AKIN ÖZTÜRK DAVASI: BM’DEN TÜRKİYE’YE “KEYFİ TUTUKLULUK” UYARISI VE “İNSANLIĞA KARŞI SUÇ” ENDİŞESİ

 

AKIN ÖZTÜRK DAVASI: BM’DEN TÜRKİYE’YE “KEYFİ TUTUKLULUK” UYARISI VE “İNSANLIĞA KARŞI SUÇ” ENDİŞESİ

 

29 Kasım 2024’te yayımlanmış olan Birleşmiş Milletler (BM) Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu’nun (WGAD) 33/2024 sayılı görüşü, Türkiye’nin eski Hava Kuvvetleri Komutanı Akın Öztürk’ün 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası sekiz yılı aşkın süredir devam eden tutukluluğunu incelemiştir.[1] Çalışma Grubu, Öztürk’ün hapis cezasını “keyfi” olarak nitelendirmiş ve Türkiye Hükümeti’nden Öztürk’ün derhal serbest bırakılmasını, tazminat ödenmesini ve ihlallerle ilgili bağımsız bir soruşturma başlatılmasını talep etmiştir. Kararda dikkat çekici şu uyarı da yer almıştır: Türkiye’de yaygın veya sistematik şekilde gerçekleşen keyfi tutuklamalar, “insanlığa karşı suç” teşkil edebilir. Bu karar, Öztürk’ün bireysel durumunun ötesinde, Türkiye’deki yargı süreçlerine ve insan hakları ihlallerine dair geniş çaplı bir eleştiri sunmuştur. Peki, bu kararın detayları nelerdir ve neden bu denli önemlidir?

Akın Öztürk’ün Hikâyesi: Darbe Gecesi ve Sonrası

Akın Öztürk, 1952 doğumlu bir Türk vatandaşı olup 2013-2015 yılları arasında Türk Hava Kuvvetleri Komutanı olarak görev yapmıştır. 2015’te Yüksek Askeri Şura üyesi olarak atanmış ve 15 Temmuz 2016’da Türk Hava Kuvvetleri’nin en kıdemli personeli konumunda bulunmuştur. Ancak, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nı devrettikten sonra aktif bir komuta görevi olmamış, yalnızca Şura toplantılarına katılmakla yetkili, yarı emekli bir pozisyonda yer almıştır. Darbe girişimi sırasında, Öztürk yıllık izninde İzmir’deki askeri tatil tesisinde bulunmuş, 15 Temmuz günü eşinin sağlık sorunları nedeniyle Ankara’ya dönmüştür. Aynı gece saat 21:32’de Genelkurmay’dan gelen bir telefonla Akıncı Hava Üssü’ne gitmiş, burada darbe girişimini durdurmaya çalışmış, üst düzey subayları kurtarmış ve darbecileri iknaya çabalamıştır. Ancak, 16 Temmuz sabahı devlet medyası tarafından “darbenin lideri” ve “1 numarası” olarak suçlanmıştır. 17 Temmuz’da Merkez Komutanlığı’na tanık sıfatıyla çağrılmış, fakat burada hukuki bir dayanak olmaksızın gözaltına alınmıştır.

Gözaltı süreci ciddi iddialarla doludur: Öztürk, herhangi bir karar olmadan gözaltına alınmış, ağır işkenceye maruz kalmış, avukatıyla görüşmesi engellenmiş ve temel ihtiyaçları karşılanmamıştır. 18 Temmuz 2016’da “hükümeti devirme” (Türk Ceza Kanunu madde 312) ve “anayasal düzeni yıkma” (madde 309) suçlamalarıyla tutukluluğuna karar verilmiştir. 2019’da Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 141 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmıştır. Şu anda davası Yargıtay’da temyiz aşamasında olup Öztürk, tek kişilik hücrede tutulmaya devam edilmektedir.

WGAD Kararının Temel Bulguları

WGAD, Öztürk’ün tutukluluğunu iki ana kategoride “keyfi” olarak sınıflandırmıştır: Kategori I (hukuki dayanak eksikliği) ve Kategori III (adil yargılanma hakkının ihlali). Kategori V (siyasi görüş temelinde ayrımcılık) ise somut kanıt eksikliği nedeniyle kabul edilmemiştir. Şimdi, “Kaynak” (Öztürk’ün avukatları) tarafından ileri sürülen iddiaları ve WGAD’ın bu iddialara verdiği yanıtları detaylıca inceleyelim.

  1. Kategori I: Hukuki Dayanak Eksikliği

Kaynak Tarafından İleri Sürülen İddialar

Kaynak, Öztürk’ün gözaltına alınma ve tutuklanma sürecinde hukuki bir temelin bulunmadığını iddia etmiştir:

  • Usulsüz Gözaltı: Öztürk, 17 Temmuz 2016’da saat 02:00 civarında Merkez Komutanlığı’na tanık olarak ifade vermeye çağrılmış, ancak varır varmaz herhangi bir suçlama yöneltilmeden veya resmi bir (tutuklama emri) sunulmadan gözaltına alınmıştır. Kaynak, bu durumun Öztürk’ün suçüstü yakalanmadığı ve evine döndükten sonra çağrıldığı gerçeğiyle çeliştiğini vurgulamıştır (§ 17, § 75).
  • Somut Delil Eksikliği: Gözaltı ve 18 Temmuz’daki ön duruşma tutukluluk kararında, Öztürk’ü suçlayacak hiçbir somut delil sunulmamıştır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “bazı deliller” bulunduğunu iddia etmiş, ancak bu delillerin niteliği veya içeriği açıklanmamıştır (§ 22). Aynı şekilde, Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi’nin tutuklama kararında “somut deliller”den bahsedilmiş, fakat bunlar belirtilmemiştir (§ 24). Kaynak, Genelkurmay’ın 21 Temmuz 2016’da Öztürk’ün darbeyi durdurmaya çalıştığını açıklayan bir basın bildirisi yayımladığını, ancak bu bildirinin kısa süre sonra internetten kaldırıldığını ifade etmiştir (§ 55). Ayrıca, Öztürk’ü suçlayan tek bir tanık ifadesinin işkence altında alındığı ve mahkemede geri çekildiği belirtilmiştir (§ 55).
  • Süreklilik: Kaynak, Öztürk’ün ilk gözaltından sonraki süreçte de (tutuklama ve mahkumiyet sonrası) herhangi bir hukuki temele dayanmayan bir şekilde özgürlüğünden yoksun bırakıldığını savunmuştur. 20 Haziran 2019’daki mahkumiyet kararında ve 13 Ekim 2020’de Ankara Bölge Adliye Mahkemesi’nin tutukluluğu uzatma kararında da somut delil sunulmamıştır (§ 56-57).

WGAD’ın Değerlendirmesi ve Kararı

WGAD, Kaynak’ın bu iddialarını kabul etmiş ve Öztürk’ün özgürlüğünden yoksun bırakılmasının hukuki bir dayanağı olmadığını tespit etmiştir:

  • Tutuklama Sürecindeki Usulsüzlükler: WGAD, Öztürk’ün Merkez Komutanlığı’na tanık sıfatıyla çağrıldıktan sonra gözaltına alınmasının, Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin (ICCPR) 9(2) maddesine aykırı olduğunu vurgulamıştır. Bu madde, bir kişinin gözaltına alındığında nedenlerinin derhal bildirilmesini ve suçlamaların açıkça açıklanmasını gerektirmektedir (§ 74). Öztürk’ün suçüstü bir durumda yakalanmadığı ve evine döndükten sonra çağrıldığı göz önüne alındığında, gözaltı için hukuki bir temel bulunmamıştır. Hükümetin, Öztürk’ün gözaltına alınmasının olağanüstü hal koşullarında gerekli olduğuna dair somut bir gerekçe sunmadığı belirtilmiştir (§ 75).
  • Somut Delil Eksikliği: WGAD, gözaltı ve ilk tutuklama kararında Öztürk’ü suçlayacak hiçbir delilin sunulmadığını doğrulamıştır. Hükümetin geç yanıtında bu iddiaları çürütmek için herhangi bir kanıt sunmadığı kaydedilmiştir (§ 68). Ayrıca, Genelkurmay’ın Öztürk’ün darbeyi durdurmaya çalıştığını kabul eden basın bildirisinin varlığı ve bunun kaldırılması, delil eksikliğini daha da belirginleştirmiştir. Tanık ifadesinin işkence altında alındığı ve geri çekildiği gerçeği de, Öztürk’ün suçluluğuna dair makul bir şüphe bulunmadığını göstermiştir (§ 55). WGAD, bu nedenle Öztürk’ün ilk gözaltından mahkumiyetine kadar geçen süreçteki özgürlükten yoksun bırakılmasının hukuki bir temele dayanmadığını ve Kategori I kapsamında keyfi olduğunu hükme bağlamıştır (§ 76).
  • Olağanüstü Halin Etkisi: Türkiye’nin 21 Temmuz 2016’da olağanüstü hal ilan ederek ICCPR’nin bazı maddelerini askıya aldığı bildirilmiştir. Ancak WGAD, bu derogasyonun Öztürk’ün gözaltına alınmasını ve tutuklanmasını meşrulaştırmadığını ifade etmiştir. Özgürlük ve güvenlik hakkının temel bir garanti olduğu ve olağanüstü halin bu tür usulsüzlükleri haklı kılmak için kullanılamayacağı belirtilmiştir (§ 75-76).
  1. Kategori III: Adil Yargılanma Hakkının İhlali

