı olduğu esası da genel olarak belirtilmektedir. Diğer bir anlatımla, bizim 149., Mehaz Yasanın 120. maddesi, esas itibariyle fonksiyonu ifade etmektedir. Fakat Mehaz Yasanın, idari, adli, yasama fonksiyonlarını birlikte kabul etmesine karşılık, Yasamız sadece icra organının fonksiyonunu göz önünde bulundurmuştur. (Dr. Çetin Özek, Siyasi İktidar Düzeni ve Fonksiyonları Aleyhine Cürümler, İstanbul-1969, sh. 250) Yasamızda yürütme organı tabiri dahi kullanılmamakta ve “hükümet” ifadesi yer almaktadır. Bu şekilde, icraya ait siyasi fonksiyonların, siyasi iktidarın himaye edildiği açıkça ortaya konmuş olmaktadır. 149. maddede her ne kadar bir fonksiyonun önlenmesinden bahsedilmemekte ise de, bir organa karşı yapılan tecavüz, ya organın kuruluş prensiplerine karşı ika edilmiştir, ya da fonksiyonlarına yani organın serbest iradesine karşıdır. Bu bakımdan, icra organının kuruluş sistem ve prensiplerine karşı fiiller, 146. maddeyi ihlal edeceğine göre, 149. maddenin cezalandırdığı husus, doğrudan doğruya icra organının siyasi iktidarı, fonksiyonu aleyhindeki fiillerdir. 147. ve 149. maddeler birlikte değerlendirildiği takdirde, bu iki maddenin koruduğu hukuki muhteva ve varılması istenen sonuç bakımından bir fark olmadığı görülmektedir. aradaki fark, suçların maddi unsurlarından, yani fiillerin icra ediliş tarzından çıkmaktadır ve 149. madde 147. maddenin daha özel bir şekli olmaktadır. (Çetin Özek, age, sh. 252 v.d)” Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10/02/2004 T., 2003/9-311 E., 2004/30 K., sayılı kararı.

18- “…TCK’nın 149. maddesi: “her kim hükümet aleyhine halkı … isyana veya Türkiye ahalisini birbiri aleyhine silahlandırarak mukateleye teşvik eylerse… Eğer bu teşvik neticesi olarak isyan veya kıtal zuhur etmişse buna sebebiyet veren veya asilere kumanda eden kimseler hakkında…” hükmünü taşımaktadır. Maddenin birinci fıkrası teşvik’i, ikinci fıkrası da bu teşvik neticesinde meydana gelen isyan ve kıtal eylemlerini yaptırıma bağlamış bulunmaktadır. Maddenin ilk fıkrasında bir isyan teşviki eylemi vardır. Bazı müellifler bu isyanın hükümet fonksiyonuna karşı olması gerekeceğini (Çetin Özek), bazı müellifler de bu isyan hareketinin Devlete karşı olduğunu (A.P. Gözübüyük, Nejat Öztürk, Faruk Erem) kabul ederler. Ancak, maddedeki kıtal suçunun Devlete veya Hükümete karşı olmadığı, bu koruyucu tedbirin burada bulunmasının madde mantığı ile bağdaşmadığı görüşü çoğunluktadır. Bazı müellifler de, bu fiilin (iğtişaş – karışıklık, kargaşalık, asayişin bozukluğu) olup Devlet kuvvetleri aleyhine değil, ahalinin birbiri aleyhine silahlanarak mukateleye kalkışmaları sebebiyle vücuda gelen mevzii bir fiil olduğunu; ancak, geniş olan ahali arasındaki silahlı mukatele nev’ema iç harp demek olacağı, Devlet kuvvetlerini zaafa uğratacağı, bu nedenle de Devlet kuvvetlerine karşı olduğunu kabul etmek gerekeceğini ileri sürmektedirler. Görülüyor ki Türkiye’de pek uygulanmayan bu maddenin koruduğu menfaat hakkında değişik görüşler ileri sürülmektedir. Hangi görüş benimsenirse benimsensin maddenin uygulanabilmesi için, faili tespit edilmese dahi unsurlarına uygun bir teşvik eyleminin olması gerekmektedir.” Askeri Yargıtayın 29/8/1979 T., 1979/239 E., 1979/247 K. sayılı kararı; “Maddede kullanılan “hükümet” tabiri “icra kuvveti” olarak anlaşılmalıdır…. Bu madde hükmünün mehaz kanunda tam karşılığını bulmak mümkün değildir. Hüküm Temyiz mahkemesi Eskişehir Ceza Kanunu Komisyonunca tespit edilmiştir…. Esas itibariyle mülga Ceza Kanununun 56.maddesine tekabül eder…. “Hükümet” tabiri müphemdir. Kastedilen “Devlet kuvvetleri aleyhine cürüm” işlemek olduğuna göre ve mesela bir mahalde sadece adliye aleyhine müteveccih bir hareketin dahi bu madde hükmüne girmesi lazımdır.” EREM, Cilt:2, s.1082-1083; “Devlet veya kamu kuvvetleri kamusal topluluklar, mesela Hükümet, Yasama Meclisleri’dir. Bu itibarla 149.maddedeki Hükümet deyiminin Devlet kuvvetleri anlamına kullanılmış olduğunda şüphe yoktur. Gerçekten, 149.madde, Ceza Kanunumuzun Devlet Kuvvetlerine Karşı Cürümler bölümde yer almıştır. Aksine bir düşünce doğru olamaz. …Suçun maddi unsuru, “Devlet kuvvetlerine karşı halkı silah ve benzeri vasıtaları kullanmak suretiyle isyana teşvik veya Türkiye ahalisini birbirine karşı silahlandırarak birbirini öldürmeye teşvik” eylemektir.” GÖZÜBÜYÜK, s.202.

19- Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20/6/2006 T., 2006/5-178 E., 2006/163 K. sayılı ve 30/5/2006 T., 2006/5-147 E., 2006/149 K. sayılı kararları.

20- ÖZGENÇ, s.276.

21- TCK’nın 310. maddesi ile himaye edilen Cumhurbaşkanı, Anayasanın sadece 8. maddesi gereğince yürütmenin bir kanadı olarak değil, Anayasanın 104. maddesindeki Cumhurbaşkanı Devletin başıdır” hükmü gereğince Devletin başı olarak da himaye edilmiştir. Bu nedenledir ki, TCK sistematiğinde Anayasayı koruyan 309. maddeden hemen sonra Cumhurbaşkanının koruyan 310. madde ve devamında yasama erkini koruyan 311. madde düzenlenmiştir.

22- Anayasanın 6771 sy ile yürürlükten kaldırılan hükümleri;

(21.1.2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun ile yapılan Anayasa değişiklikleri 16.4.2017 tarihinde Halkoyuna sunularak kabul edilmiş, buna ilişkin 27.4.2017 tarihli ve 663 sayılı Yüksek Seçim Kurulu Kararının 27.4.2017 tarihli ve 30050 Mükerrer sayılı Resmî Gazetede yayımlanmasıyla birlikte değişiklikler yürürlüğe girmiştir.)

II. Bakanlar Kurulu

A. Kuruluş

Madde 109 – Bakanlar Kurulu, Başbakan ve bakanlardan kurulur.

Başbakan, Cumhurbaşkanınca, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri arasından atanır.

Bakanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya milletvekili seçilme yeterliğine sahip olanlar arasından Başbakanca seçilir ve Cumhurbaşkanınca atanır; gerektiğinde Başbakanın önerisi üzerine Cumhurbaşkanınca görevlerine son verilir.

B. Göreve başlama ve güvenoyu

Madde 110 – Bakanlar Kurulunun listesi tam olarak Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise toplantıya çağrılır.

Bakanlar Kurulunun programı, kuruluşundan en geç bir hafta içinde Başbakan veya bir bakan tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisinde okunur ve güvenoyuna başvurulur. Güvenoyu için görüşmeler, programın okunmasından iki tam gün geçtikten sonra başlar ve görüşmelerin bitiminden bir tam gün geçtikten sonra oylama yapılır.

C. Görev sırasında güvenoyu

Madde 111 – Başbakan, gerekli görürse, Bakanlar Kurulunda görüştükten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinden güven isteyebilir.

Güven istemi, Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirilmesinden bir tam gün geçmedikçe görüşülemez ve görüşmelerin bitiminden bir tam gün geçmedikçe oya konulamaz.

Güven istemi, ancak üye tamsayısının salt çoğunluğuyla reddedilebilir.

D. Görev ve siyasi sorumluluk

Madde 112 – Başbakan, Bakanlar Kurulunun başkanı olarak, Bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükümetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur.

Her bakan, Başbakana karşı sorumlu olup ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden de sorumludur.

Başbakan, bakanların görevlerinin Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilmesini gözetmek ve düzeltici önlemleri almakla yükümlüdür.

Bakanlar Kurulu üyelerinden milletvekili olmayanlar; 81 inci maddede yazılı şekilde Millet Meclisi önünde andiçerler ve bakan sıfatını taşıdıkları sürece milletvekillerinin tabi oldukları kayıt ve şartlara uyarlar ve yasama dokunulmazlığına sahip bulunurlar. Bunlar Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri gibi ödenek ve yolluk alırlar.

E. Bakanlıkların kurulması ve bakanlar

Madde 113 – Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri ve teşkilatı kanunla düzenlenir.

Açık olan bakanlıklarla izinli veya özürlü olan bir bakana, diğer bir bakan geçici olarak vekillik eder. Ancak, bir bakan birden fazlasına vekillik edemez.

Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile Yüce Divana verilen bir bakan bakanlıktan düşer. Başbakanın Yüce Divana sevki halinde hükümet istifa etmiş sayılır.

Herhangi bir sebeple boşalan bakanlığa en geç onbeş gün içinde atama yapılır.

F. Seçimlerde geçici Bakanlar Kurulu

Madde 114 – Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimlerinden önce, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanları çekilir. Seçimin başlangıç tarihinden üç gün önce; seçim dönemi bitmeden seçimin yenilenmesine karar verilmesi halinde ise, bu karardan başlayarak beş gün içinde, bu bakanlıklara Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden veya dışarıdan bağımsızlar Başbakanca atanır.

116 ncı madde gereğince seçimlerin yenilenmesine karar verildiğinde Bakanlar Kurulu çekilir ve Cumhurbaşkanı geçici Bakanlar Kurulunu kurmak üzere bir Başbakan atar.

Geçici Bakanlar Kuruluna, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma bakanları Türkiye Büyük Millet Meclisindeki veya Meclis dışındaki bağımsızlardan olmak üzere, siyasi parti gruplarından, oranlarına göre üye alınır.

Siyasi parti gruplarından alınacak üye sayısını Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı tespit ederek Başbakana bildirir. Teklif edilen bakanlığı kabul etmeyen veya sonradan çekilen partililer yerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden veya dışarıdan bağımsızlar atanır.

Geçici Bakanlar Kurulu, yenilenme kararının Resmi Gazete’de ilanından itibaren beş gün içinde kurulur.

Geçici Bakanlar Kurulu için güvenoyuna başvurulmaz.

Geçici Bakanlar Kurulu seçim süresince ve yeni Meclis toplanıncaya kadar vazife görür.

G. Tüzükler

Madde 115 – Bakanlar Kurulu, kanunun uygulanmasını göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere, kanunlara aykırı olmamak ve Danıştayın incelemesinden geçirilmek şartıyla tüzükler çıkarabilir.

Tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi yayımlanır.

23- KESKİNSOY Ömer, Anayasa ve Türk Anayasa Hukuku, Monopol Yayınları, 4. Baskı, Ankara, 2019, s.444.

24- “Hukuk devleti ilkesi, hukukun bireylere sağladığı güvenceyi belirtir. Bireylerin özgürlük alanına en derin müdahalelerde bulunan ceza hukukunun kötüye kullanılmasını önleyici önlemlerin yine hukuk düzeni tarafından konulması, hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi, belirlilik ilkesi, kıyas yasağı, geçmişe uygulama yasağı, hukuk devleti ilkesinin gerekleridir. 03/8/2004 gün, 1/593 Esas, 60 Karar sayılı TBMM Adalet Komisyonu Raporu

25- KUNTER Nurullah, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. Bası, Kazancı Yayınları, İstanbul,1986, s.503 vd.

26- KUNTER, s.537.

27- “Yeni suç ve ceza ihdas edecek geniş yorum kıyasa yol açacağı için, suç ve cezalara ilişkin böyle bir yorum yasaklanmıştır. Cezalar temel haklara ağır bir sınırlama getirdiği için, suç ve cezaların metinlerine bağlı kalınarak yorum yoluyla yeni suç ve ceza yaratmamak için dar yoruma tabi tutulur. “Ceza hukukunda, yasallık ilkesinin doğal sonucu olarak, metindeki sözler, sözcükler, odak öğelerdir ve yorumda çıkış ve varış noktalarını oluştururlar. Bu nedenle cezada, yasallık ilkesi geçerlidir. Bu kuralın zorunlu sonucu olarak “yazılı ve metinsel (dar) yoruma tabi tutulurlar. Yasa kuralı olmadan suç olmaz. O yüzden cezada “dar yorum”, metin içinde kalan yorum esas alınır.” Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25/02/2004 T., 2004/4-40 E., 2004/113 K. sayılı kararı; ATAY Ender Ethem, Hukuk Başlangıcı, Gazi Kitapevi, 7. Baskı, Ankara, 2019. s.272.

28- “Yorum, yasaların uygulanmasında tabii ve zorunlu bir fikri faaliyettir. Adaletsizliği; daraltıcı ve düzeltici yorumla gidermek, uygulamacının başta gelen görevlerindendir. Yorum yapılırken birden fazla yorum yapılabiliyorsa lehe olan yorum yeğlenmeli, kabul edilmelidir.” Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 30/6/1995 T., 1993/1 E., 1995/1 K. sayılı kararı.

29- KUNTER, s.539, 551.

30- Aksi görüş için bkz. YİRMİBEŞOĞLU Vildan, OHAL Yargılamaları, Maya Akademi, Ankara, 2019, s.160-161.

31- ATAY, s.244.

32- ATAY, s.431.

33- “Kıyasta kelimenin manası genişletilmekle kalınmaz, norm, benzer durumlarda da uygulanır ve boşluklar doldurulur… Suç Hukukunda şahsi hürriyetin korunması kaygısıyla kıyas kabul edilmez. Kıyas, ceza koyan veya cezayı ağırlatan metinlerde caiz değildir.“ KUNTER, s.538.

34- Tanımlama Boşluğu: Kanun koyucu, kural koyarken bazı kavramları tanımlamamıştır. Bu durumda tanımlama boşluğu söz konusu olur. Örneğin TMK mad. 175 yoksulluk nafakasını düzenlemektedir. Ancak “yoksulluk” kavramını tanımlamamaktadır. Böylece bu kavramın belirlenmesi yetkisini hakime bırakmaktadır.ATAY, s.286.

35- “…İşlenemez suç durumunda, failin kullandığı araçlar ve dolayısıyla hareketi öngörülen sonucu meydana getirmede elverişsiz olduğundan veya ortada bir maddi konu bulunmadığından, failin cezalandırılması olanaksızdır. Bu bağlamda, işlenemez suçun tipiklik kapsamında değerlendirilmesi gerekir. Zira, her ne kadar failin psişiğinde suç oluşmuş, bir başka deyişle manevi unsur bakımından bir eksiklikten söz edilmesi mümkün olmasa da, hareket elverişsiz olduğundan yahut ortada bir maddi konu bulunmadığından, tipik fiil hiçbir zaman ihlal edilemeyecek, ceza normunda öngörülen sonuç hiçbirşekilde gerçekleşemeyecektir. Dolayısıyla, işlenemez suç ipotezinde, elverişsiz bir hareket tipik bir fiile vücut vermediğinden, “kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi uyarınca, fail cezalandırılmayacaktır.ÖZOCAK Gürkan, İşlenemez Suç,https://dspace.ankara.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.12575/11613/nevzat%20torosluya%20arma%c4%9fan%202.pdf?sequence=1&isAllowed=y

36- KUNTER, s.517.

37- Madde 301- (1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.

(3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.

(4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.

38-   “…Ancak bu hüküm ile Devlet kavramı ve Devletin varlığını oluşturan ve maddede sayılan kurumlar korunmuş olup bu kurumlarda yer alan kişi veya kişilerin ya da grupların korunması amaçlanmamıştır. Suçun maddi ögesi, maddede belirtilen kavramların varsayılan tüzelkişiliklerine yönelik, onları aşağılayan ve küçük düşüren hareketlerdir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 05/5/1998 T., 1998/9-70 E., 1998/156 K. sayılı kararı.

39- 6771 sayılı Yasa ile ekli Anayasa geçici madde 21/ F); Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte yürürlükte bulunan kanun hükmünde kararnameler, tüzükler, Başbakanlık ve Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan yönetmelikler ile diğer düzenleyici işlemler yürürlükten kaldırılmadıkça geçerliliğini sürdürür. Yürürlükte bulunan kanun hükmünde kararnameler hakkında 152 nci ve 153 üncü maddelerin uygulanmasına devam olunur.”

40- Anayasa geçici madde 21/G); “Kanunlar ve diğer mevzuat ile Başbakanlık ve Bakanlar Kuruluna verilen yetkiler, ilgili mevzuatta değişiklik yapılıncaya kadar Cumhurbaşkanı tarafından kullanılır.”

41- Ergenekon olarak adlandırılan yargılamada da amaç suç TCK’nın 312. maddesi olarak gösterilmiştir. Balyoz olarak adlandırılan yargılama ETCK’nın 147. maddesi kapsamında yapılmıştır. Ancak, bu maddede suçun konusunu oluşturan icra vekilleri heyeti/bakanlar kurulu adlı bir organ artık bulunmamaktadır (9. Ceza Dairesinin 09/10/2013 T., 2013/9110 E., 2013/12351 K. sayılı kararı) FETÖ/PDY yargılamalarında amaç suç TCK’nın 312. maddesi olarak kabul edilmiştir. 16. Ceza Dairesi, FETÖ/PDY adlı yapılanmanın 314. madde kapsamında silahlı örgüt olduğuna karar verirken, örgütün amaç suçunun TCK’nın 312. maddesi olduğunu belirtmiş (Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/04/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı kararı) ve bu karar CGK tarafından onanmıştır (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/9/2017 T., 2017/16.MD-956 E., 2017/370 K. sayılı kararı).

Silahlı Örgüt Hakkındaki Kitabım ve Konuya İlişkin Görüşlerim İle İlgili Kimi Eleştirilere Cevabım

“Güncel Yargılamalar Işığında Silahlı Örgüt (TCK’nın 314.Maddesi)” isimli eserim e-kitap olarak yayınladım. Kitapta yer verdiğim görüşlerime twitter hesabımda da yer verdim. Yine konuya ilişkin çeşitli makaleler yazdım. 

Okuyucu ve takipçilerim ile arkadaş ve meslektaşlarım tarafından olumlu ve olumsuz bir çok dönüt aldım. 

Bana yapılan geri dönüşlerin çoğunluğu olumlu olsa da, aralarında hatırı sayılır miktarda eleştiri de vardı. Yapılan eleştirileri genel olarak şu başlıklarda toplamam mümkün: 

-Türkiye’de hukuk ve adalet kalmamıştır. Hukuki savunmalara mahkemeler hiç bir şekilde itibar etmediğinden kitapta belirtilen hususların da hiç bir anlamı yoktur ve zaman israfıdır.
-Birçok kişinin cezasının bittiği ve bazı kişilerin de 4 yıldır tutuklu olduğu dikkate alındığında, hukuksuzlukları ileri sürmek hiç bir anlam ifade etmez.

-Kitap bu zamana kadar neden yayımlanmamıştır?

-Bu kadar mağduriyetin yaşandığı ve düzelme ihtimalinin olmadığı bir dönemde insanları ümitlendirmek umut tacirliğinden başka bir şey değildir.
Bu yazımda eleştirilere kısaca cevap vermek istiyorum. 

1. KİTAP NEDEN YAZILDI?


Türkiye’de terör ve örgütlü suçlar bakımından son 20 yıl içinde pratik uygulama bakımından ciddi yetersizlikler vardır. Hakimler ve öğreti PKK, Hizbullah  ve DHKP-C örgütleriyle ilgili yargılamalar dışında bir pratiğe sahip değildir. Bu nedenle; suç örgütü, terör örgütü, silahlı örgüt kavramları birbirine karıştırılmakta ve aralarındaki temel farklar göz ardı edilmektedir. Yine, Yargıtay’ın silahlı örgüt kabulünde aradığı “matuf eylem, amaç suç, matuf eylem yargılaması” gibi en önemli kriterler de neredeyse unutulmuştur.

Ayrıca, 2003 yılında terör yasasında yapılan çok önemli değişikliler de mahkemelerce dikkate alınmadığı gibi savunmalarda da bu hususlara gerektiği gibi yer verilmemektedir. Hakimlerin bir kısmı korkudan, bir kısmı şahsi beklentiden ve bir kısmı da bilgi ve kaynak eksikliğinden fahiş hatalar içeren karalar vermektedir. Yazdığımız kitap ve makalelerde yer verilen hususlar şahsi görüşlerimiz olmayıp onlarca yıllık Yargıtay uygulamasına dayanmaktadır. Alanında çok önemli bir boşluğu doldurduğunu düşündüğümüz kitaptaki hususlara savunma, itiraz ve temyiz dilekçelerinde  mutlaka yer verilmelidir. Temennimiz, benzer nitelikte daha fazla kitap ve makalelenin yazılmasıdır.

2. KİTAP NEDEN 4 YIL SONRA YAZILDI?

Türkiye’de hukuksuzluğun geldiği zirve ortadadır ve savunma yapan avukatların bile örgüt üyeliğinden tutuklandığı bir dönem yaşanmaktadır. Kitabın yazımına çok daha önce başlansa da, terör suçları konusunda tecrübeli insanlara, eski tarihli içtihatlara ve bu konuda yazılan kitaplara ulaşmak ve bunları bulunduğumuz ülkeye getirmek çok zamanımızı almıştır. Gerekli dökümanlara ulaştıktan sonra da, binlerce içtihadın taranması, konuyla ilgili eserlerin tasnifi ve okunması uzun sürdüğünden kitabın yazımı da geciktirmiştir.

3. KİTABI FARKLI KILAN HUSUSLAR NELERDİR?

Türkiye’de örgüt ve örgütlü suçlar konusunda az da olsa yazılmış eserler vardır. Ancak, hiç birinde suç örgütü, terör örgütü, silahlı örgüt (hatalı olarak kullanılan silahlı terör örgütü) kavramları arasındaki farka Yargıtay içtihatları bağlamında yer verilmemiştir. Silahlı örgütü terör örgütü ve suç örgütünden ayıran en önemli kriter amaç suç-matuf suç- matuf eylem kavramlarıdır ve bu kavramlar bilinmeden bir yapının silahlı örgüt olduğuna kimin karar vereceği, örgütün ne zaman kurulmuş sayılacağı ve kimin bu örgütün mensubu kabul edileceği gibi hususlara doğru bir cevap verebilmek mümkün değildir. Örneğin FETÖ/PDY yargılamalarında örgütün ceza hukuku bağlamında hangi tarihte kurulduğu, örgütün amaç suçunun ne olduğu, hangi tarihteki üyeliğin ve eylemin suç teşkil ettiği, uzun yıllar bu yapının içinde görev alıp sonrasında iktidara yakınlaşan bazı kişilerin niçin yargılanmadığı, aynı eylemi gerçekleştiren kişilerin değişik illerde neden farklı cezalar aldığı, temel cezanın belirlenmesinde TCK’nın 61. maddesinde olmayan bir çok yeni kriterin yasal dayanağının ne olduğu gibi bir çok sorunun cevabı son yıllarda yazılmış kitap, makale ve yargısal içtihatlarda yoktur. Olması da mümkün değildir. Zira silahlı örgütte olmazsa olmaz unsur olan “matuf eylem, matuf suç” bilinmeden bu sorulara doğru cevap verilemez ve çelişkiler giderilemez. Yargıtay 16. Ceza Dairesinin FETÖ/PDY’yi silahlı örgüt olarak kabul ettiği, Ceza Genel Kurulu’nun onadığı ve tüm mahkemelerin esas aldığı bu kararlarda ciddi hatalar yapılmış, yani ilk düğme yanlış iliklenmiştir. Bu kararlardaki fahiş hatalar giderilmeden ve her aşamada bu hatalar dile getirilmeden doğruya ve adalete ulaşmak mümkün olmayacaktır.

4. ARTIK ÇOK GEÇ VE YAPILACAK BİR ŞEY KALMAMIŞ MIDIR?

Bilindiği üzere, yerel mahkemece verilen bir karar istinaf edilerek bölge adliye mahkemesine, bu mahkemenin kararının temyizi üzerine de Yargıtay 16. Ceza Dairesine gelmektedir. 16. Ceza Dairesi kararı onadığı takdirde kişiler bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine (AYM) ve sonrasında da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’(AİHM) ne gidebilmektedir.

FETÖ/PDY soruşturmaları kapsamında 600 bine yakın kişi hakkında soruşturma yapılmıştır. Bu bağlamda, binlerce kişinin yargılaması devam ettiği gibi binlercesinin dosyası da Yargıtay’da beklemektedir. Ancak, silahlı örgüt suçunun esasına ilişkin AYM’ye intikal eden ve AYM’nin tüm itirazları içeren bir başvuruyu reddettiği bir kararı henüz yoktur. Aynı şekilde, esas bakımından AİHM’in de verdiği bir kararı  yoktur. Kısaca, savunma ve itirazlar bakımından iç hukukta ileri sürülebilecek daha birçok imkan bulunmaktadır. Bu bağlamda; yerel mahkemelerde, istinaf ve Yargıtay’da bulunan dosyalara kitapta ve yayımlanan makalelerde yer verilen hususların ek savunma ve ek temyiz dilekçesi olarak sunulmasında fayda vardır.