Kaynak Tarafından İleri Sürülen İddialar

Kaynak, Öztürk’ün adil yargılanma hakkının ciddi şekilde ihlal edildiğini iddia etmiştir:

  • İşkence ve İnsanlık Dışı Muamele: Öztürk, gözaltında ağır işkenceye maruz kalmıştır. Çıplak bırakılmış, tırnaklarına asit dökülmüş, uzun süre çömelmeye veya diz üstü durmaya zorlanmış, yoğun sözlü tacize uğramış ve hem polisler hem de diğer tutuklular tarafından dövülmüştür. Polislerin “özel ilgi” talimatı aldığı belirtilmiştir. Yemek, uyku ve tuvalet gibi temel ihtiyaçları karşılanmamış, tıbbi yardım ve hijyen hakkı reddedilmiştir (§ 19). Tutukluluğunda ise 10 ay 8 gün boyunca (18 Temmuz 2016 – 26 Mayıs 2017) katı bir izolasyonda tutulmuş, televizyon ve radyo gibi iletişim araçlarından mahrum bırakılmıştır (§ 25). İnsan Hakları Vakfı’nın raporuna göre, bu koşullar Öztürk’ün sağlığını kötüleştirmiştir (§ 26).
  • İşkenceyle Alınan İfadelerin Kullanımı: Öztürk’ün davasında, işkenceyle alındığı iddia edilen ifadeler mahkeme tarafından kullanılmıştır. 151 sanık, gözaltında işkence gördüğünü mahkemede ifade etmiş, ancak hâkimler bu iddiaları soruşturmamış ve işkenceyle elde edilen delilleri dosyadan çıkarmamıştır (§ 37-39). Kaynak, bu durumun Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 158/2 maddesine aykırı olduğunu ve yargılamanın adilliğini yok ettiğini savunmuştur.
  • Savunma Hakkının Engellenmesi: Öztürk, gözaltında kendi avukatıyla görüşememiş ve tanımadığı bir baro avukatı atanmıştır (§ 20). Dava dosyasına erişimi engellenmiş, 319 saatlik ham kamera kaydının yalnızca 101 saati kendisine sunulmuş, geri kalanı silinmiş veya dosyaya eklenmemiştir (§ 43). Önemli tanıklar kapalı oturumlarda sorgulanmış ve Öztürk’ün bu tanıkları sorgulama hakkı engellenmiştir (§ 42). Sanıkların talep ettiği deliller toplanmamış, savcılığın tüm talepleri kabul edilmiştir (§ 40).
  • Yargı Sürecindeki Usulsüzlükler: Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi’nin mahkumiyet kararı, savcılığın iddianamesinin neredeyse birebir kopyasıdır; dil bilgisi ve noktalama hataları bile aynıdır (§ 35). Öztürk’ün ve diğer sanıkların esas hakkındaki savunmaları kararda dikkate alınmamıştır (§ 31). Mahkeme, işkence iddialarını soruşturmamış ve bu konuda savcılığa bildirimde bulunmamıştır (§ 38).
  • Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı: Mahkeme başkanı, 2017’de Polis Akademisi’nin hükümet bağlantılı bir çalıştayına katılarak “Gülen grubuyla mücadelede somut delile gerek yok” demiştir (§ 48). Öztürk’ü mahkum ettikten hemen sonra Yargıtay’a atanmıştır (§ 49). Duruşmalarda sanıklar, jandarma komandoları ve keskin nişancılar eşliğinde “utanç yürüyüşü”ne zorlanmış, kalabalık tarafından linç tehditleriyle karşılaşmıştır (§ 45).

WGAD’ın Değerlendirmesi ve Kararı

WGAD, Kaynak’ın adil yargılanma hakkına dair iddialarını büyük ölçüde kabul etmiş ve şu hakların ihlal edildiğini tespit etmiştir:

  • İşkence ve İnsanlık Dışı Muamele: Öztürk’ün gözaltında işkenceye maruz kaldığı ve 10 ayı aşkın süre katı izolasyonda tutulduğu doğrulanmıştır. WGAD, BM Nelson Mandela Kuralları’na göre 15 günü aşan tecridin “uzun süreli tecrit” olarak tanımlandığını ve işkenceye varabileceğini belirtmiştir (§ 79). Öztürk’ün sağlık durumunun kötüleştiği İnsan Hakları Vakfı raporuyla desteklenmiştir. Hükümetin bu iddiaları çürütmediği kaydedilmiş ve bu koşulların ICCPR’nin 10(1) maddesine (insan onuruna saygı) aykırı olduğu vurgulanmıştır (§ 86).
  • İşkenceyle Alınan İfadelerin Kullanımı: WGAD, Öztürk’ün davasında işkenceyle alındığı iddia edilen ifadelerin mahkeme tarafından kullanıldığını ve bu durumun adil yargılanma hakkını temelden ihlal ettiğini ifade etmiştir (§ 83). 151 sanığın işkence iddialarını mahkemeye sunduğu, ancak hâkimlerin bu iddiaları soruşturmadığı ve delilleri dosyadan çıkarmadığı doğrulanmıştır. Bu, ICCPR’nin 14. maddesine ve evrensel hukuk ilkelerine aykırı bulunmuştur. WGAD, işkenceyle elde edilen delillerin sadece Öztürk’ü değil, üçüncü tarafları da etkileyerek yargı sürecinin güvenilirliğini yok ettiğini belirtmiştir (§ 83).
  • Savunma Hakkının Engellenmesi: Öztürk’ün kendi avukatıyla görüşemediği ve dava dosyasına erişiminin engellendiği kabul edilmiştir. ICCPR’nin 14(3)(b) maddesi, sanığın savunmasını hazırlamak için yeterli zaman ve olanaklara sahip olma hakkını garanti altına almaktadır; ancak Öztürk bu haktan mahrum bırakılmıştır (§ 82). Kamera kayıtlarının büyük kısmının silindiği ve tanıkların kapalı oturumlarda sorgulandığı doğrulanmış, bu durum “silahların eşitliği” ilkesini ortadan kaldırmıştır.
  • Yargı Sürecindeki Usulsüzlükler: Mahkeme kararının iddianamenin kopyası olduğu, Öztürk’ün esas hakkındaki savunmasının dikkate alınmadığı ve işkence iddialarının soruşturulmadığı tespit edilmiştir. WGAD, bu usulsüzlüklerin ICCPR’nin 14(1) maddesindeki adil ve tarafsız yargılanma hakkını ihlal ettiğini vurgulamıştır.
  • Yargı Bağımsızlığı ve Tarafsızlığı: Mahkeme başkanının hükümetle bağlantılı çalıştayda yaptığı açıklamalar ve Yargıtay’a atanması, yargı bağımsızlığına gölge düşürmüştür. WGAD, bu durumun Bangalore Yargı Etiği İlkeleri’ne ve ICCPR’nin 14(1) maddesine aykırı olduğunu kaydetmiştir (§ 48-49).

WGAD, bu ihlallerin Öztürk’ün özgürlüğünden yoksun bırakılmasını Kategori III kapsamında keyfi kıldığını hükme bağlamıştır (§ 84).