Yine, AYM ve AİHM’e yapılacak bireysel başvurularda bu hususlar mutlaka dile getirilmelidir. Savunmalar hukuki çerçevede yapılmalı ve Yargıtay’ın on yıllardır uyguladığı hukuk, kitapta yazılanlar bağlamında dile getirilmelidir. AYM’nin siyasi saiklerle karar verdiği ortadadır. AİHM’in de siyasi tesirlere açık olduğu, dosyaları incelemeden geri gönderdiği ve esas girmekten kaçındığı gibi eleştireler yapılsa da, esasa ilişkin yaptığı inceleme ve verdiği kararlarında hukuki çerçeveden bütün bütün uzaklaştığını söylemek mümkün değildir. Evet yargılamalar uzun yıllar sürmektedir. Belki politik ya da mahkemeye yapılan devlet bağışları nedeniyle o devletin aleyhine olabilecek kararları bir an evvel vermekten kaçınmaktadır. Ancak, esas girerek verdiği kararlarında açık usul ve esas hataları bulunduğunu söylemekte yanlış olacaktır. Yani, AİHM usulüne, şekil şartlarına ve ilke kararlarına uyularak yapılan müracaatlarda genel olarak hukuki kararlar vermektedir. Bu nedenle, Türkiye’de ileri sürülmeyen ve güçlü olmayan hukuki savunmaların neticesinde AİHM’i sorumlu tutmak yanlış olacaktır ve iç hukukta yapılacak savunmaların hiçbir karşılık bulmayacağı bilinse bile bunların ilerde yapılacak AİHM başvurusu için mutlaka dile getirilmesi gerekir. Zira ikincillik ilkesi gereğince yerel mahkemelerde, istinaf ve temyiz başvuruları ile AYM nezdinde ileri sürülmeyen hususların AİHM nezdinde ileri sürülebilmesi mümkün değildir.
Ayrıca, yeri gelmişken Yargıtay tarafından onanarak kesinleşen kararlar bakımından da CMK’da öngörülen bir itiraz yolu hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Bu itiraz yolu, CMK’nın 309, 310 ve devamı maddelerinde düzenlenen “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kanun yararına başvuru hakkı” dır. Düzenleme gereğince; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı yalnızca temyiz edilmeden kesinleşen kararlar için değil, Yargıtay tarafından onararak kesinleşen kararlar için de cezanın kaldırılması veya hükümlüye daha hafif bir ceza verilmesi için doğrudan doğruya veya başvuru üzerine Yargıtay ilgili ceza dairesine re’sen başvurabilir. Uygulamada kişiler Yargıtay C.Başsavcılığına itiraz dilekçeleri göndermekte, Yargıtay C.Başsavcılığı da gelen itiraz dilekçesi üzerine dosyayı elektronik ya da fiziken temin ettikten sonra yeniden incelemekte, hukuka aykırılık tespit ederse bunun düzeltilmesi için ilgili ceza dairesine başvurmaktadır. İlk dilekçenin Başsavcılık tarafından itiraz sebebi yerinde görülmeyerek reddi halinde, ilgili kişi ikinci, üçüncü, dördüncü kez itiraz dilekçesi gönderebilmektedir. İlk red kararından sonraki dilekçe üzerine dosya yeniden ele alınmakta, ancak bu sefer dosyayı başka bir Yargıtay C.savcısı okumaktadır. Üçüncü dilekçede de yine dilekçeyi okuyan Yargıtay C.savcısı değiştirilmektedir. Bundan sonraki dilekçelerdeki incelemeler elektronik ortamda, ancak savcı değiştirilmeden yapılmaktadır. Kısaca, bu başvuru yolunda ilgililer süre ve sayı bakımından sınırsız bir müracaat hakkına sahiptir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı her dilekçe üzerine mutlaka bir inceleme yapmak ve neticede verdiği kararı ilgiliye bildirmek zorundadır. Bu nedenle, kitapta yer alan konular incelenerek ilgililerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına başvuru yapması için müracaat etmelerinde fayda vardır.

5. UMUT TACİRLİĞİ Mİ YAPIYORUM?

Gerek balyoz ve gerekse Ergenekon davasında yargılanan sanıklar bir çok hocadan hukuki görüşler alarak ciddi hukuki savunmalar yapmışlardır. Yani basın yayın dışında savunma haklarını sonuna kadar kullanmışlar ve kararlarının Yargıtay tarafından onanmasına rağmen müracaatlarından vazgeçmemişlerdir. AİHM, balyoz sanıklarının başvurularını red etmesine rağmen geri durmamışlar ve bu kez Birleşmiş Milletlere (BM) müracaat etmişlerdir. BM’den alınan ihlal kararı AYM ye ibraz edilmiş, AYM de BM’nin ihlal kararının gerekçe göstererek ihlal kararı vermiştir. Devamında da yerel mahkeme AYM’nin kararı üzerine kesinleşmiş kararı kaldırarak birçok sanığı beraat ettirmiştir.

Kısaca, hukuken hiçbir şey tamamıyla bitmez. Türkiye’de belki şimdi yerel mahkemelerde hak aramak ve adaleti temin etmek çok zordur. Ancak, bu durum sonuna kadar devam etmeyecektir ve bu nedenle hukuksuzlukların ortaya çıkması adına mutlaka hukuki içerikli savunmalar yapılmalıdır. Bunun için de sürecin bitmesini temenni eden ve buna inanaların haklarını alabilmeleri için zamanında müracaatlarını yapmaları şarttır. Zira süreye ve başvuru şartına bağlanmış bir hakla ilgili süresi içinde ve şekle uygun olarak başvuru yapılmadığı takdirde, aradan 100 yıl da geçse bu hakkın elde edilebilmesi mümkün değildir. 

AİHM’İN RAGIP ZARAKOLU/TÜRKİYE KARARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

AİHM’İN RAGIP ZARAKOLU/TÜRKİYE KARARINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

I – OLAYLAR

Başvurucu, KCK üyesi olduğu şüphesiyle 28 Ekim 2011 tarihinde gözaltına alınmış ve 1 Kasım 2011 tarihinde silahlı terör örgütü üyeliğinden (TCK 314/2) tutuklanmıştır. Başvurucuya Barış ve Demokrasi Partisinin (BDP) siyaset akademisinin faaliyetlerine neden katıldığı hususunda sorular yöneltilmiştir.

Soruşturmada, şüphelilerin ve müdafilerinin dosyaya erişimini kısıtlayan tedbir kararı alınmıştır.

Başvuran 10 Nisan 2012 tarihinde serbest bırakılmıştır.

II – HUKUKİ DEĞERLENDİRME

A. Tutuklamanın Hukukiliği Bakımından (Sözleşme’nin 5/1 ve 3 Maddesi)

Başvuran makul şüpheyi destekleyecek bir olgu olmaksızın tutuklandığından ve tutukluluğuna dair kararların gereği gibi gerekçelendirilmediğinden şikayet etmiştir.

AİHM, Hükumetin öncelikle CMK 141 uyarınca dava açılması gerektiği itirazını, bu yolun tutuklamanın hukukiliği bakımından etkili bir çözüm oluşturmadığına daha önceden karar verdiğini (Lütfiye Zengin ve Diğerleri/Türkiye, No. 36443/06, §§ 61-68, 14 Nisan 2015); ayrıca bu yolun benzer durumda başarılı olduğuna dair örnek de sunulamadığını belirterek reddetmiştir (par. 33).

Esas yönünden başvuranın tutuklanmasına dair makul şüphenin varlığına tarafsız bir gözlemciyi ikna edecek olguların bulunup bulunmadığının incelenmesine geçilmiştir.

Şüphenin makullüğü değerlendirilirken ilk olarak, şüpheye dayanak yapılan eylemin ceza kanunlarına göre suç teşkil etmesi gerektiği ve yapıldıkları dönem itibariyle suç teşkil etmeyen eylemlerin makul şüpheyi haklı kılmak için kullanılamayacağının (Kandjov/Bulgaristan, No. 68294/01, § 57, 6 Kasım 2008; Mammadli/Azerbaycan, No. 47145/14, § 52, 19 Nisan 2018) altı çizilmiştir (par. 40).

AİHM bunun haricinde, Sözleşme’de korunan haklardan birinin kullanılması şeklindeki eylemlerin de kişinin tutuklanmasına gerekçe yapılamayacağına ve bunların makul şüpheyi destekleyen olgu olarak görülemeyeceğine (Merabishvili/Gürcistan [BD], No. 72508/13, § 187, 28 Kasım 2017) de dikkat çekmiştir (par. 41).

Hükümet, başvuranın haklı nedenlerle tutuklandığını göstermek için başvuranın faaliyetlerine katıldığı siyaset akademisini bünyesinde barındıran partinin bazı üye ve yöneticilerinin PKK/KCK ile ilişkilerinin bulunduğunu ileri sürmüştür. Bununla birlikte AİHM, başvuranın kendisinin anılan örgütle bir bağlantısını ortaya koyan herhangi bir delilin sunulamaması dolayısıyla böyle bir iddiayı kabul edemeyeceğini belirtmiştir. Ayrıca, BDP’nin veya siyaset akademisinin bazı üyelerinin örgütle bağlantılı olması, başvuranın terörle alakalı bir suç işlediği şüphesini desteklemeye yetmez (par. 45).

Belirtilen gerekçelerle AİHM, başvuranın silahlı terör örgütü üyeliği şüphesiyle tutuklanması esnasında ulusal makamlarca yapılan yasa yorumlarının ve uygulamaların, tutukluluğu kanuna aykırı ve keyfi kılacak ölçüde makul ötesi olduğuna (par. 46) ve Sözleşme’nin 5/1 maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (par. 47).

Başvuranın tutukluluğunun hukuki olmadığına karar verilmesi nedeniyle, tutuklamaya dair ilgili ve yeterli gerekçe gösterilmediği şikayeti ayrıca incelenmemiştir (par. 48).

B. Tutuklamaya Etkili İtiraz Hakkı Bakımından (Sözleşme’nin 5/4 Maddesi)

Başvurucu, soruşturma dosyasına erişimin kısıtlanmasının tutukluluğa etkili şekilde itiraz etmesini engellediğinden şikayet etmiştir.

Hükumet ilk olarak başvuranın CMK’nın 141. maddesi uyarınca dava açması gerektiğini, ayrıca kısıtlama kararına itiraz etmediğini belirterek başvuru yollarının tüketilmediğini belirtmiştir.

CMK’nın 141. maddesine dayanan itiraz, bu yolun tutuklamadaki usul hatalarından dolayı tazminat verilmesine olanak sağlamadığı (Altınok/Türkiye, No. 31610/08, § 67, 29 Kasım 2011; Ceviz/Türkiye, No. 8140/08, § 59, 17 Temmuz 2012) hatırlatılarak reddedilmiştir (par. 53).

Başvuranın kısıtlama kararına itiraz etmeği bakımından ise aynı dosyada şüpheli olarak bulunan bazı kişilerin yaptığı itirazlar reddedilmiştir. Aynı durumdaki başvurucunun yapacağı itirazın nasıl farklı sonuçlanacağı Hükumet tarafından açıklanamamıştır. Somut olayın koşullarında, başvurucuyla benzer durumdaki kişilerin tarafından kullanılan bu yolun uygulamada etkisiz kalması ve bu durumun diğer şüpheliler açısından da geçerli olması (Asadbeyli ve Diğerleri/Azerbaycan, No. 3653/05 ve 5 Diğer Karar, §§ 118-119, 11 Aralık 2012; Vasilkoski ve Diğerleri/Eski Makedonya Yugoslav Cumhuriyeti, No. 28169/08, § 46, 28 Ekim 2010) nedeniyle; Hükumetin bu itirazı da reddedilmiştir (par. 54).

Dosyadaki kısıtlama, iddianamenin düzenlendiği tarihe kadar (beş ay) devam etmiştir (par. 60). Bunu dikkate alan AİHM, başvurucunun ve müdafisinin beş ay boyunca tutuklamaya itiraz edebilmeleri açısından hayati öneme sahip belgelerin içeriği hakkında yeterli bilgi edinemediği ve tutuklamayı haklı kılmak için ileri sürülen gerekçeleri çürütebilmelerine yönelik uygun bir olanağın onlara tanınmadığı (Şık/Türkiye, No. 53413/11, § 75, 8 Temmuz 2014; Mustafa Avcı/Türkiye, No. 39322/12, § 92, 23 Mayıs 2017) sonucuna ulaşmıştır (par. 60).

Bu nedenle de Sözleşme’nin 5/4 maddesi ihlal edilmiştir (par. 62).

C. İfade Özgürlüğü Bakımından (Sözleşme’nin 10. Maddesi)

Başvurucu, tutuklanmasının ifade özgürlüğüne de ihlal ettiğinden şikayetçi olmuştur.

Şikayetin esasını inceleyen AİHM, haklarındaki ceza yargılaması kesin bir mahkumiyetle sonuçlanmasa dahi; bu hakkın kullanımı üzerinde caydırıcı etki oluşturacak bir takım muamelelere maruz kalan kişilerin de ifade özgürlüğüne yönelik bir ihlalin mağduru olacaklarına (Dink/Türkiye, No. 2668/07 ve 4 Diğer Karar, § 105, 14 Eylül 2010; Altuğ Taner Akçam/Türkiye, No. 27520/07, §§ 70-75, 25 Ekim 2011; Nedim Şener/Türkiye, No. 38270/11, § 94, 8 Temmuz 2014) karar verdiğini hatırlatmıştır (par. 73).

Başvurucunun ifade özgürlüğüne tutuklama yoluyla yapılan müdahalenin iç hukukta yasal bir temelinin olması; bunun da ötesinde, bu yasal temelin kişi için erişilebilir olması, bir davranıştan doğabilecek sonuçları kişinin öngörebilmesine olanak tanıması ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun düşmesi (Müller ve Diğerleri/İsviçre, 24 Mayıs 1988, § 29, seri A No. 133) gerekmektedir (par. 78).

AİHM, CMK’nın 100. maddesi uyarınca bir kişinin ancak suç işlendiğine dair kuvvetli şüphenin varlığını gösteren somut delillerin bulunması halinde tutuklanabileceğin belirtmiştir. Yukarıda, başvurucunun suç işlediğine dair makul şüphe olmaksızın tutuklandığına ve ulusal makamların tutuklama bağlamındaki yasa hükümlerini yorumlamalarının başvurucunun tutukluluğunu kanuna aykırı ve keyfi kılacak derecede mantık dışı olduğuna karar verilmiştir. Bunlara ek olarak bir kişinin, Sözleşme’nin 5/1 (a)-(f) maddesinde belirtilen durumların haricinde bir nedenle özgürlüğünden yoksun kılınması hukuki olmayacaktır (Khlaifia ve Diğerleri/İtalya [BD], No. 16483/12, § 88, 15 Aralık 2016). Yasayla öngörülmemesi nedeniyle de başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahale, Sözleşme’nin 10/2 maddesi anlamında haklı kılınmamaktadır (Steel ve Diğerleri/Birleşik Krallık, 23 Eylül 1998, §§ 94 ve 110, Derlemeler 1998-VII; Huseynli ve Diğerleri/Azerbaycan, No. 67360/11 ve 2 Diğer Karar, §§ 98-101, 11 Şubat 2016). Ulaşılan bu sonucu dikkate alan AİHM, müdahalenin meşru bir amaca dayanıp dayanmadığını veya demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını incelemeye gerek duymamıştır (par. 79).

Yukarıda belirtilen hususlar doğrultusunda, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine karar verilmiştir (par. 80).

III – KARARIN İNCELENMESİ

AİHM, BDP siyaset akademilerinde ders verdiği için tutuklanan Ragıp Zarakolu’nun başvurusunda BDP’nin yasal bir siyasi parti olduğunu, akademide ders vermenin suç sayılamayacağını söyleyerek özgürlük ve güvenlik hakkı ile ifade özgürlüğünün ihlaline karar vermiştir. Kararda, gösterilen delillerin örgüt üyeliği (TCK m. 314) için yeterli olmaması nedeniyle tutuklamanın keyfi olduğu, ifade özgürlüğü açısından ise kanunilik şartının gerçekleşmediği belirtilmiştir.

AİHM, daha önce TCK’nın 220/6-7 ve 312. maddeleriyle ilgili içtihadını ilk kez 314. maddeye uygulamıştır. Karar, ihlaline karar verilen haklar yanında; adil yargılanma, özel yaşama saygı, toplantı ve dernek kurma özgürlüğü gibi haklarla ilgili de sonuç doğuracak niteliktedir.

AİHM’e göre; gerçekleştirildikleri dönem itibariyle suç teşkil etmeyen yasal ve rutin faaliyetler veya Sözleşme’de (AİHS) korunan haklardan birinin kullanılmasına ilişkin eylemler, kişinin silahlı örgüt üyeliği suçunu işlediği şüphesini desteklemek için kullanılamaz. Bu kapsamda;

-Bir kişinin bir derneğe, sendika veya diğer bir tüzel kişiliğe üye olması, faaliyetlerine katılması ve/veya aktif olarak yöneticiliğin yapması, AİHS’nin 10. maddesindeki ifade özgürlüğü ve 11. maddesindeki toplantı ve dernek kurma özgürlüğünün,

 -Gazete, dergi aboneliği ya da bunların satın alınması, ifade ve basın özgürlüğü (m. 10) ile özel hayata saygı hakkının (m. 8),

-Yasal bir STK’ya bağış yapmak veya faaliyetlerine katılmak ve burs vermek, örgütlenme özgürlüğü (m.11) ile özel hayata saygı hakkının,

– Bir okula veya dershaneye çocuğunu göndermek, eğitim ve özel hayata saygı haklarının,

– Digitürk ve benzeri bir yayın platformlarındaki aboneliği sonlandırmak, ifade özgürlüğünün,

– Geçmişte bazı dini sohbetlere katılmak, toplanma ve din ve vicdan özgürlüğünün(AİHS m.9),

-Evinde bazı kitap, gazete ve dergi bulundurmak, ifade ve basın özgürlüğünün,

-Bylock ve ankesörlü telefondan aranmak, adil yargılanma (m.6) ve özel hayata saygı hakkının,

– Geçmişte bazı kişilerle yapılan görüşmelere ilişkin HTS kayıtları, özel hayata saygı hakkının ve

-Bank Asya’da bankacılık işlemleri yapmak, mülkiyet hakkının (Ek Prot. 1 m. 1) koruması altındadır ve başka bir delil olmadan, bunlara dayanılarak yapılan tutuklamalar, AİHM’in deyimiyle “kanuni hükümlerin mantık dışı yorumu niteliğindedir” ve “yapılan tutuklamayı kanuna aykırı ve keyfi bir hale getirecektir.”

Kısaca AİHM, hukuka uygun veya Sözleşme’deki bir hakkın kullanımından ibaret bu tür eylemlerin makul şüphe oluşturmayacağını ve kişilerin tutuklamalarına gerekçe yapılamayacağını belirtmiştir. Benzer tüm dosyalarda yapılan tutuklamalar nedeniyle özgürlük ve güvenlik hakkının ihlaline karar verileceğinde şüphe yoktur.

Tutuklamanın hukukiliği bağlamında vurgulanan diğer bir önemli husus; yasal ve rutin bir faaliyet kapsamında irtibatlı olunan bazı kişilerin bir terör örgütüyle bağlantılı olmasının, tek başına o kişinin suç teşkil eden bir eylemde bulunduğunu göstermeyeceğidir. Örneğin. dini bir sohbette sohbeti yapan kişinin, üye olunan derneğin veya çocuğunu gönderdiği okulun veya yöneticilerinin bir terör örgütüyle irtibatlı olması, sohbete katılan, dernek üyesi olan ya da o okula çocuğunu gönderen kişinin de silahlı örgüt üyesi olduğu şüphesinin kanıtı ve tutuklanmasının gerekçesi olamaz. Bu iddiaların tutuklamaya gerekçe olabilmesi, kişinin suç teşkil eden bir fiilde bulunduğunun ispatına bağlıdır.

Aslında bu husus, mevcut yargılamalardaki “irtibat” ve “iltisak” kavramının ve dolayısıyla kriter olarak kabul edilen yukarıdaki hususların tutuklama için yeterli olmadığının AİHM tarafından ifade edilmesidir. Zira, kriter olarak kabul edilen hususlar, en fazla bir kişinin bir yapı ve oluşumla olan irtibatını gösterir ve suç teşkil eden bir eylem olmadığı sürece böyle bir irtibatın suç unsuru olarak kabulü mümkün değildir.

Yapıldıkları tarihte suç oluşturmayan ve AİHS’deki bir hakkın kullanılması niteliğindeki davranışların suç şüphesi olarak görülmesi kanuna aykırı ve keyfi bir uygulama olarak değerlendirildiğinden, böyle bir eyleme dayalı kişinin özgürlüğünden yoksun kılınması aynı zamanda ilişkili olduğu hakkın da (ifade, dernek kurma, din ve vicdan özgürlüğü vs.) ihlali anlamına gelecektir.

Bu kararın adil yargılanma hakkı yönüyle de doğurduğu önemli sonuçlar vardır. Bilindiği üzere, kişinin tutuklanması için aranan şüphe seviyesi, iddianame düzenlenmesi veya mahkumiyet kararı için aranandan daha düşüktür (Murray/Birleşik Krallık, 28 Ekim 1994, § 55). Dolayısıyla, AİHM’in kişinin tutuklanması için yeterli şüphe dahi oluşturmayacağını belirttiği yasal faaliyetlerin (bağış, okula gitme, sohbete katılma vs), kişinin silahlı örgüt üyesi olduğuna ilişkin “her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil” olarak kabulü ve  bunlara dayanılarak kişi hakkında mahkumiyet kararı verilmesinin, adil yargılanma hakkının da ihlaline neden olacağı izahtan varestedir.

AİHM bu kararında, önceki kararlarında yer verdiği bazı hususları da yinelemek suretiyle 5/4. maddenin ihlaline karar vermiştir. Bunlardan ilki; dosyaya erişimin kısıtlanması nedeniyle, kişinin suçlamalar hakkında bilgilendirilmemesinin tutukluluğa etkili itiraz hakkıyla bağdaşmaması ve savcının dosyanın tamamını görmesine rağmen, başvurucunun görememesinin silahların eşitliğine aykırı olmasıdır. 

Yine, CMK’nın 141. maddesinin tutuklamadaki usulü eksikliklere (dosyadaki kısıtlama, duruşmasız inceleme vs) ilişkin tazminat imkanı tanımadığı ve etkili yol oluşturmayacağı da yinelenmiştir. Nitekim, Hükümetin CMK 141. maddesi uyarınca tazminat davası açılmadığı ve başvuru yollarını tüketmeden AİHM’e başvuru yapıldığı itirazı reddedilmiştir.

İkinci olarak, aynı soruşturmada yer alan şüphelilerden bazılarının dosyadaki kısıtlama kararına karşı itiraz yoluna gidip bu itirazların reddedilmesi karşısında, başvurucudan da böyle bir itirazda bulunmasının beklenmeyeceği ifade edilmiştir. AİHM’e göre, aynı durumdaki benzer kişilerde sonuç doğurmayan bir yolun kullanılmaması, iç hukuk yollarının tüketilmemesi anlamına gelmez. Kararda yer verilen bir diğer husus, başvurucunun talep ettiği masraf ve giderlere ilişkin herhangi bir belge ve kanıt sunmaması nedeniyle bu talebinin reddedilmiş olmasıdır.

Sonuç olarak; yasal ve rutin faaliyetler ya da Sözleşme kapsamında düzenlenen haklara ilişkin fiiller tutuklama gerekçesi yapılamayacağı gibi bunlara dayanılarak mahkumiyet kararı da verilemez. Özellikle, 15 Temmuz yargılamalarında tutuklama ve mahkumiyet karlarının neredeyse tamamının bu nitelikte olduğu düşünüldüğünde, bu yargılamalarda on binlerce ihlal kararı çıkacağı ortadadır. Bu kararda ortaya konulan ilkeler dikkate alındığında,  15 Temmuz yargılamalarında darbe teşebbüsünden haberi olmayan herkes, hangi suçtan yargılanırsa yargılansın, bir ihlal kararı ya da itiraz üzerine beraat edecek ve haklarını geri alacaktır.

GEÇMİŞE DÖNÜK ARAMA İLE GELECEĞE KONAN İPOTEK: YARGININ BYLOCK AÇMAZI

GEÇMİŞE DÖNÜK ARAMA İLE GELECEĞE KONAN İPOTEK: YARGININ BYLOCK AÇMAZI

 

ÖZET

Bu yazıda; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Bylock ile ilgili temyiz incelemesi yaptığı bir dosyada yer verdiği “geçmişe dönük arama” kavramından hareketle, CMK’nın 134. maddesinde düzenlenen bilgisayar, programları ve kütüklerinde yapılacak “aramanın” şartlarına, Bylock sunucusunda arama yapılabilmesi için verilmiş bir hakim kararı olup olmadığına, hukuka aykırı elde edilen delil ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamında konunun değerlendirilmesine yer verilmiştir.