Karardaki Önemli Tespitler

WGAD, Öztürk’ün durumunu değerlendirirken birkaç çarpıcı tespitte bulunmuştur:

  • Sağlık Durumu: Öztürk’ün sağlık durumunun kötüleştiği ve tecridin bu durumu ağırlaştırdığı belirtilmiş ve bu nedenle “acil eylem” prosedürü devreye sokulmuştur (§ 86).
  • Devletin Yetersiz Yanıtı: Türkiye, WGAD’ın Şubat 2024’teki sorularına geç yanıt vermiş (23 Mayıs 2024) ve somut delil sunamamıştır. Çalışma Grubu, hükümetin iddiaları çürütmediğini ve yükümlülüğünü yerine getirmediğini ifade etmiştir (§ 68).
  • Olağanüstü Hal Savunması: Türkiye’nin 2016’daki olağanüstü hal ilanı, bazı hakların askıya alınmasına izin verse de WGAD, bu durumun Öztürk’ün temel haklarını tamamen ortadan kaldırmayı haklı kılmadığını belirtmiştir (§ 75).

Kararın Anlamı ve Önemi

WGAD’ın kararı, Akın Öztürk’ün durumunu yalnızca bireysel bir vaka olmaktan çıkararak, Türkiye’de 15 Temmuz sonrası yargılanan on binlerce kişinin karşılaştığı sistematik ihlalleri gözler önüne sermiştir. Karar, Öztürk’ün “darbenin 1 numarası” olarak lanse edilmesine rağmen somut delil eksikliği, işkence ve adil yargılanma ihlalleriyle dolu bir süreçten geçtiğini ortaya koymuş; bu da diğer benzer davaların güvenilirliğini sorgulatmıştır. Öztürk’ün dosyası, darbe girişimiyle ilgili en yüksek profilli davalardan biri olmasına rağmen böylesine ciddi usulsüzlüklerle doluysa, alt rütbeli subaylar ve sivillerin davalarında delil standardının daha düşük, savunma haklarının daha kısıtlı ve işkence iddialarının daha az belgelenmiş olabileceği ihtimalini güçlendirmiştir.

  • İnsanlığa Karşı Suç Uyarısı: Kararın en çarpıcı yönü, Türkiye’de son yedi yılda artan keyfi tutukluluk vakalarına işaret etmesi ve bu durumun “insanlığa karşı suç” boyutuna ulaşabileceği uyarısıdır (§ 87). WGAD; “yaygın veya sistematik hapis veya diğer ağır özgürlükten yoksun bırakma eylemleri, uluslararası hukukun temel kurallarına aykırıysa insanlığa karşı suç teşkil edebilir” ifadesini kullanmıştır. Bu, Öztürk’ün davasını münferit bir olay olmaktan çıkararak, 15 Temmuz sonrası geniş çaplı bir baskı politikasının parçası olarak sınıflandırmıştır. WGAD’ın son yedi yılda Türkiye’den gelen çok sayıda vakayı incelediği ve benzer ihlal kalıpları tespit ettiği belirtilmiştir (§ 87). Bu uyarı, uluslararası toplumun dikkatini Türkiye’deki yargı süreçlerine çekmiş ve meseleyi bireysel hak ihlallerinden sistematik bir zulüm politikasına taşımıştır.
  • Uluslararası Denetim ve Baskı: WGAD, İnsan Hakları Konseyi tarafından yetkilendirilmiş, tarafsız ve bağımsız bir mekanizma olarak, Türkiye’nin ICCPR gibi uluslararası taahhütlerine uyumunu sorgulatmıştır. Kararın BM bünyesinde alınması, Öztürk ve benzer durumdaki bireylerin sesini küresel bir platformda duyurmuş; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi diğer kuruluşları ve devletleri harekete geçmeye teşvik edebilecek bir baskı unsuru oluşturmuştur. Ayrıca, WGAD’ın 2006’dan beri ilk kez Türkiye’ye bir ülke ziyareti teklif etmesi, sürecin uluslararası düzeyde takip edileceğinin bir göstergesidir (§ 88).
  • Emsal Potansiyeli: Karar, Öztürk gibi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılan, işkence iddialarıyla karşılaşan ve adil yargılanma hakkından mahrum bırakılan diğer yüksek rütbeli subaylar, kamu görevlileri ve siviller için bir umut ışığı olmuştur. Türkiye’de iç hukukta çözüm bulunamayan durumlarda uluslararası mekanizmaların devreye girmesi, bu kişilere yönelik sistematik ihlallerin tanınmasını sağlamış ve yeniden yargılama taleplerine zemin hazırlayabilecek bir emsal oluşturmuştur. Örneğin, Öztürk’ün davasında işkenceyle alınan ifadelerin yargılamayı adil olmaktan çıkardığı bulgusu (§ 83), diğer sanıkların dosyalarında da benzer yöntemlerin kullanılmış olabileceği şüphesini güçlendirmiştir.
  • Türkiye’den Beklenenler: Türkiye’den, Öztürk’ün serbest bırakılması, tazminat ödenmesi, ihlallerin soruşturulması ve sağlık durumunun bağımsız uzmanlarca değerlendirilmesi talep edilmiştir (§ 91-92). Ancak, geçmişte benzer WGAD kararlarına uyulmamış olması, hükümetin bu karara nasıl yanıt vereceği konusunda belirsizlik yaratmıştır. Türkiye’nin bu uluslararası çağrıya kulak verip vermeyeceği, yalnızca Öztürk’ün değil, onunla aynı kaderi paylaşan binlerce kişinin geleceğini etkileyecektir.

Sonuç

WGAD’ın kararı, Öztürk’ün özgürlüğüne kavuşması için bir çağrıdan çok daha fazlasını temsil etmektedir. Bu karar, Türkiye’de adalet sisteminin işleyişine dair köklü bir tartışmayı ateşlemiş, 15 Temmuz sonrası yargı süreçlerinin uluslararası insan hakları standartlarıyla çeliştiğini tescillemiş ve benzer durumda olanlar için bir emsal oluşturma potansiyeli taşımıştır. Öztürk’ün davası, bir buzdağının görünen yüzü olarak, diğer dosyaların da uluslararası denetimle yeniden ele alınması gerektiğini gözler önüne sermiştir. Türkiye’nin bu karara yanıtı, hem ulusal hem de küresel ölçekte adalet arayışının seyrini belirleyecektir.

DİPNOTLAR:

[1] https://drgokhangunes.org/wp-content/uploads/2025/02/BM-Haksiz-Tutuklama-Calisma-Grubunun-Akin-Oztirk-Kararinin-Turkce-Cevirisi.pdf

AİHM’iN ONAT VE DİĞERLERİ KARARININ KHK’LARLA İHRAÇLARA BAKAN YÖNÜ 

 

AİHM’iN ONAT VE DİĞERLERİ KARARININ KHK’LARLA İHRAÇLARA BAKAN YÖNÜ 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İkinci Bölüm’ü, 25 Mart 2025’te Onat ve Diğerleri v. Türkiye davasında,[1] Türkiye’de Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde özel sektörde çalışan yedi işçinin işten çıkarılmalarına ilişkin önemli bir karar verdi. Başvurucular, belediyelerle bağlantılı taşeron firmalarda işçi olarak çalışırken, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL kapsamında, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile “terör örgütleriyle iltisak veya irtibat” şüphesiyle işten çıkarılmışlardı. AİHM, oybirliğiyle, iş mahkemelerinin bu ihraçları inceleme sürecinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6 § 1. maddesini (adil yargılanma hakkı) ihlal ettiğine hükmetti; ancak madde 6 § 2 (masumiyet karinesi) açısından ihlal bulmadı. Bu karar, yerel mahkemelerin yargısal denetimdeki eksikliklerini gözler önüne sererken, OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçların hukuki meşruiyetine dair soru işaretlerini ortaya koymuştur. Bu yazıda, AİHM’nin ihlal gerekçelerini ayrıntılı bir şekilde inceleyecek ve bu gerekçelerin OHAL KHK’larıyla ihraçlar bağlamındaki anlamına yer vereceğiz.

Davanın Arka Planı: OHAL ve İşten Çıkarmalar

Onat ve Diğerleri davası, Türkiye’nin 2015’ten itibaren yaşadığı güvenlik krizleri ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL dönemine dayanıyor. 2015’te Güneydoğu Anadolu’da “hendek olayları” olarak bilinen çatışmalar, PKK ile güvenlik güçleri arasındaki gerilimi artırmış; hükümet, belediyelerin PKK’ya lojistik ve mali destek sağladığını iddia etmişti (§ 5). Darbe girişimi ise geniş çaplı bir tasfiye sürecini tetiklemiştir. 21 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan 667 sayılı KHK, kamu kurumlarına bağlı tüm çalışanların—taşeronlar dahil—“terör örgütlerine üyelik, mensubiyet, iltisak veya irtibat” şüphesiyle işten çıkarılmasını mümkün kılmıştı (§ 7). Bu düzenleme, somut delilden ziyade “şüphe”ye dayanarak geniş bir yetki tanıyordu.