I. BİLGİSAYAR, PROGRAMLARI VE KÜTÜKLERİNDE ARAMA

1. Genel Olarak

Bilgisayar, programları ve kütüklerinde arama CMK’nın 116 ve devamı maddelerinde düzenlenen “arama” tedbirinin özel şeklidir ve bu nedenle de ayrı bir maddede düzenlenmiştir. Madde gereğince yapılacak arama, ihlaline neden olabilecek haklar dikkate alınarak genel aramaya nazaran daha sıkı ve özel şartlara bağlanmıştır.1

Madde, bir adli soruşturma kapsamında şüpheli tarafından kullanılan ya da kullanılmış olan bilişim sistemleri üzerinde arama yapılmasına imkân tanımaktadır. Maddenin birinci fıkrasında, arama ve kopyalama işlemine, ikinci fıkrasında el koyma işlemine, üç, dört ve beşinci fıkralarında da el koyma sırasında verilerin yedeklenmesinin yapılmasına, yedeklerin bir kopyasının şüpheli veya vekiline verilmesine ve el koyma işlemi yapılmadan kopyasının alınabilmesine ilişkin hususlara yer verilmiştir.2

2. Tedbirin Amacı

Teknolojinin gelişmesiyle birlikte bilişim sistemleri hayatımızın vazgeçilmez unsurları olmuş, daha önce fiziki ortamda saklanan belge, bilgi ve kayıtların çoğu dijital ortama aktarılmış ve bu sistemler adeta sahiplerinin izlerini taşıyan bir veri deposu haline gelmiştir. Hukuka aykırı elde edilmediği sürece her türlü delilin kullanılabildiği ceza yargılama sistemimizde, kişilere ait dijital verilerin bir suçla bağlantılı olarak maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasında oynayacağı rol yadsınamaz bir gerçektir. Bu nedenle, yargılamada delil olarak kullanılabilecek dijital verilerin elde edilmesi adına, bilişim sistemlerinde arama ihtiyacı doğmuş ve bu ihtiyacın bir neticesi olarak konuyla ilgili CMK’nın 134. maddesinde düzenleme yapılmıştır.3

3. Tedbirin Konusu

Tedbirin konusunu, CMK’nın 134. maddesinde yer verilen bilgisayar, programları ve kütükleri ile Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 17/3. maddesinde yer verilen bilgisayar ağları, diğer uzak bilgisayar kütükleri ve çıkarılabilir donanımlar oluşturur. CMK’nın 134. maddesinde ifade edilen “bilgisayar kütüklerinin” kapsamına; hard-diskler ya da verilerin saklandığı ortamlar ile her türlü veri taşıyıcılar, Yönetmelikte ifade edilen “diğer uzak bilgisayar kütüklerinin” kapsamına; iç ağlar, internet üzerinden bağlantı kurulan ve başka bir yerde bulunan sunucular (Bylock gibi), bilişim sistemleri bileşenleri ile veri taşıyıcılar ve “çıkarılabilir donanımların” kapsamına da; veri depolama işine yarayan flash bellek, taşınabilir disk, DVD, CD ve veri saklama özelliği olan cep telefonları girmektedir.

4. Tedbirin Muhatabı

Tedbir, şüpheli tarafından kullanılan cihazlar üzerinde uygulanacak olup, bu cihazların şüphelinin mülkiyetinde ya da zilyetliğinde bulunması gerekmez. Başka bir ifadeyle, üçüncü bir kişinin mülkiyetinde ya da zilyetliğinde de olsa, bu cihazlar şüpheli tarafından kullanılıyorsa tedbire konu olabilir.4 Ancak, şüpheli tarafından kullanılmayan ve üçüncü kişilerde bulunan bilişim sistemleri üzerinde arama yapılamaz. Örneğin, yapılan bir aramada şüpheli tarafından kullanılan bilgisayarda delil bulunmaması halinde, aranan delilin şüpheliyle aynı yerde bulunan başka bir kişinin bilgisayarında elde edilebileceği ihtimaliyle bu kişinin bilgisayarında da arama yapılamaz. Zira “genel arama” dan farklı olarak bilişim sistemlerindeki aramada kanun koyucu, “diğer kişiler nezdinde arama” yapılmasını istememiş ve bu hususa CMK’nın 134. maddesinde yer vermemiştir.5

5. Tedbir İçin Gerekli Şartlar

Bir bilişim sisteminde arama yapılabilmesi için;

a) Bir suçla ilgili başlatılmış soruşturma olması,

b) Somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesinin bulunması ve

c) Başka surette delil elde etme imkânı bulunmaması gerekir.

a. Bir Suç Şüphesi Nedeniyle Başlatılmış Soruşturma Olmalıdır

Bilişim sistemlerinde arama kararı verilebilmesi için usulüne uygun bir adli soruşturma bulunması gerekir. Yani, idari soruşturmalarda, disiplin soruşturmalarında ve istihbari nitelikli araştırmalar kapsamında bu tedbirlere başvurulamaz. Yasa’da, tedbirlere başvuru için belli bir suç sınırlaması yapılmamış, katalog suçlara yer verilmemiştir. Bu nedenle, herhangi bir suçla ilgili yapılan soruşturma kapsamında bu tedbirlere başvurulabilir.6

b. Somut Delillere Dayalı Kuvvetli Şüphe Sebepleri Bulunmalıdır

Ceza muhakemesinin varlık sebebi suç şüphesidir. Suç şüphesi ancak delillerle ortaya konulabilir ve delilin kuvveti, şüphenin kuvvetini ortaya çıkarır. CMK’daki genel arama için “makul” şüphenin varlığı yeterliyken, bilişim sistemlerinde arama kararı verilebilmesi için suç işlendiğine ilişkin “kuvvetli şüphe” sebeplerinin bulunması ve bunların “somut delillere dayanması” gerekir. Eldeki deliller dikkate alındığında şüpheliye mahkûmiyet kararı verilmesi büyük ihtimalse kuvvetli şüphe var kabul edilir.7 Ancak, kuvvetli suç şüphesinin varlığıyla ilgili değerlendirmenin somut olgulara dayanması ve gerekçeleriyle ortaya konulması gerekir.8 Başka bir ifadeyle, somut olgulara dayanmayan tahmini ve varsayımsal delillerle anayasal bir hakka yapılacak müdahale hukuka aykırı olacaktır ki, bu sebeple tedbir kararı verecek mercie, kuvvetli şüphe sebeplerini oluşturan delillerin neler olduğunu gösterme yükümlülüğü getirilmiştir.

Bu şart, 134. maddenin ilk halinde mevcut değilken, 6526 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonrası maddeye eklenmiştir. Yapılan düzenlemeyle, kişilerin özel hayatlarıyla ilgili biç çok ayrıntıya ulaşılmasını sağlayacak şüphe derecesinin arttırılması ve bu suretle tedbire karar verilmesinin zorlaştırılması yerinde ve isabetli olmuştur.

c. Başka Surette Delil Elde Etme İmkanı Bulunmamalıdır

Bu şart, Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi, Gizli Soruşturmacı ve Teknik Araçlarla İzleme Tedbirlerinin Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 4. maddesinde şu şekilde açıklanmıştır; “soruşturma veya kovuşturma sırasında diğer tedbirlere başvurulmuş olsa bile sonuç alınamayacağı hususunda bir beklentinin varlığı ve başka yöntemlerde biri veya birkaçının uygulanmasına rağmen delil elde edilememesi” dir.

Bu düzenlemeye göre, uygulanacak başka tedbirler vasıtasıyla maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için delil elde etme imkânı varsa bu şartın gerçekleştiğinden söz edilemez. Dosyada olayı aydınlatacak yeterli delil varken bir de bilişim sistemlerinden elde edilecek delillerle iddianın güçlendirilmesine yönelik yaklaşım 134. maddenin amacıyla bağdaşmaz. Başka bir ifadeyle, bilişim sistemlerinde arama tedbirine delil elde etme açısından “son çare” olarak başvurulmalıdır. Ayrıca, aramaya karar verecek merciin, başka bir surette delil elde etme imkânı bulunmadığını gerekçeleriyle ortaya koyması gerekir.9

6. Tedbire Karar Verecek Mercii

668 sayılı OHAL KHK’si ile yapılan değişikliğe kadar tedbire yalnızca sulh ceza hâkimi karar verebilirken, değişiklik sonrası C.savcısı da gecikmesinde sakınca bulunan hallerde bu tedbire karar verebilecektir. Bu düzenlemeye OHAL bitiminde çıkarılan 7145 sayılı Kanun’da da yer verilmiştir. Bu durumda “Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlar yirmi dört saat içinde hâkim onayına sunulur. Hâkim kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi hâlinde çıkarılan kopyalar ve çözümü yapılan metinler derhâl imha edilir.”10

7. Arama Kararının Kapsamı

Aramayla amaçlanan husus, arama yapılan cihazdaki tüm verilere değil, işlenen suçla ilgili olan dijital delillere ulaşmaktır. Bu nedenle arama, yargılamada kullanılması beklenen ve suçla bağlantılı verilerle sınırlı olarak gerçekleştirilmelidir. Ayrıca, CMK sisteminde toplu arama usulü kabul edilmemiş olup, şüphelinin kullandığı bilişim sistemindeki dosyaların tamamı açılmak suretiyle delil elde etme yoluna gidilemez. Yapılacak aramada suçla ilgili herhangi bir delil değil, bireyselleştirilmiş delil aranmalıdır. Benzer şekilde, şüpheliye ait de olsa, soruşturmayla ilgisi olmayan veriler ile arama kapsamında bulunmayan veriler ayrıştırılmalı ve bu sayede kişilerin mahremiyeti korunmalıdır.11 Benzer şekilde bir bulut bilişim ortamında bu tedbirin uygulanacak olması durumunda da aramanın şüphelinin kullanıcı hesabına bağlı veriler üzerinde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Aksi durumda suç soruşturması ile ilgili olmayan üçüncü kişilerin mahremiyet haklarının ciddi şekilde zarar görmesi söz konusu olacaktır.12 Benzer bir değerlendirme hiç şüphesiz bir sunucu üzerinde yapılacak aramalar için de geçerlidir.

8. Arama Kararında Yer Verilmesi Gereken Hususlar

Kararda, aramanın sınırları çok iyi belirlenmeli ve hangi adreste, hangi bilgisayar programları ve kütüklerinde, yan donanımları ve veri taşıyıcılarında, mevcut ya da uzaktan bilişim sistemlerinin hangi kısımlarında arama yapılacağı, hangi suç nedeniyle arama yapıldığı, arama kararını gerektiren hususlar, suçla ilgili kuvvetli şüphe sebepleri, arama yapacak adli kolluk personelinin isimleri ve arama sonrası rapor yazılması için verilecek inceleme süresi gibi hususlara ayrıntılı olarak yer verilmelidir.13

9. Arama Sırasında Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

Arama kararı, adli kolluğun bilişim konusunda uzman olan görevlileri tarafından yerine getirilir. Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 11. maddesi gereğince hâkim kararı üzerine gerçekleştirilen arama işlemi bir tutanağa bağlanır. Tutanakta; arama kararının tarihi ve sayısı, hâkim kararı yoksa C.savcısı tarafından verilen yazılı emrin tarih ve sayısı, aramanın yapıldığı yer, tarih ve saat, aramanın konusu, şüphelinin kimlik bilgileri, araçta, konutta, işyeri ve eklentilerinde arama yapılmışsa aracın plakası, markası, konutun, işyeri ve eklentilerinin açık adresi ve arama yapan adli kolluk personelinin adı, soyadı, sicili ve unvanı yer alır.

Yönetmeliğin 12. maddesine göre; arama sonunda tedbire muhatap olan kişiye, talebi halinde aramanın kuvvetli suç şüphesine dayalı somut delillerin bulunması nedeniyle yapıldığı, soruşturmaya konu fiilin niteliği, aramada el konulan eşya varsa bunların listesi, el konulan eşyalarla ilgili şüphelinin varsa görüş ve iddialarını içeren bir belge verilir. El konulan eşyanın tam bir listesi yapılarak resmi mühürle mühürlenir ve mühürleme işlemine ilişkin tutanak düzenlenerek bir sureti ilgiliye verilir.

Arama sırasında dikkat edilmesi gereken husus, bu işlemlerin suçla ilgili verilerle sınırlı olarak gerçekleştirilmesidir. Soruşturma konusu olayla ilgisi bulunmayan ve özel hayata ilişkin olan kişisel verilerin aranması ve kopyalanması bu işlemi gerçekleştiren kolluk görevlilerinin TCK’nın 134. maddesinde düzenlenen “özel hayatın gizliliğini ihlal”, 135. maddesinde düzenlenen “kişisel verilerin kaydedilmesi” ve 136. maddesinde düzenlenen “verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” suçları açısından sorumluluklarının doğmasına neden olabilir.14

II. BYLOCK SUNUCUSUNDA ARAMA YAPILABİLMESİ İÇİN VERİLMİŞ BİR HÂKİM KARARI VAR MIDIR?

Yukarıda da ayrıntılarıyla anlatıldığı üzere, Bylock sunucusu üzerinde arama yapılabilmesi için usulüne uygun olarak başlatılmış bir soruşturma ve bu soruşturma kapsamında sulh ceza hâkimliği tarafından verilmiş bir arama kararı bulunmalıdır.15 Bylock bilgilerinin ele geçirildiği 2015 sonu ve 2016 yılı başları itibariyle, konuyla ilgili başlatılmış veya devam eden bir soruşturma yoktur. Her ne kadar böyle bir soruşturma bulunmasa da, acaba arama yapılması için verilmiş bir hâkim kararı var mıdır?

MİT’in hazırladığı Teknik Raporda bu konuda verilmiş bir karardan bahsedilmediği gibi, yapılan çalışmanın 2937 sayılı Kanun’un MİT’e verdiği yetkiye istinaden yapıldığı belirtilmiştir.16 Aynı şekilde, konuyla ilgili hazırlanan iddianamelerde de ele geçirilen Bylock bilgilerinin MİT’in yaptığı istihbari çalışma sonucu elde edildiği belirtilerek bu konuda verilmiş bir karara atıf yapılmamıştır.

III. GEÇMİŞE DÖNÜK ARAMA NE DEMEKTİR?

Hazırlanan iddianamelerde ve MİT raporunda Bylock sunucusu üzerinde arama yapılabilmesi için verilmiş bir arama kararından bahsedilmese de, Yargıtay Ceza Genel kurulu Bylock ile ilgili 16. Ceza Dairesinin verdiği ilk kararın17 temyiz incelemesini yaptığı dosyada;18 “… MİT’in yasal yetkisi çerçevesinde temin ettiği Bylock veri tabanı üzerinde CMK’nın 134üncü maddesi gereğince geçmişe dönük olarak uygulanan arama tedbirinin; “demokratik bir ülkede gereklilik” ve “orantılılık” ilkelerine uygun olduğu kuşkusuzdur” demiştir.