Başvurucular—Doham Onat, Muhittin Duymak, Zülküf Özoğul, Kenan Yıldırım, Abdullah Bilen, Ahmet İlaslan ve Abdullah Bekis—belediyelerle bağlantılı taşeron firmalarda işçi olarak çalışıyordu. 2016-2017 arasında, kamu kurumlarının güvenlik değerlendirmeleri sonucu bu firmalara talimat verilerek işten çıkarıldılar (§ 9). İş mahkemelerinde işe iade davaları açan başvurucular, işten çıkarılmalarının İş Kanunu’na (4857 sayılı Kanun) uygun olmadığını ve usul kurallarına uyulmadığını savundular (§ 10). Ancak iş mahkemeleri, KHK’yı esas alarak ihraçları “şüphe” temelinde haklı buldu ve davaları reddetti (§ 11-20). Anayasa Mahkemesi de bireysel başvuruları “açıkça dayanaktan yoksun” buldu (§ 22). AİHM’e başvuran işçiler, adil yargılanma hakkının (madde 6 § 1) ve masumiyet karinesinin (madde 6 § 2) ihlal edildiğini iddia ettiler.

AİHM’nin İhlal Gerekçeleri

AİHM, iş mahkemelerinin ihraçları inceleme sürecinde AİHS’in 6 § 1. maddesini ihlal ettiğini tespit etmiştir. İhlal gerekçeleri, yerel mahkemelerin yargısal denetimdeki yetersizliklerine ve gerekçesiz kararlarına odaklanmıştır. Bu gerekçeler şunlardır:

  • Yargısal Denetimin Yetersizliği

AİHM, iş mahkemelerinin, başvurucuların ihraçlarını değerlendirirken yeterli bir inceleme yapmadığını belirmiştir (§ 71). Mahkemeler, Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) üzerinden suç soruşturmaları hakkında bilgi toplasa da, bu bilgilerin işten çıkarma açısından “ilgisi” (relevance) üzerinde durmamışlardır. Örneğin, Doham Onat’ın 2003’te bir soruşturmada serbest bırakılması (§ 14) veya Ahmet İlaslan’ın 2015’teki cenaze olayında suç unsurunun bulunmaması (§ 19), mahkemelerce analiz edilmemiştir. AİHM, bu eksikliğin, işveren ile işçi arasındaki güvenin neden bozulduğunu açıklama yükümlülüğünü ihlal ettiğini belirtmiştir.

  • Gerekçeli Karar Eksikliği

Yerel mahkemeler, ihraçların “geçerli neden” olup olmadığını belirlerken, somut olayları ve delilleri incelemek yerine yalnızca devam eden veya sonuçlanmış ceza davalarının varlığına işaret etmişlerdir (§ 71). AİHM, Pişkin v. Türkiye (2020) kararına atıfta bulunarak, mahkemelerin “işverenin şüphesini haklı kılan ciddi, önemli ve somut olayları” değerlendirme zorunluluğunu hatırlatmıştır (§ 70). Ancak Kenan Yıldırım’ın beraatla sonuçlanan davası bile “güven kaybı” için yeterli görülmüştür (§ 17). Bu durum, kararların yüzeysel ve standart kalmasına yol açmıştır.

  • Şüphe Kavramının Keyfi Uygulanması

667 sayılı KHK, “iltisak veya irtibat” gibi muğlak kavramlarla işten çıkarmalara izin verse de, AİHM, bu muğlaklığın mahkemelerce keyfi bir şekilde doldurulduğunu tespit etmiştir (§ 71). İş mahkemeleri, şüphenin varlığını kanıt yükümlülüğünü işverene değil, işçilere yüklemiş; bu da adil yargılanma hakkını zedelemiştir. Örneğin, Muhittin Duymak’ın devam eden davası, şüphenin içeriği tartışılmadan işten çıkarma için yeterli sayılmıştır (§ 15).

  • Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi İçtihatlarıyla Çelişki

AİHM, Yargıtay’ın, şüpheye dayalı işten çıkarmalarda “objektif olaylar ve ciddi güven kaybı” aranması gerektiği yönündeki içtihadına atıfta bulunmuştur (§ 33-36). Anayasa Mahkemesi’nin Fatma Nakçi kararında (2021), ceza soruşturmalarının içeriğinin işten çıkarmayla ilgisinin değerlendirilmesi gerektiği belirtilmişti (§ 31). Ancak iş mahkemeleri, bu standartları uygulamamış ve yalnızca soruşturma veya dava varlığını yeterli görmüştür (§ 71). AİHM, bu çelişkinin, yargısal denetimin etkinliğini ortadan kaldırdığını söylemiştir.

  • OHAL’in Kısıtlayıcı Etkisi Olmaması

Hükümet, OHAL’i gerekçe göstererek Madde 15 (derogasyon) hakkını kullansa da, AİHM, 667 sayılı KHK’nın mahkemelerin denetim yetkisini sınırlamadığını vurgulamıştır (§ 73). Yerel mahkemeler, OHAL’i gerekçe göstermeden karar vermiştir. Bu da ihlalin OHAL’den değil, mahkemelerin kendi eksikliklerinden kaynaklandığını göstermiştir.

AİHM, bu gerekçelerle, iş mahkemelerinin, başvurucuların ihraçlarını yeterince incelemediğini ve adil bir yargısal denetim sağlamadığını hükmetmiştir. Madde 6 § 2 açısından ise, mahkemelerin suç isnadında bulunmadığı ve yalnızca “şüphe” çerçevesinde değerlendirme yaptığı için ihlal bulmamıştır (§ 66-67).

OHAL KHK’larıyla İhraçlar Bağlamında İhlal Gerekçelerinin Anlamı

AİHM’nin Onat ve Diğerleri kararındaki ihlal gerekçeleri, OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçların hukuki meşruiyetini ve yargısal denetimini sorgulayan önemli ipuçları sunmuştur. Türkiye’de OHAL döneminde, 667 sayılı KHK gibi düzenlemelerle on binlerce kişi kamu ve özel sektörden ihraç edilmiş olup bu ihraçlar, genellikle somut delilden ziyade “iltisak veya irtibat” gibi muğlak kavramlara dayandırılmıştır. Onat kararı, bu pratiğin AİHM standartlarıyla çelişkisini ve yerel mahkemelerin rolünü göstermesi açısından önemlidir. İhlal gerekçelerinin OHAL KHK’larıyla ihraçlar açısından anlamının şunlar olduğu söylenebilir:

  • Yargısal Denetimin Zayıflığı ve Keyfilik

Onat kararında AİHM, iş mahkemelerinin, ihraçların dayandığı “şüphe”yi somut delillerle test etmediğini eleştirmiştir (§ 71). OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçlarda da benzer bir tablo vardır: Kamu görevlileri ve taşeron çalışanlar, genellikle idari kararlarla ve yargısal denetimden uzak bir şekilde işten çıkarılmıştır. Örneğin, Pişkin v. Türkiye’de, bir kamu çalışanının ihracı, yalnızca yetkili makamın kararıyla haklı bulunmuş, mahkemeler delil incelemesi yapmamıştır (§ 70). Onat’ta ise iş mahkemeleri bir adım ileri gitse de, ceza soruşturmalarının içeriğini değerlendirmeden “şüphe”yi kabul etmişlerdir. Bu, OHAL KHK’larının yarattığı geniş yetkinin mahkemelerce denetlenmediğini ve keyfi uygulamalara kapı araladığını göstermektedir.

  • Muğlak Kavramların Denetimsizliği

667 sayılı KHK’daki “iltisak ve irtibat” kavramları, ne yasada ne de mahkeme kararlarında net bir şekilde tanımlanmamıştır. Onat’ta, iş mahkemeleri bu muğlaklığı, somut delil aranmadan ihraçları meşrulaştırmak için kullanmışlardır (§ 71). OHAL KHK’larıyla ihraç edilen kamu çalışanları da benzer şekilde, Bank Asya hesabı, sendika üyeliği veya sosyal medya paylaşımları gibi yasal ve rutin faaliyetleri nedeniyle suçlanmışlardır. AİHM, Onat’ta bu muğlaklığın yargısal denetimle giderilmesi gerektiğini vurgulamış; ancak yerel mahkemelerin bunu yapmamıştır. Bu durum, OHAL ihraçlarının öngörülemezliğini ve bireylerin haklarını korumasız bıraktığının göstergesidir.