Kararda yer verilen hususlardan da anlaşılacağı üzere, Bylock sunucusunda arama yapılmasıyla ilgili verilmiş bir hâkim kararı bulunmamaktadır. Ayrıca, “geçmişe dönük arama(!)” ne demektir? CMK’nın 134. maddesine göre böyle bir arama yapılması mümkün müdür? Yapılan işlemler 134. maddeye uygunsa ve MİT yasal olarak bu bilgileri temin ettiyse soruşturma mercileri neden geçmişe dönük! aramaya ihtiyaç duyarlar?

Bu soruların cevabı çok basit ve nettir; bu konuda verilmiş bir hâkim kararı ve CMK’da geçmişe dönük arama usulü yoktur. Ayrıca, arama kararı geçmişe değil geleceğe etkili sonuç doğurur. Zira verilen arama kararı ve bu kararın icrası sonucu elde edilecek dijital materyal üzerinde kopyalama ve el koyma işlemi yapılabilir. Ancak, verilen her arama kararı neticesinde delil elde edilmesi de mümkün değildir ve aramayla, elde edilmesi umulan delilin bulunması amaçlanır. Yani arama kararı verildiği sırada ulaşılması muhtemel delilerle ilgili yargı mercilerinin elinde bir bilgi yoktur ve bu nedenle yapılacak aramanın geçmişe dönük olabileceğini söylemek mümkün değildir. Ele geçirilmiş dijital materyalle ilgili sonradan da arama kararı verileceğini kabul edip, bunun da CMK’da karşılığı olmayan geçmişe dönük arama olduğunu söylemek, hukuka aykırı elde edilen delile hukukilik kazandırmaya çalışmak olarak yorumlanır.

Yukarıda söylenenleri doğrulayan başka bir bilgiye kararda şöyle yer verilmiştir; “…MİT tarafından …uygun şekilde elde edilen Bylock’a ilişkin dijital materyaller hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talebi üzerine CMK’nın 134 üncü maddesi gereğince Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından verilen inceleme, kopyalama ve çözümleme kararına istinaden bilgisayar ve bilgisayar kütüklerindeki iletilerin tespiti işleminde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır.” Karardan da anlaşılacağı üzere, hâkim kararı olmadan ele geçirilen Bylock bilgileri üzerinde inceleme, kopyalama ve çözümleme işlemleri için C.Başsavcılığı tarafından sulh ceza hâkimliğinden talepte bulunulmuş ve bu talep hâkimlikçe kabul edilmiştir. Ancak, kararda bu işlemlerin gerçekleştirilmesinin ön şartı olan hâkim kararı üzerine yapılacak arama işleminden hiç bahsedilmemiştir. Bu husus bile yapılan işlemin hukuka aykırılığının tek başına delili niteliğindedir.

Kararda, Bylock bilgilerinin MİT tarafından elde edildiği belirtildiğine ve MİT’in adli kolluk görevi olmaması nedeniyle verilen bir arama kararına dayanarak dahi bilişim sistemi üzerinde arama gerçekleştiremeyeceğine göre, elde edilen bilgiler hâkim kararı sonucu yapılan aramada değil, istihbari yöntemlerle elde edilmiştir. Kaldı ki, MİT de yaptığı resmi açıklamada bu hususu doğrulamıştır.19 Ancak, arama kararı olmadan imaj alma işleminin gerçekleştirilemeyeceğini gizlemek ve C.Başsavcılığı tarafından imaj almak için sulh ceza hâkimliğinden talepte bulunması halinde daha önceki hukuka aykırı işlemlerin ortadan kalkacağı izlenimini vermek amacıyla, yani CMK’nın 134. maddesinin işe yarayan kısmı alınmak suretiyle hukuka aykırı işlemlere “gerekçe” bulunmaya çalışıldığı değerlendirilmektedir.

Ceza Genel Kurulu’nun geçmişe dönük arama olarak kabul ettiği karar, Bylock bilgilerinin içinde bulunduğu dijital materyalin Ankara C.Başsavcılığına tesliminin ardından, Başsavcılığın bu malzemelerden imaj alınması için talepte bulunması üzerine, talebi kabul eden Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliği’nin 09/12/2016 tarihli kararıdır. Ceza Genel Kurulu konuyla ilgili 26/09/2017 tarihli kararında şöyle demiştir;20 “…MİT tarafından yasal olarak elde edildiği kabul edilen dijital materyaller Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildikten sonra adli sürecin başlatıldığı ve CMK 134. maddeye göre dijital materyaller üzerinde Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliğin’den “inceleme, kopyalama ve çözümleme” kararı alınıp uygulandığı …tespit edilmiştir.”

Fakat Ceza Genel Kurulu daha sonra 20/12/2018 tarihli kararında21 yer verdiği Bylock Kronoloji Raporunda ise, dijital materyalden alınan imajın 4. Sulh Ceza Hakimliğinin 09/12/2016 tarihli kararı üzerine değil, bu karardan 11 gün önce 29/11/2016 tarihinde KOM Daire Başkanlığı personeli tarafından alındığı belirtilmiştir. Yani imaj alınmasına ilişkin olan ve geçmişe dönük arama olarak kabul edilen 09/12/2016 tarihli karardan önce ve her hangi bir hakim kararı olmadan dijital materyalin imajı alınmış ve artık dijital materyal orijinalliğini kaybetmiştir. Bu nedenle, 09/12/2016 tarihinde verilen imaj alma kararının hiçbir hükmü ve hukuki değeri yoktur. Dolayısıyla, her ne kadar CMK’da böyle bir hüküm olmasa da, 09/12/2016 tarihli sulh ceza hâkimliği kararının geçmişe dönük arama olduğu kabul edilse bile, bu karar aslında daha önce imajı alınan dijital materyal hakkında verilmiştir ve hakim kararı olmadan imajı alınıp orijinalliğini yitiren dijital materyal üzerinden daha sonra hakim kararıyla alınan imaj, önceki hukuka aykırılığı ortadan kaldıramaz. Bu nedenle, geçmişe dönük olduğu belirtilen arama kararının hukuki dayanağı kalmamıştır.

Kısaca, geçmişe dönük arama kavramının hukuki bir karşılığı ve Bylock sunucusu üzerinde arama yapılması için verilmiş bir hakim kararı bulunmamaktadır. Bu konuda verilmiş bir karar olsaydı, Yargıtay yapılan hukuka aykırılığı perdelemek yerine, imaj alma işleminde olduğu gibi, hukuka aykırı da olsa, arama konusunda verilen bu karara da yer verirdi. Yine, kararda yer verilen ve herhangi bir hukuki karşılığı ve temeli olmayan geçmişe dönük arama! gibi bir tabirin hukuk devleti olduğunu iddia eden hiçbir demokratik ülkede orantılı olarak kabulü mümkün değildir. Zira hukuk devletinde yapılan işlemler ve alınan kararlar hukuka uygun olarak icra edilir. Hukukun öngörmediği ve uygulayıcıların ürettiği usullere hukukiymiş gibi kararlarda yer verilmesi hukuk devleti ilkesine hizmet etmeyeceği gibi, aksine bu ilkeyi zedeler.

IV. HUKUKA AYKIRI ELDE EDİLEN DELİL VE YARGITAY’IN BYLOCK ÇELİŞKİSİ

Hukuka aykırı delil kavramına Anayasa ve CMK’nın değişik maddelerinde yer verilmiştir. Anayasa’nın 38/6. maddesinde, kanuna aykırı elde edilmiş bulguların delil olarak kabul edilemeyeceği, Anayasa’ya uygun olarak CMK’nın 206/2-a maddesinde de, ortaya konulması istenen bir delilin kanuna aykırı olarak elde edilmesi halinde reddolunacağı belirtilmiştir. Benzer şekilde, CMK’nın 217/2. maddesinde isnat edilen bir suçun ancak hukuka uygun şekilde elde edilen delillerle ispat edilebileceği, 230/1-b maddesinde mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde dosya içerisinde bulunan hukuka aykırı delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi gerektiği ve CMK’nın 289/1-i maddesinde de, hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanmasının, hukuka kesin aykırılık hallerinden birisi olduğu belirtilmiştir.22

Yargıtay Ceza Genel Kurulu konuyla ilgili verdiği kararlarında, hakim kararı olmadan gerçekleştirilen aramalar neticesinde elde edilen delillerin hukuka aykırı olduğunu ve hükme esas alınamayacağını,23 AYM’de, hâkim kararı ve C.savcısının yazılı emri olmadan yapılan arama sonucu elde edilen delillere dayanılarak hüküm kurulmasının adil yargılanma hakkının ihlali olduğunu belirtmiştir.24

Konuyla ilgili en önemli hususlara hiç kuşkusuz Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin kamuoyunda Ergenekon davası olarak bilinen dosyayı bozma gerekçesinde yer verilmiş ve şöyle denilmiştir; “CMK’nın 134. maddesi uyarınca arama kararı, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hakim tarafından verilir. Diğer koruma tedbirlerinin aksine, suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde dahi Cumhuriyet Savcısı bu kararı veremez. Cumhuriyet Savcısı tarafından, gecikmesinde sakınca bulunan hal gerekçesiyle verilen arama kararına istinaden yapılan aramada elde edilen dijital delillerle ilgili sonrasında hâkim tarafından el koymanın onanması ve CMK 134. madde uyarınca incelenmesi kararı verilse dahi, bu kararlar, savcı emri ile yapılan aramada elde edilen delilleri hukuka uygun hale getirmez. “Zira ceza muhakemesinde, ancak hukuka uygun yollarla elde edilmiş deliller soruşturma ve yargılamaya konu edilebilir, aksi halde, kanunda öngörülen usullerden birine dahi uyulmaması durumunda, elde edilen delil “kanuna aykırı delil” olacak ve herhangi bir hukuki anlam içermeyecektir.” 25

Karardan da anlaşılacağı üzere, aramanın özel bir şekli olarak CMK’nın 134. maddesinde düzenlenen bilişim sistemlerinde arama, ancak verilmiş bir hakim kararıyla mümkündür. Her ne kadar madde de değişiklik yapılıp gecikmesinde sakınca bulunan hallerde C.savcısına da arama kararı verme yetkisi tanınsa da, hem bu kararın verildiği, hem de Bylock bilgilerinin ele geçirildiği tarih itibariyle ancak hakim kararıyla sunucuda arama yapılabilir. Hakim kararı olmadan, C. savcının emri üzerine yapılan arama neticesinde elde edilen dijital materyale el konulmasına daha hakim tarafından karar verilse dahi, bu karar savcı emriyle yapılan aramayı ve bu aramada elde edilen delilleri hukuka uygun hale getirmez.

Ancak, CMK’nın 134. maddesini Ergenekon davasında olması gerektiği gibi yorumlayıp, C.savcısının emriyle yapılıp daha sonra hakim onayına sunulan delilleri bile kanuna aykırı bulan Yargıtay, konu Bylock olunca sanki önceki kararı kendisi vermemiş gibi, hiçbir adli kolluk görevi bulunmayan MİT’in elde ettiği ve elde edilmesinden 11 ay sonra C.Başsavcılığına teslim edilen Bylock bilgilerinin elde ediliş şeklini CMK’ya uygun bulmuş ve arama kararı olmamasına rağmen, daha önce emsali görülememiş şekilde C. Başsavcılığının, sulh ceza hakimliğinden elde edilen dijital materyal üzerinde kopyalama işlemi yapılması için talepte bulunmasını da “geçmişe dönük arama” olarak kabul etmiştir. Yargıtay’ın aynı Dairesi ve Ceza Genel Kurulu tarafından çok yakın tarihlerde verilen bu kararlarındaki çelişkinin izahını mümkün değildir. Ayrıca, CMK’nın 288/2. maddesinde belirtildiği üzere, bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır ve 16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu, CMK’nın 134. maddesini yanlış uygulamak suretiyle hukuka aykırı karar vermişlerdir. Yargıtay’ın, Ergenekon kararında belirttiği hususlardan hareketle şunu söylemekte yanlış olmayacaktır; elde edilme yöntemi tamamıyla CMK’ya aykırı olan bir delili, Yargıtay’ın hukuka uygun kabul etmesi hukuki hale getirmez ve yapılan bu kabulün hiç bir hukuki karşılığı ve anlamı yoktur.

Prof. Dr. Ersan ŞEN de, arama kararlarında uygulayıcıların Anayasa ve yasalarda öngörülen usul dışına çıkarak karar vermeleriyle ilgili şu değerlendirmelerde bulunmuştur; “…hukuk ve onun pozitif kurallarının uygulayıcısı olan, bu noktada normlar hiyerarşisine bağlı hareket etmesi gereken uygulamacılar, defacto durumlar veya maddi hakikate ve adalete ulaşma gereğinden hareketle, kendilerine göre olmaması veya farklı düzenlenmesi gereken Anayasa ve kanun hükümlerini bir kenara bırakıp, sübjektif kabulleri ön plana çıkararak, fiili durumlara ve sosyolojik gerçeklere münasip kararlara imza atamazlar; aksi halde bu durum “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin ihlali olacağı gibi, “hukuk devleti” ilkesinin sonucu olan hukuki öngörülebilirliğin ve bilinirliğin gözden çıkarılması, hukuk güvenliği hakkı kapsamında kanuna güvenmenin zayıflatılması anlamına gelir.

Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasına ilişkin biçim ve yöntem, herkesi ve dahi yargı mensuplarını bağlayan Anayasa m.13’de net bir şekilde gösterilmiştir. Bundan ötesini yapmak, olmayan kısıtlamayı uygulamak veya olanı kamu otoritesi lehine genişletmek yargı mensubunun görevi değildir. Yargı mensubunun varlık sebebi; elbette düzeni, kişi hak ve hürriyetleri saldırıya uğrayanları saldırana ve saldırmışa karşı korumaya, fakat bir o kadar da suçlananın hak ve hürriyetlerinin müdafaa etmeye dayanır.” 26

Aslında şu fıkra yukarıda anlatılanların bir özeti gibidir. Amerikalılar, derdini anlatabilecek şekilde eğittikleri bir maymunu Ay’a gönderirler ve dönüşünde merakla maymuna sorarlar; Ay nasıl bir yer, su var mı, yer çekimi var mı, atmosferi nasıl, insan yaşamına müsait mi vs. Maymun onlara bakar ve “muz yok” der, bilim adamları şaşırırlar ve boş ver muzu, sen sorduklarımıza cevap ver derler. Maymun kızgın bir şekilde dönüp “muz yok dedim ya size, daha ne söyleyeyim” der. Bylock sunucusunda arama, kopyalama ve el koyma işlemlerinin yapılabilmesi için verilmiş bir hakim kararı olmadan Bylock bilgi ve verileri ele geçirilmişken; IP adreslerinin, User ID numarasının, kullanıcı adı ve şifrelerinin, CGNAT kayıtlarının, sinyal bilgilerinin, yazışma ve görüşme içeriklerinin varlığının tartışılması, maymuna Ay’ın nasıl olduğunu sormaya benzer. Zira önce bir arama kararı (muz) olacak ki, sonrasında diğer sorular sorulabilsin.

V. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ AÇISINDAN KONUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ

Anayasa’nın 38/6. maddesi gereğince kanuna aykırı olarak elde edilmiş delillerin yargılamada kullanılabilmesi mümkün değildir ve özel hayat hakkının ihlali sonucu elde edilen deliller de buna dâhildir. Anayasa’ya uygun olarak konu CMK’nın 206/2-a maddesinde düzenlenmiş ve kanuna aykırı olan delilin reddedileceği hükme bağlanmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’de (AİHM), mahkemelerin hukuk güvenliği, öngörülebilirlik ve kanun önünde eşitlik ilkelerinin gereği olarak, yerleşik içtihatlarından ikna edici gerekçe göstermeden ayrılamayacaklarını belirtmiştir.27 Uygulama birliğini sağlamaları beklenen yüksek mahkemelerin dairelerinin benzer davalarda farklı sonuçlara ulaşması, örneğin bir dosyanın belirli bir daireye düşmesi halinde onanıp, başka bir daireye düşmesi halinde bozulacağı gibi bir ihtimalin varlığı hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırıdır ve böyle bir algının toplumda yerleşmesi yargı sistemine ve mahkemelere duyulan güveni zedeler.28

Yargıtay 16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu, Anayasa ve CMK’nın açık hükümlerine rağmen, Bylock sunucusunda arama yapılması için verilmiş bir hakim kararı olmadan elde edilen hukuka aykırı bilgileri hukuka uygun kabul edip delil saymak ve aynı konuda daha önce verdiği kararlardan ikna edici gerekçe göstermeden ayrılıp çelişkili kararlar vermek suretiyle ilgililerin adil yargılanma haklarının ihlaline neden olmuşlardır.

SONUÇ

Bir delilin soruşturma ve kovuşturmada kullanılabilmesi, hukuka uygun şekilde elde edilmesine bağlıdır. CMK’da öngörülen usul kurallarına aykırı elde edilen bilgi ve verilerin karara etkisine bakılmaz ve bu şekilde elde edilen bilgilerin delil olarak kullanılabilmesi mümkün değildir. Aksi durumun kabulü keyfi, sonuçları öngörülemeyen ve kişiye özgü yorumlara sebebiyet verir ki, bu durum hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Kısaca, “zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir.”29Ancak, Yargıtay 16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu, bilişim sistemleri üzerinden delil elde edilmesiyle ilgili özellikle Ergenekon davasında belirlediği ve C.savcısının gecikmesinde sakınca bulunan hal gerekçesiyle verdiği arama kararına istinaden yapılan aramada elde edilen delillere hakim kararıyla el konulmasını bile CMK’ya aykırı bulduğu ilkelerden tamamen ayrılmışlar, hiçbir adli ve adli kolluk görevi olmayan MİT’in, her hangi bir hakim kararı olmadan ve istihbari çalışma sonucu elde ettiği30 Bylock bilgilerini hukuka uygun delil kabul edip, bu bilgilerin hükme esas alınabileceğine karar vermişlerdir. İşin vahim tarafı ise, Ceza Genel Kurulu’nun Bylock bilgilerini hukuki delil kabul edebilmek için ürettiği, CMK’da hiçbir karşılığı bulunmayan ve aramanın mantığına ters olan “geçmişe dönük arama (!)” kavramına dayanarak on binlerce kişinin ağır cezalara çarptırılması ve çarptırılıyor olmasıdır.

DİPNOTLAR:

1-YENER Ünver/HAKERİ Hakan, Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Baskı, Ankara, 2015, s.431; YENİDÜNYA Caner/İÇER Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s.448; ÖZEN/Muharrem/ÖZOCAK Gürkan, “Adli Bilişim, Elektronik Deliller ve Bilgisayarlarda Arama ve El Koyma Tedbirinin Hukuki Rejimi (CMK.m.134)”, Ankara Barosu Dergisi, Sayı:2015/1, Ankara, 2015, s.61;YAŞAR Yusuf/DURSUN İsmail, “Bilgisayarlarda, Bilgisayar Programlarında ve Kütüklerinde Arama Kopyalama ve El Koyma Koruma Tedbiri”, MÜHF-HAD. Cilt:19, S.3, İstanbul, 2013, s.6; TANRIKULU Cengiz, Ceza Muhakemesi Hukukunda Bilişim Sistemlerinde Arama ve El Koyma, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s.352.

2-YENİSEY Feridun/NUHOĞLU Ayşe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ders Kitabı, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, Ankara, 2014, s.585 vd.; YENİDÜNYA/İÇER, s.448; TANRIKULU, s.352; YAŞAR/DURSUN, s.6.

3-YAŞAR/DURSUN, s.7-8; YENİSEY/NUHOĞLU, s.586; TANRIKULU, s.353; YENİDÜNYA/İÇER, s.448-449; ÖZEN/ÖZOCAK, s.62.

4-Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24 /04/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı kararı; TANRIKULU, s.360; YAŞAR/DURSUN, s.15-17; YENİDÜNYA/İÇER, s.449.

5-DEĞİRMENCİ Olgun, Ceza Muhakemesinde Sayısal (Dijital) Delil, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2014, s.319 vd.; BAŞTÜRK İhsan, “Bilgisayar Sistemleri ile Verilerinde Arama, Kopyalama ve El Koyma”, Fasikül Dergisi, Ankara, 2010, S.9, s.25; YENİDÜNYA/İÇER, s.449; TANRIKULU, s.447; YENİSEY/NUHOĞLU, s.558; YAŞAR/DURSUN, s.20-21.

6-YENİDÜNYA/İÇER, s.450; TANRIKULU, s.476; YAŞAR/DURSUN, s.21; YENİSEY/NUHOĞLU, s.586.

7-CENTEL Nur/ZAFER Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, 11. Bası, İstanbul, 2015, s.83; YENİDÜNYA/İÇER, s.450.

8-ÖLMEZ Aslan, “Bilgisayarda, Bilgisayar Programlarında ve Kütüklerinde Kopyalama ve Bunlara El Koyma”, Terazi Aylık Hukuk Dergisi, Ankara, 2009, S.30, s.48; TANRIKULU, s.395; YENİDÜNYA/İÇER, s.450.

9-ÇOLAK Haluk/TAŞKIN Mustafa, Ceza Muhakemesi Şerhi, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2007, s.607; TANRIKULU, s.389-390; YENİDÜNYA/İÇER, s.451; YENİSEY/NUHOĞLU, s.586; ÖZEN/ÖZOCAK, s.62; YAŞAR/DURSUN, s.12-13; BAŞTÜRK, s.27.

10-CMK m. 134/1 (Ek üç cümle: 25/7/2018-7145/16 md.)

11-DEĞİRMENCİ, s.127; YENİDÜNYA/İÇER, s.453; TANRIKULU, s.435; YENİSEY/NUHOĞLU, s.588; YAŞAR/DURSUN, s.22.

12-DEĞİRMENCİ, s. 322.

13-BAŞTÜRK, s.29; TANRIKULU, s.435; DEĞİRMENCİ, s.197, 208; YENİSEY/NUHOĞLU, s.589; YAŞAR/DURSUN, s.21 vd.

14-YAŞAR/DURSUN, s.130; YENİDÜNYA/İÇER, s.456; ÖZEN/ÖZOCAK, s.67.

15-ÖZEN/BAŞTÜRK, s.144; TANRIKULU, s.381; DEĞİRMENCİ, s.343.

16-Teknik Rapor, s.12.

17-Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/04/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı kararı.

18-Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/09/2017 T., 2017/16. MD-956 E., 2017/370 karar sayılı kararı.

19- http://www.mit.gov.tr/basin60.html

20- Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26/09/2017 T., 2017/16. MD-956 E., 2017/370 karar sayılı kararı.

21- Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20/12/2018 T., 2018/16-419 E., 2018/661 K. sayılı kararı.

22-ŞEN Ersan, “Hukuka Aykırı Delillerle İlgili Bir Değerlendirme”, https://www.hukukihaber.net/hukuka-aykiri-delillerle-ilgili-bir-degerlendirme-makale,6965.html; YENİDÜNYA/İÇER, s.732-733; YENİSEY/NUHOĞLU, s.968; TANRIKULU, s.521-522.

23- “… adli arama kararı alınmadan yapılan arama işlemi sonucunda hukuka aykırı şekilde ele geçirilen suçun maddi konusu ve delili niteliğindeki uyuşturucu maddenin hükme esas alınamayacağı ve buna bağlı olarak da suçun unsurları oluşmayacağı anlaşıldığından, haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.” Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 14/03/2017 T., 2016/20-348E., 2017/140 K. sayılı kararı; “…usulüne uygun adli arama emri veya kararı alınmadan mevcut önleme aramasına istinaden ikinci ve üçüncü aramanın yapılması, üçüncü aramanın sanığın aracın yanında bulunmadığı sırada gerçekleştirilmesi ve önleme aramasına istinaden yapılan aramanın en kısa sürede gerçekleştirilmesi gerekirken sanığın 2-3 saat bekletilmesi açıkça hukuka aykırı olup, bu arama sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınması da mümkün değildir. Bu itibarla; sanık hakkında hukuka aykırı olarak gerçekleştirilen arama işleminde elde edilen maddi delil ile buna ilişkin düzenlenen tutanağın, yerel mahkemece hükme esas alınmaması isabetlidir” demiş,başka bir kararında, hakim kararı olmadan yapılan “arama işleminde elde edilen maddi kanıt ile buna ilişkin düzenlenen tutanağın hükme esas alınması imkansızdır” Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 17/11/2009 T., 2009/160 E., 2009/264 K. sayılı kararı; “…kolluk tarafından hakim kararı bulunmadan yapılan aramanın hukuka aykırı olduğunu ve arama sonucu ele geçirilen maddi delil ve buna ilişkin ekspertiz raporunun dikkate alınmayacağı ve sübut sorununun diğer deliller dikkate alınarak çözülmesi gerektiğine” Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun, 29/11/2005 T., 2005/144 E., 2005/150 K. sayılı kararı.

24-AYM’nin Orhan Kılıç Kararı, (Genel Kurul), B. No:2014/4704, 01/02/2018.

25-Yargıtay 16. CD’nin 21.04.2016 tarih, 2015/4672 E., 2016/2330 K. sayılı kararı.

26- ŞEN Ersan, “Yargıtay’ın Son Kararları Işığında Aramanın Hukukiliği”, https://www.hukukihaber.net/yargitayin-son-kararlari-isiginda-aramanin-hukukiligi-makale,5634.html

27-AİHM’in Chapman/Büyük Krallık Kararı, B.No: 27238/95, 18/01/2001, P.70; Beian/Romanya Kararı, B.No: 30658/05, 06/12/2007; Stoilkovska/Makedonya Kararı, B.No: 29784/07, 18/07/2013, P.49; AYM’nin Türkan Bal Genel Kurul Kararı, B.No; 2013/6932, 06/01/2015, P.72.

28-TAŞDELEN Okan, “Çelişkili Yargı Kararlarının Adil Yargılanma Hakkı Bağlamında Değerlendirilmesi”, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi Serdar Özgüldür Armağanı, Sayı:7, Ankara, 2016, s. 999; AYM’nin Türkan Bal Genel Kurul Kararı, P.64; “…görülen davada Yargıtay’ın aynı dairesinin diğer içtihadıyla çelişecek şekilde karar vermesi söz konusudur. Makul bir gerekçe ortaya konulmayıp ve sonrasında istikrarlı bir şekilde uygulanmadan benzer nitelikteki uyuşmazlığın zıttı olacak şekilde davanın incelenmesi hukuki belirsizliğe yol açmıştır. Başvurucu için öngörülemez nitelikte olan bu uygulama nedeniyle yargılamanın hakkaniyetinin zedelendiği sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. Maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılama hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.” AYM’nin Aşır Tunç Kararı, B.No: 2015/17453, 22/01/2019.

29-TANRIKULU, s.530; YENİDÜNYA/İÇER, s.736; ÖZEN/ÖZOCAK, s.63-64.

30- http://www.mit.gov.tr/basin60.html

YARGITAY’IN HANEFİ AVCI KARARI BAĞLAMINDA SUÇUN MANEVİ UNSURU VE 15 TEMMUZ YARGILAMALARI

 

YARGITAY’IN HANEFİ AVCI KARARI BAĞLAMINDA SUÇUN MANEVİ UNSURU VE 15 TEMMUZ YARGILAMALARI

 

A. SİLAHLI ÖRGÜT MENSUBİYETİ SUÇUNDA MANEVİ UNSURU

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 302, 309, 311, 312, 314 ve 316. maddelerinde yer verilen suçların manevi unsuru doğrudan kasttır. Doğrudan kast, bilme ve istemeden oluşur. Bu suçların oluşabilmesi için; failin içinde bulunduğu veya yardım ettiği yapının niteliğini, yani silahlı bir terör örgütü olduğunu ve bu yapının nihai amacının anayasal düzeni değiştirmek veya darbe yapmak olduğunu bilmesi ve istemesi gerekir. Bu husus suçun olmazsa olmazıdır ve bunları bilmeyen kişiler hakkında mahkumiyet kararı verilemez. Darbeye bizzat karışan fail dahi amaç suçu (darbe teşebbüsünü) bilmiyor ve verilen emirlere “tatbikat” yapılıyor düşüncesiyle uymuşsa bu kişi TCK’nın 309. maddesinden cezalandırılamaz. Aynı şekilde, bir kişi dini bir cemaate ya da bir sivil toplum kuruluşuna mensup olduğunu düşünüyorsa TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılamaz.

Suçun manevi unsuru, maddi delillerle kesin olarak ispatlanmalıdır. “Bildiğini kabul ediyorum”, “biliyordur”, “bilebilecek durumdadır” veya “bilmesi gerekir” gibi varsayımlarla mahkumiyet kararı verilemez. Ancak, 15 Temmuz yargılamalarının hiçbirinde suçun manevi unsuru araştırılmamakta ve yasal ve rutin faaliyetler kriter olarak kabul edilerek kişilere çok ağır cezalar verilmektedir.

Fakat kimse karamsarlığa kapılmasın. Bu mahkumiyet kararları istinaf veya Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşse dahi, mutlaka bir gün bozulacak ve mahkumiyet hükümleri tüm sonuçlarıyla ortadan kalkacaktır. Nasıl mı? Somut bir örnek üzerinden anlatalım.

B. HANEFİ AVCI’NIN YARGILANDIĞI OLAY

Hanefi Avcı, Eskişehir İl Emniyet Müdürü olduğu dönemde NK isimli kişiyi arayarak telefonlarının emniyet tarafından dinlendiğini söylemiştir. NK, 1980 yılında Marksist ideolojiye sahip THKP-C Kurutuluş adlı silahlı örgüte üye olduğu iddiasıyla yakalanmıştır. Hanefi Avcı, NK’nın emniyet sorgusunda bulunmuş ve bu vesileyle NK ile tanışmıştır. NK, mahkemeye sevk edilerek tutuklanmış, silahlı terör örgütü üyesi olmaktan hakkında dava açılarak yargılanmış ve 7 yıl tutuklu kaldıktan sonra 1987 yılında tahliye edilmiştir.

1997 yılındaki Susurluk olayından sonra Hanefi Avcı hakkında çıkan haberler üzerine NK Hanefi Avcı’yı aramış ve taraflar yeniden görüşmeye başlamıştır. 2010 yılında NK hakkında yine silahlı örgüt üyeliğinden soruşturma başlatılmış ve mahkeme kararı ile telefonları dinlemeye alınmıştır. Telefon kayıtlarına yansıdığı üzere, 03.09.2010 tarihinde Eskişehir İl Emniyet Müdürü olan Hanefi Avcı, NK’yı arayarak telefonlarının Emniyet birimlerince mahkeme kararı ile dinlenildiği söylemiş ve NK’da bunun üzerine telefonlarını kapattırmıştır. NK, yürütülen bu soruşturma ve yargılama sonunda silahlı terör örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 ay hapis cezası almış ve bu karar Yargıtay’ca onanarak kesinleşmiştir. Yani NK’nın silahlı terör örgütü üyesi olduğu sabittir. Hanefi Avcı, hakkında başlatılan soruşturma kapsamında verdiği ifadesinde; NK ile önceye dayalı arkadaşlıklarının olduğunu, her ne kadar silahlı örgüt üyeliğinden hapse girip çıksa da demokrat yapıda bir insan olarak kendisini tanıdığını, tahliye olduktan sonra yasa dışı davranışlarına tanık olmadığını ve THKP-C ile bağı hususunda bir bilgisinin bulunmadığını söylemiştir.

C. HANEFİ AVCI İLE İLGİLİ HUKUKİ SÜREÇ

Bu eylemi nedeniyle hakkında başlatılan soruşturma neticesinde, İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi Hanefi Avcı’nın 5 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiş ve bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanarak kesinleşmiştir. Ancak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 12.03.2015 tarihinde CMK’nın 308. maddesinde düzenlenen “İtiraz” müessesine dayanarak bu karara itiraz etmiştir. 2014 yılında kurulan Yargıtay 16. Ceza Dairesi de, iş yoğunluğuna rağmen 1,5 ay içinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazını kabul etmiş ve Hanefi Avcı hakkında verilen mahkumiyet kararını bozmuştur (16. Ceza Dairesinin 30.04.2015 T., 2015/3344 E., ve 2015/926 K. sayılı karar).

D. 16. CEZA DAİRESİNİN BOZMA KARARININ GEREKÇESİ

16. Ceza Dairesi Hanefi Avcı’ya verilen mahkumiyet hükmünü bozduğu kararında; “sanığın, yalnızca NK’nın silahlı terör örgütü üyesi olduğunu bilerek yardım etmesi durumunda suçun oluşabileceğini”, Hanefi Avcı’nın, NK’ın örgüt üyesi olduğunu bilerek, örgüt üyelerinin ve faaliyetlerinin deşifresini engellemek kastı ile hareket ettiğine dair mahkûmiyet için kesin inandırıcı delil elde edilemediğini; suçun doğrudan kastla işlenebileceğini, fiilin bilerek ve isteyerek yapılması gerektiğini, sanığın bu kastla hareket ettiğine dair her türlü kuşkudan uzak kesin inandırıcı delil elde edilemediğini ve hükme esas alınan delillerin suçun “manevi unsurunun” oluşumu için yeterli olmadığını kabul etmiştir.

Kısaca, il emniyet müdürlüğü de dahil olmak üzere uzun yıllar emniyet biriminde ve özellikle istihbarat alanında görev yapan ve yine kendi beyanına göre “hayatını sol örgütlerle mücadele ile geçiren”, NK’nın geçmişini de yakinen bilen ve emniyetteki ilk sorgusunda bulunan Hanefi Avcı’nın, NK’nın silahlı terör örgütü üyesi olduğunu bilemeyeceği 16. Ceza Dairesince kabul edilmiş ve hüküm kaldırılmıştır.

E. HANEFİ AVCI KARARI BAĞLAMINDA 15 TEMMUZ YARGILAMALARI

Hanefi Avcı kararı, Yargıtay Başsavcılığının onama talebi ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinin onama kararıyla kesinleşmiştir. Ancak, karardan kısa bir süre sonra aynı Yargıtay Başsavcılığı bu sefer de sanığın kasıtla, yani bilerek ve isteyerek hareket ettiğine dair yeterli delil bulunmadığını ileri sürerek kararın bozulmasını 16. Ceza Dairesinden talep etmiş ve karar bozulmuştur. Halbuki, iki karar arasında dosyaya kastı etkileyen yeni bir delil ya da yeni bir tanık beyanı girmemiş, sadece konjonktür değişmiş ve kısa bir sürede de önceki hüküm kaldırılmıştır. Kısaca, konjonktür değiştiği ya da hukukun geri geldiği bir ortamda, yalnızca bir itiraz dilekçesi ile onanarak kesinleşen kararlar dahi tüm sonuçlarıyla ortadan kalkabilmektedir.

Bu kararın önemli bir yanı; hukuki açıdan hatalı olsa da, 16. Ceza Dairesinin suç kastının değerlendirilmesi gerektiğini vurguladığı bir içtihadı olmasıdır ve bu yönüyle değerli bir kararıdır. Bu nedenle, kararda yer verilen hususların savunmalarda mutlaka ileri sürülmesi gerekir. Zira Özellikle FETÖ/PDY yargılamalarında 16. Ceza Dairesi manevi unsurla ilgili bu ve benzeri (örn. Cumhuriyet Gazetesi yazarları kararı) içtihatlarını unutmuş durumdadır. Bu dosyaların hiç birinde, kabul ettiği şekliyle, kişilerin Gülen hareketinin nihai amacının anayasal düzeni değiştirmek veya darbeye teşebbüs olduğunu bildiklerini ve gerçekleşmesini istediklerini araştırmadığı gibi TCK’nı 30. maddesinde düzenlenen “hata” hükümlerinin varlığını da araştırmamaktadır. 16. Ceza Dairesi’nin bu tavrı nedeniyle yerel mahkemeler de bu hususları hiç araştırmamakta ve hatta değerlendirme konusu bile yapmamaktadır. Başka bir ifadeyle, 16 Ceza Dairesi Hanefi Avcı gibi bir emniyet müdürünün NK gibi bir kişinin yasa dışı örgüt üyesi olduğunu “bilemeyebileceğini” kabul edip kesinleşmiş bir kararı bozarken, FETÖ/PDY yargılamalarında böyle bir değerlendirme yapılıp yapılmadığını incelemediği gibi bir ön kabul ya da ön yargı ile içinde esnaf, ev hanımı, çiftçi, memur ve öğrencilerin de bulunduğu on binlerce kişinin darbeye teşebbüs eylemeni “bildiklerini”, “bilebilecek durumda olduklarını” ya da “bilmeleri gerektiğini” kabul etmiştir. Bu kabulü de, bu kişilerin yasal ve rutin faaliyetlerine dayanarak yapmıştır. Yani bu kabule göre; bir kişi bankada hesap açtıysa, gazete ve dergi abonesi olduysa, çocuğunu okula gönderdiyse ya da belli meslekleri yaptıysa otomatik olarak darbeye teşebbüs eylemeni biliyordur ve suçun manevi unsuru o kişi için gerçekleşmiştir. Ancak bu kabulün hiç bir hukuki temeli ve karşılığı yoktur.

Onlarca esas ve usul hatasının, binlerce dosyada ısrarla tekrarlanmasına hiçbir yargı merci uzun süre dayanamaz. Bu nedenle, yapılması gereken bu hataların her dosyada ısrarla ileri sürülmesidir. Mevcut kararların bozulması için yasa değişikliğine, yargının yapısının ya da olağanüstü işlemlerle mahkemelerin işleyişinin değiştirilmesine gerek yoktur. Hukuk geldiğinde her hukukçu bu itirazları ve bunca hukuksuzluğu görmek ve bu kararları bozmak zorunda kalacaktır. Ayrıca, CMK’nın 308. maddesinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tanınan “itiraz” yasa yolunda; sanık lehine olan durumlarda hiçbir süre ve talep bakımından sayı sınırlaması yoktur. Aradan 50 yıl da geçse, istinaf veya Yargıtay denetiminden geçerek kesinleşen tüm kararların bu itiraz yoluyla doğrudan bozulması mümkündür.

SONUÇ

Yargılamalarda, her bir sanık için bilme ve isteme, yani suçun manevi unsuru mutlaka değerlendirilmelidir. FETÖ/PDY dosyalarında bu yapılmadığı için tüm kararlar hatalıdır ve mutlaka bu kararlar bir gün, diğer yönler hariç, yalnızca bu sebepten bozulacak ve herkese iade-i itibar yapılacaktır.

Unutmayın! PKK’nın kurucusu olup binlerce insanın ölmesine ve yaralanmasına neden olan Abdullah Öcalan çok titiz bir şekilde yargılanmasına ve yargılamada tüm usul kurallarının uygulanmaya çalışılmasına rağmen, AİHM yargılamalardaki usul hataları nedeniyle ihlal kararları vermiştir. Benzer kararların 15 Temmuz yargılamalarında da verileceği ve yeniden yargılamalar neticesinde de suçun manevi unsurunu (darbeye teşebbüs eylemi) bilmeyen ve istemeyen herkesin, hangi suçtan yargılanırsa yargılansın beraat edeceği aşikardır.