  • Masumiyet Karinesi ve Güven Kaybı Dengesi

AİHM, AİHS’in 6 § 2. maddesinden ihlal bulmasa da iş mahkemelerinin önceki ceza soruşturmalarını “güven kaybı” için yeterli görmesini aynı maddenin 1. fıkrası açısından sorunlu bulmuştur (§ 71). OHAL KHK’larıyla ihraçlarda da bireylerin suçlu bulunmamış olmalarına rağmen “terör bağlantısı” şüphesiyle damgalanması yaygın bir pratiktir. Onat’ta, iş mahkemelerinin beraat veya takipsizlik kararlarını dikkate almadan ihraçları onaylaması, OHAL ihraçlarının da benzer bir mantıkla işlediğini ve yargısal denetimin bu damgalamayı önlemediğini ortaya koymaktadır.

  • Yerel Mahkemelerin Pasif Rolü

AİHM, iş mahkemelerinin, işverenin şüphesini sorgulamak yerine kabul ettiğini ve işçilerin savunmalarını yeterince ele almadığını belirtmiştir (§ 71). OHAL KHK’larıyla ihraçlarda da, Anayasa Mahkemesi ve idare mahkemeleri, genellikle idari kararları esas alarak bireysel başvuruları reddetmiştir. Onat kararı, bu pasif rolün, KHK ihraçlarının yargısal denetime tabi tutulmadığını ve bireylerin hak arama yollarının etkin olmadığını göstermektedir.

  • Hukuki ve Sosyal Sonuçlara Dair Bir Çağrı

Onat ve Diğerleri v. Türkiye kararı, OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçların hukuki ve sosyal sonuçlarını gözler önüne seren bir dönüm noktasıdır. OHAL döneminde, 667 sayılı KHK gibi düzenlemelerle yüz binlerce kişi kamu ve özel sektörden ihraç edildi. Bu ihraçlar, somut delilden yoksun, idari kararlarla ve “iltisak veya irtibat” gibi muğlak kavramlarla gerçekleştirildi. Onat kararı, bu sürecin adil yargılanma hakkıyla bağdaşmadığını ve yerel mahkemelerin denetim eksikliklerinin sistematik bir sorun olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kararın hukuki ve sosyal sonuçları, OHAL KHK’larıyla ihraçlar açısından şu şekilde detaylandırılabilir:

  • Hukuki Meşruiyet Krizi ve Yargısal Denetim İhtiyacı

Onat’ta AİHM, iş mahkemelerinin “şüpheyi somut delillerle test etmediğini ve KHK’nın muğlaklığını denetlemediğini eleştirmiştir (§ 71). Bu, OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçların hukuki meşruiyetini derinden sarsmaktadır. Selahattin Demirtaş v. Türkiye (no. 2) (2020) kararında, Büyük Daire, TCK m. 314’ün öngörülmezliğini eleştirmişti (§ 280); Onat, bu öngörülmezliğin KHK’lara da uzandığını ve yargısal denetimin yokluğuyla birleştiğinde bireylerin haklarını korumasız bıraktığını göstermektedir. OHAL KHK’larının, Avrupa insan hakları standartlarına uygunluğu ciddi bir şekilde sorgulanmalıdır. Bu karar, Türkiye’ye, KHK’larla yapılan ihraçların yeniden gözden geçirilmesi ve yargısal denetime tabi tutulması için bir çağrı niteliğindedir. Aksi halde, bu ihraçlar hukuki belirsizlik ve keyfiyet gölgesinde kalmaya devam edecektir.

  • Sosyal Damgalama ve Toplumsal Barışa Etkisi

Onat’ta, başvurucuların suçlu bulunmamış olmalarına rağmen “terör bağlantısı” şüphesiyle işten çıkarılması ve mahkemelerin bu durumu onaylaması, ciddi bir damgalama sorununu ortaya koymuştur (§ 71). OHAL KHK’larıyla ihraç edilenler de sosyal güvenlik kayıtlarına eklenen “KHK ile ihraç” koduyla özel sektörde iş bulma şansını kaybetmiş ve toplumsal dışlanmaya maruz kalmışlardır. Onat kararı, bu damgalamanın yargısal denetimle önlenebileceğini, ancak Türkiye’de mahkemelerin bu rolü üstlenmediğini göstermektedir. Bu durum, OHAL ihraçlarının yalnızca bir iş kaybı değil, bireylerin toplumsal yaşamını kalıcı şekilde tahrip eden bir yaptırım olduğunu ortaya koymaktadır. Toplumsal barışın yeniden tesisi, bu damgalamanın giderilmesi ve ihraç edilenlerin haklarının iadesiyle mümkündür.

  • Yargının Rolü ve Sistemik Reform Gerekliliği

Onat’ta, iş mahkemelerinin pasif tutumu ve KHK’nın geniş yetkisini sorgulamaması, OHAL ihraçlarının yargısal denetime kapalı bir süreç olduğunu doğrulamıştır (§ 71). Yüksel Yalçınkaya’da, Büyük Daire, yerel mahkemelerin varsayımlar ve ön kabullerle karar verdiğini ve bu pratiğin adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini hükmetmişti (§ 304-305). Onat, bu sistemik sorunun özel sektöre de uzandığını ve mahkemelerin, OHAL KHK’larının yarattığı geniş yetkiyi dengeleme işlevini yerine getiremediğini göstermiştir. Bu, Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve etkinliği konusunda köklü bir reform ihtiyacını ortaya koymuştur. OHAL KHK’larıyla ihraçların hukuki sonuçlarının ele alınması, ancak mahkemelerin aktif bir denetim rolü üstlenmesiyle mümkün olabilir.

  • Uluslararası Standartlarla Uyum ve Türkiye’ye Bir Çağrı

Onat kararı, AİHM’nin, OHAL KHK’larıyla ihraçlara yönelik tutarlı bir eleştiri çizgisi geliştirdiğini gösteriyor. Pişkin  kararında, KHK’ların somut delilden yoksun uygulamaları ve mahkemelerin denetimsizliği eleştirilmişti. Onat, bu eleştiriyi daha da ileri taşımış ve KHK’ların kapsamının genişliği ve sistematik hak ihlallerini teyit etmiştir. Türkiye’ye, Avrupa Konseyi üyesi bir devlet olarak, uluslararası insan hakları standartlarına uyum sağlama yükümlülüğü hatırlatılmıştır. Bu karar, OHAL KHK’larının muğlaklığını gideren, ihraç edilenlere etkin bir yargı yolu sunan ve toplumsal mağduriyetleri telafi eden bir reform sürecinin başlatılması için bir çağrıdır. OHAL’in kötü mirası, ancak bu adımlarla temizlenebilir; aksi takdirde, on binlerce kişinin yaşadığı hak ihlalleri, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti imajını gölgelemeye devam edecektir.

Sonuç olarak, Onat ve Diğerleri v. Türkiye kararı, OHAL KHK’larıyla ihraçların hukuki ve sosyal boyutlarını gösteren bir uyarıdır. AİHM, bu kararla, Türkiye’ye, KHK’ların keyfi uygulanışını sonlandırma, yargısal denetimi güçlendirme ve ihraç edilenlerin haklarını iade etme yönünde bir yol haritası sunmuştur. Bu çağrıya kulak verilmesi, yalnızca bireysel mağduriyetlerin giderilmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin hukuki ve toplumsal yapısının yeniden inşası için bir fırsattır.

 Dipnotlar:

[1] https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-242420

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 50 GÜN ARAYLA VERDİĞİ İKİ FARKLI KARAR NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

 

ANAYASA MAHKEMESİ’NİN 50 GÜN ARAYLA VERDİĞİ İKİ FARKLI KARAR NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

Güncel yargılamalar konusunda en önemli gelişmelerden biri hiç şüphesiz Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) son zamanlarda Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin ihlali iddiasıyla yapılan başvurularla ilgili verdiği kararlardır. Bu yazı da özellikle AYM’nin bir birine çok benzeyen iki başvuruda 50 gün arayla verdiği farklı kararlar başta olmak üzere, son dönemde verdiği kararlara ilişkin değerlendirmelere yer verilmiştir.[1]

AYM’nin Son Dönemde Verdiği Kararların Niteliği

Bahse konu kararların ortak özelliği, AYM’nin Yalçınkaya kararının üzerinden 18 ay sonra verilmiş olmaları ve hiç birinde “en güçlü” ve hatta “kutsal delil” kabul edilen Bylock kullanım iddiasının bulunmamasıdır. Bunun nedeninin, AYM’nin Yalçınkaya kararını görmezden gelmekteki ısrarı ve Hükümetin ancak destekleyici delil olabileceğini belirttiği; Bank Asya, dernek/sendika üyeliği, gazete aboneliği, gösteriye katılma ve SGK’lı olarak bir kurumda çalışma gibi hususlar nedeniyle verilen cezalarda bile ihlal bulmayan AYM’nin, kendince bir çerçeve çizerek özellikle “tespit ve değerlendirme tutanağı” olan Bylock dosyalarında vermeyi planladığı kabul edilmezlik kararları için bir alt yapı oluşturma isteği olduğu düşünülmektedir.

Birbirine Çok Benzeyen İki Dosyada Verilen İki Farklı Karar

Bahse konu kararlar, Şenol Tataroğlu[2] ve Yahya Turgut[3] başvurularına ilişkindir. Her iki karara konu olaylar aynı olmasına rağmen, AYM Şenol Tataroğlu başvurusunda suçta ve cezada yasallık ilkesinin ihlaline, Yahya Turgut başvurusunun da reddine karar vermiştir.

Şenol Tataroğlu Başvurusu

AYM’nin başvurucu hakkında örgüt üyeliği suçundan verilen mahkûmiyet hükmü nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlaline karar verdiği bu dosyada başvurucunun cezalandırılmasına gerekçe yapılan hususlar şunlardır;

  • Çeşitli kurumlarda tayine tabi çalışan olarak ve yönetici düzeyinde görevler alması ve bu görevlerine ilişkin 13.06.2016 tarihine kadar SGK kaydı tespit edilmesi,
  • 2014 başı ve sonrasına ilişkin dönemde Bank Asya’da yeni hesap açtırdığına ve hesabındaki meblağları arttırdığına ilişkin bilirkişi raporu bulunması,
  • Zaman Gazetesine yeni abonelik kazandırmaya çalışması,
  • Dernek üyeliği,
  • Malatya Adliyesi önünde yapılan protesto gösterisine katılması ve
  • Çalıştığı kurumlarda toplantılar yapılması.

AYM; ilk derece mahkemesinin, başvurucunun mahkumiyetine esas aldığı fiillerin suç oluşturan ya da örgütsel faaliyetler bağlamında gerçekleştirilen fiiller olduğunu, bu fiilleri işlediği sırada başvurucunun söz konusu yapının “bir terör örgütü niteliğinden haberdar olduğunun kabul edilmesi gerektiğini” ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya koyamadığını ve başvurucunun terör örgütü üyeliği suçundan mahkûmiyetinde delil olarak kullanılan fiillerinin kendisini cezai yönden sorumluluk altına sokacağını makul olarak öngördüğü gösterilemediğini belirterek suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlaline karar vermiştir.

Yahya Turgut Başvurusu

Şenol Tataroğlu başvurusunda ihlal bulan AYM, neredeyse aynı gerekçelerle verilen mahkumiyet kararına ilişkin Yahya Turgut başvurusunda ihlal bulmamıştır. Yahya Turgut başvurusunda mahkumiyete gerekçe yapılan hususlar şunlardır;

  • Sendika üyeliği,
  • Başvurucunun “örgüt içi tayine tabi” olarak örgüte ait okulda yönetici olarak çalışması,
  • Bu görevi sırasında 2014 yılından itibaren örgüt adına kurban parası ve himmet adı altında para toplanmasını sağlaması,
  • Okulda öğrencilere Fetullah Gülen’i öven konuşmalar yapması,
  • Okuldaki öğretmenlerin Elâzığ Adalet Sarayı önünde gerçekleşen protesto eylemine katılmalarını organize edip bu eyleme katılması,
  • Ele geçirilen dijital materyallerde bazı sosyal medya hesaplarını takip ettiğinin anlaşılması ve
  • Bank Asya’da hesabının bulunması.

İlk derece mahkemesi gerekçeli kararında, başvurucunun söz konusu eylemleri “örgüt içi tayine tabi” olarak yerine getirdiği ifade etmiş ve başvurucunun bu eylemleriyle nihai amacı bilmediğinden söz edilemeyeceği ve gönüllü olarak hiyerarşiye dâhil olmayı tercih ettiğini tespit etmiştir. AYM’de bu tespitte bir sorun görmemiştir. AYM’ye göre ilk derece mahkemesi, nihai amacının (darbe teşebbüsü) herkesçe bilinir hâle geldiği olaylardan sonra dahi başvurucunun hiyerarşi içerisinde gerçekleştirdiği faaliyetlerin varlığını ortaya koyarak nihai amacını bildiği sonucuna varmıştır.

İhlal Kararlarındaki Püf Noktası; Milat Tarihi

Her iki karardaki tek fark, ihlal bulunmayan Yahya Turgut kararında ilk derece mahkemesinin, kararında gerekçelendirmediği ve neye dayanarak tespit ettiği belli olmayan “örgüt içi tayine tabi” olarak kendisine isnat edilen eylemleri gerçekleştirdiği ve bu nedenle de nihai amaç kabul edilen darbe teşebbüsünü bildiği varsayımıdır. Gerekçeye bakıldığında, başvurucunun manevi unsuru bildiğine ilişkin bir bilgi, belge ya da tanık ifadesi yoktur. Ancak, ne olduğu ve hangi olayın başlangıç kabul edildiği belli olmayan “görünür olma” ve diğer bir ifadeyle “milat” tarihinden sonra başvurucuya yönelik eylem isnatları vardır. Fakat bu isnatların hiç biri kanunda suç olarak düzenlenmediği gibi terörün olmazsa olmazı cebir-şiddetle hiçbir alakası olmayan ve tamamı yasal ve rutin olan faaliyetlerdir. Bu faaliyetler, mahkemelerin öngörülmez, kapsam belli olmayan ve varsayıma dayalı değerlendirmeleriyle cezalandırmaya gerekçe yapılmıştır. Oysa ki, ceza yargılamasında ihtimal ile değil kesin yargı ile karar verilir.

AİHM’in Milat-Görünür Olma Tarihiyle İlgili Değerlendirmesi

Milat ya da görünür olma tarihi olarak ifade edilen, tam olarak hangi olaydan bahsedildiği belli olmayan hususlarla ilgili Yalçınkaya başvurusunda Hükümet, 2013 yılı sonundan itibaren yaşanan gelişmeleri göz önünde bulundurarak ve ByLock’un 2014 yılı başlarında piyasaya sunulduğunu dikkate alarak, başvurucunun da dâhil olmak üzere ByLock kullanıcılarının yasadışı amaç kabul edilen hususlarının farkında olacak konumda olduklarını ve kendilerine isnat edilen eylemler sırasında bir terör örgütünün varlığını makul şekilde öngörülebileceklerini iddia etmiştir (§ 229; §261).

Ancak AİHM, Milli Güvenlik Kurulunun veya diğer kamu makamlarının söz konusu yapının terör niteliğine ilişkin değerlendirmelerinin yasal bir güce sahip olmadığını belirterek (§ 251); başvurucunun, Hükümetin iddiası gibi “FETÖ/PDY’nin” cebir ve şiddet kullanarak teröre hizmet eden amaçlar doğrultusunda hareket ettiğini bildiği veya kendini bu yapının iradesine teslim ettiği, amaçlarının gerçekleştirilmesine ilişkin özel bir niyetinin olduğu ve hiyerarşi dahilinde faaliyetlerine katıldığı veya mevcudiyetine veya güçlenmesine somut olarak maddi veya manevi katkıda bulunduğuyla ilgili (§ 263) yerel mahkemelerin yorumunun bir varsayıma dayalı olduğunu ve bu şekilde, silahlı bir terör örgütüne üyelik koşulları (gerekli kasıt koşulu da dahil olmak üzere) karşılanmadan Bylock kullanıcısına etkin bir ceza sorumluluğu yüklendiğini belirtmiştir. AİHM’e göre, bu durum söz konusu suçun devamlılık, çeşitlilik ve yoğunluğa dayalı organik bir bağın varlığının kanıtlanması ve spesifik bir manevi unsurun var olmasını gerektiren özüne aykırıdır (§ 264).

Her ne kadar AİHM bu iddiaya rağmen Yalçınkaya kararında ihlal verse de; AYM, Yalçınkaya kararını görmezden gelmekte ve özellikle kabul edilmezlik kararı verdiği dosyalarda milat ya da görünür olma tarihlerine vurgu yapmaktadır. Ancak ilginç olan, AYM’nin hangi tarihi baz aldığının belli olmaması ve bu hususa kararlarında yer vermemesidir. Dolayısıyla, her mahkeme kendince belirleyeceği bir milat tarihine göre karar verebilecek, böyle bir gerekçeyle verilen mahkumiyetle ilgili de AYM bir sorun görmeyecektir. AYM’nin milat konusunda net bir tarih belirtmemesinin nedeni, belirleyeceği tarih nedeniyle yasal ve rutin eylemleri nedeniyle cezalandırılan kişilerle aynı eylemlerde bulunan, başta kendileri olmak üzere, başka kişilerin sıkıntı yaşamasının önüne geçme isteğidir. Yani, birileri için cezalandırma gerekçesi yapılan hususlar, başkaları için cezasızlık sebebidir. Fakat, sadece bu husus bile tek başına kararların belirleyici unsuru olan milat tarihinin nasıl öngörülmez, kapsamın belirsiz ve dolayısıyla suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlali sebebidir.  

“Unsur” Değil, “Kriter” Değerlendirmesi Yapılmaktadır

Güncel yargılamalarla ilgili en büyük sorun, suçun unsurlarının ve özellikle manevi unsurun, yani nihai amaç kabul edilen darbe teşebbüsünü ilgililerin bilip bilmediklerinin hiç araştırılmaması, tamamı yasal ve rutin faaliyet olan ve ancak isnat edilen suçun delili olabilecek “kriter”lerin suçun unsurları yerine ikame edilerek otomatik cezalandırma gerekçesi yapılmasıdır. AİHM Büyük Daire, Yalçınkaya kararında tam da bu nedenle 7. maddeden ihlal vermiştir. Yani, bu yargılamaların hiç birinde kişilerin bir silahlı örgüte üye olup olmadıkları değil, bir cemaate mensubiyeti araştırılmakta ve bunu gösteren hususların tespiti halinde otomatik olarak ceza verilmektedir.

İhlal Kararının Neticesi Otomatik Beraat Değildir

AYM, ilk derece mahkemelerinin başvurucuların terör örgütüne üye olma bilinciyle hareket ettiklerini[4] ya da bu fiilleri işlediği sırada başvurucunun söz konusu yapının bir terör örgütü niteliğinden haberdar olduğunun kabul edilmesi gerektiğinin ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya koyamadıklarını belirtmiştir.[5] Ancak bu tespit, suçun unsurlarının varlığına ve ispatına yönelik hususların varlığı üzerinden değil, başvuruculara isnat edilen eylemlerin tarihi itibariyle yapılmıştır. Başka bir ifadeyle, AYM 2014 öncesi aynı eylemler nedeniyle verilen mahkumiyetlerle ilgili ihlal bulurken, 2014 sonrası verilen mahkumiyetlerde bir sorun görmemiştir.

Örneğin, Şenol Tataroğlu, tıpkı Yahya Turgut gibi bir kurumda yönetici olarak çalışmıştır. Ancak, ilk derece mahkemesinin Tataroğlu’nun faaliyetlerini “örgüt içi tayine” tabi olarak yaptığı yönünde bir tespitte bulunmaması ya da “görünür olma” tarihinden sonra eyleminin olmaması veya mahkemenin bu hususu açıkça karara yazamaması nedeniyle AYM ihlal kararı vermiştir. Yahya Turgut başvurusuna konu olayda ise ilk derece mahkemesi hiçbir somut delil göstermeden salt bir varsayımla ve aynı nitelikteki eylemlere dayanarak başvurucunun nihai amacı bildiği yönündeki gerekçesini yeterli görmüş ve kabul edilmezlik kararı vermiştir.

Bu nedenle, AYM’nin verdiği ihlal kararları başvurucuların otomatik olarak beraat edecekleri anlamına gelmemektedir. Çünkü, AYM’nin verdiği ihlal kararları suçun unsurlarının ve özellikle manevi unsurun nasıl gerçekleştiğinin ortaya konulmaması ve buna ilişkin hususlara yer verilememesi nedeniyle değil, bir nevi gerekçe eksikliğinden verilmiştir. Yani, yerel mahkemeler yeniden yapılacak yargılamalarda yine varsayımlara dayalı yorumlarla başvurucuların nihai amacı bildiklerini ve kendilerine isnat edilen eylemlere 2014 sonrasında da devam ettiklerini belirterek tekrar ceza vermeleri durumunda AYM bunda bir sorun görmeyecektir. Daha somut olarak, ilk derece mahkemesinin Şenol Tataroğlu’nun, Yahya Turgut gibi kendisine isnat edilen eylemlerde kurum yöneticisi ve “örgüt içi tayine” tabi olarak bulunduğunu yazması veya 13/6/2016 tarihine kadar bu faaliyetlerini SGK’ya kayıtlı olarak yaptığını, dolayısıyla “görünür olma” tarihinden sonra da bu faaliyetlerine devam ettiğini belirterek mahkumiyet kararı vermesi halinde AYM bunda bir sorun görmeyecek ve yapılacak ikinci başvuruyu kabul edilmez bulacaktır.

Sonuç

 Aradan geçen 9 yıla ve Yalçınkaya kararının üzerinden geçen 18 aya rağmen AYM henüz hukuken olması gereken bir karar verememiştir. Verdiği ihlal kararlarının hiç biri ortada dağ gibi duran soruna çözüm üretmemiş, bilakis AİHM’in sistemik dediği sorunu büyütmüştür. Verdiği ihlal kararlarını suçun unsurlarının yokluğu nedeniyle değil, gerekçe eksikliğinden vermiştir. Yine, ihlal verdiği başvuruların hiç birinde gazete aboneliğinin fikir özgürlüğü, okul kaydının eğitim hakkı, bir kurumda çalışmanın çalışma hakkı, parasını istediği gibi kullanması veya istediği bankaya yatırması mülkiyet ve girişim hakkı kapsamında, yani bu eylemlerin anayasal ve yasal hakların kullanımı olduğuna değinmemiştir. Kabul edilmezlik kararlarına gerekçe yaptığı özellikle milat tarihine ilişkin hususların tamamı Hükümetin Yalçınkaya başvurusunda ileri sürdüğü, ancak itibar görmeyen argümanlarıdır. Buna rağmen ve sanki Yalçınkaya kararı hiç verilmemiş gibi AYM kendi bildiğini okumaya devam etmektedir. AYM’nin bu tutumu nedeniyle, kendi önünde şimdilik 100 binden, AİHM önünde de 20 binden fazla dosyanın birikmesine neden olmuştur.

Dipnotlar:

[1] Bahse konu kararlar; Hasan Sarıca, Yahya Turgut, Ramazan Fener, Burhan Bozbaş ve Şenol Tataroğlu başvurularına ilişkindir.

[2] https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/5316

[3] https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/43694

[4] AYM’nin Burhan Bozbaş kararı § 65; Hasan Sarıcı kararı § 50. 

[5] AYM’nin Şenol Tataroğlu kararı § 47.

HOLLANDA DIŞİŞLERİ BAKANLIĞININ TÜRKİYE RAPORU

0

 

HOLLANDA DIŞİŞLERİ BAKANLIĞININ TÜRKİYE RAPORU

Hollanda Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Türkiye’de Gülen Hareketi’ne yönelik baskıların devam ettiğini ve hukuki süreçlerin belirsiz olduğunu ortaya koyan raporun Hollandaca ve Türkçe metinlerine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Türkçe Link: Algemeen+Ambtsbericht+Turkije+februari+2025 (2) tr

Hollandaca Link: Algemeen+Ambtsbericht+Turkije+februari+2025

BM HAKSIZ TUTUKLULUK ÇALIŞMA GRUBUNUN AKIN ÖZTÜRK KARARININ TÜRKÇE ÇEVİRİSİ

BM HAKSIZ TUTUKLULUK ÇALIŞMA GRUBUNUN AKIN ÖZTÜRK KARARININ TÜRKÇE ÇEVİRİSİ

 

Birleşmiş Milletler Haksız Tutukluluk Çalışma Grubu’nun Akın Öztürk hakkında verdiği kararın Türkçe ve İngilizce metinlerine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

İngilizce Metin: Arbitrary Detention Working Group’s Decision on Akın Öztürk

Türkçe Metin: BM Haksız Tutuklama Çalışma Grubunun Akın Öztürk Kararı

AİHM’İN YÜKSEL YALÇINKAYA KARARINA İSTİNADEN HAZIRLANAN DİLEKÇE ÖRNEKLERİ

 

AİHM’İN  YALÇINKAYA KARARINA İSTİNADEN HAZIRLANAN DİLEKÇE ÖRNEKLERİ

 

AİHM’in 26/9/2023 tarihinde açıkladığı Yüksel Yalçınkaya kararına istinaden; soruşturması, yargılaması devam eden dosyalar ve süreci istinaf, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinde devam eden dosyalar ile kesinleşen kararlara karşı yapılabilecek yargılanmanın yenilenmesi ve karar düzeltme taleplerine ilişkin hazırlanan dilekçe örneklerine aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz. Başvuru dilekçesine Yüksel Yalçınkaya-Türkiye davası karar özünü eklemeyi unutmayınız.

Faydalı olması dileğiyle… 

1. AİHM Yalçınkaya Kararının “DEVAM EDEN SORUŞTURMALARA” Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Eşlerin Başvurusu İçin). Link: AİHM Yalçınkaya Kararının Devam Eden Soruşturmalara Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Eşlerin Başvurusu)

2. AİHM Yalçınkaya Kararının “AĞIR CEZA MAHKEMSİNDE DEVAM EDEN YARGILAMALARA” Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Eşlerin Başvurusu İçin). Link: AİHM Yalçınkaya Kararının Ağır Ceza Mahkemesinde Devam Eden Yargılamalara Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Eşlerin Başvurusu)

3. AİHM Yalçınkaya Kararının “BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNDE DERDEST BULUNAN DOSYALARA” Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Eşlerin Başvurusu İçin). Link: AİHM Yalçınkaya Kararının Bölge Adliye Mahkemesinde Devam Eden Yargılamalara Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Eşlerin Başvurusu)

4. AİHM Yalçınkaya Kararının “YARGITAY’DA DERDEST BULUNAN DOSYALARA” Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Eşlerin Başvurusu İçin). Link: AİHM Yalçınkaya Kararının Yargıtay da Derdest Dosyalara Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Eşlerin Başvurusu)

5. AİHM Yalçınkaya Kararının “ANAYASA MAHKEMESİ’NDE DERDEST BULUNAN DOSYALARA” Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Vasilerin Başvurusu İçin). Link: AİHM Yalçınkaya Kararının AYM’de Derdest Bulunan Dosyalara Uygulanmasına İlişkin Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru ve Vasilerin Başvurusu İçin

6. AİHM Yalçınkaya Kararına İstinaden Kesinleşen Kararlar Aleyhine “YARGILAMANIN YENİLENMESİ TALEPLİ” Dilekçe Örneği (Şahsi Başvuru, Eşlerin ve Vasilerin Başvurusu İçin). Link: AIHM-Karari-Geregi-Yargilamanin-Yenilenmesi-Talepli-Dilekce-sahsa-ese-ve-vasiye-gore-

7. Yargılamanın Yenilenmesi Talebinin Reddi Kararına “İTİRAZ” Dilekçesi Örneği (Şahsi Başvuru, Eşlerin ve Vasilerin Başvurusu İçin). Link: Sahsen-basvuru-yapacaklar-ile-es-ve-vasilerin-yeniden-yargilanma-talebinin-reddine-yonelik-itiraz-dilekcesi

8. Yargılanmanın Yenilenmesi Talebinin Reddi Kararının Kesinleşmesi Üzerine “ANAYASA MAHKEMESİNE YAPILACAK BİREYSEL BAŞVURU” İçin Örnek Form (Şahsen veya Vasi ile Yapılacak Başvuru İçin). Link: Örnek Başvuru (AYM-Yargılamanın Yenilenmesinin Reddi

9. AİHM Yalçınkaya Kararına İstinaden Hazırlanan “KARAR DÜZELTME TALEP” Dilekçesi (Şahsi Başvuru, Eşlerin ve Vasilerin Başvurusu İçin). Link: AİHM Yalçınkaya Kararına İstinaden Hazırlanan Karar Düzeltme Talep Dilekçesi

10. Yüksel Yalçınkaya-Türkiye davası karar özü için link: Yüksel Yalçınkaya-Türkiye Davası Karar Özü

NOT: 8 numarada yer alan AYM başvuru formu açılmazsa ya da açtığınız sayfada “Please Wait” yazısı çıkıyorsa, bu sayfanın sağ üst kısmında yukarıdan aşağıya “üç nokta” işareti göreceksiniz. Oradan ya da yanındaki “indir” sekmesinden formu indiriniz. Bilgisayarınızda da “indirilenler” sekmesine gidip indirdiğiniz formun üzerine sağ tıklayarak “birlikte aç”ı ve sonra “Adobe Acrobat”ı seçip formu açabilirsiniz. Adobe programı yoksa bu programı bilgisayarınıza yüklemelisiniz

GÜLEN HAREKETİ MENSUPLARINA YÖNELİK ZULÜMDE BİR DEĞİŞİKLİK TRENDİ VAR MI?

 

Prof. Dr. sn. Johan Vande Lanote tarafından kaleme alınan ve Gülen Hareketi mensubu olduğu iddia edilen kişilere yönelik zulümde bir değişiklik olmadığının anlatıldığı çalışmaya (Is There a Changing Trend In The Persecution Of The (Alleged) Members Of The Gülen Movement?) aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

Link:  Is There a Changing Trend In The Persecution Of The (Alleged) Members Of The Gülen Movement

GOVERNMENT OBSERVATIONS ON THE ÇAMURŞEN V. TURKEY APPLICATION

GOVERNMENT OBSERVATIONS ON THE ÇAMURŞEN V. TURKEY APPLICATION

The Government’s observations on the Çamurşen Turkey application and the examples of judgments submitted by the Government on the effectiveness of the compensation remedy are available at the links below.

Link for Government Observations: 42883_19_+_6_cases_GVT’s_OBS_
Link to Examples of Judgments: 42883_19_+_6_cases_GVT’s_OBS___Annexes

“İSS TRAFİK LOGU” VE “TEKNİK DETAY DOKÜMANI”

0

 

“İSS TRAFİK LOGU” VE “TEKNİK DETAY DOKÜMANI”

 

BTK’nın yasal hiç bir yetkisi olmamasına rağmen, Türkiye’deki tüm internet servis sağlayıcılarına gönderdiği “İSS Trafik Logu” ve “İSS Trafik Logu Teknik Detay Dökümanı” isimli belgelere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.

İSS Trafik Logu: İSS Trafik Log Deseni

İSS Trafik Logu Teknik Detay Dökümanı: İSS Trafik Logu Teknik Detay Dokümanı

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ÖZEL RAPORTÖRLERİ TARAFINDAN TÜRKİYE’YE GÖNDERİLEN MEKTUP

0

 

BİRLEŞİŞM MİLLETLER ÖZEL RAPORTÖRLERİ TARAFINDAN 07/10/2024 TARİHİNDE TÜRKİYE’YE GÖNDERİLEN MEKTUP (AL TUR 5/2024) 

Yedi BM Özel Raportörü (Terörle Mücadele Sırasında İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Geliştirilmesi ve Korunması Özel Raportörü; Zorla veya İrade Dışı Kaybetmeler Çalışma Grubu; Düşünce ve İfade Özgürlüğü Hakkının Geliştirilmesi ve Korunması Özel Raportörü; Barışçıl Toplanma ve Örgütlenme Özgürlüğü Hakları Özel Raportörü; İnsan Hakları Savunucularının Durumu Özel Raportörü; İnsan Hakları ve Uluslararası Dayanışma Bağımsız Uzmanı; Özel Hayatın Gizliliği Hakkı Özel Raportörü ve İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamele veya Ceza Özel Raportörü) 7 Ekim 2024 tarihinde Türkiye’ye çok güçlü bir iddia mektubu gönderdi. O tarihte gönderdikleri mektup Türkiye’nin cevabı ile birlikte 6 Aralık 2024 tarihinde yayımlandı. 

Birleşmiş Milletler Özel Raportörlerinin bu detaylı iddia mektubu, özellikle Hizmet Hareketi ile bağlantılı olduğu iddia edilen bireylere yönelik Türkiye’deki sistematik baskıyı ortaya koyan bir mektup olmuştur. Mektupta kayda geçirilen temel hususlar özellikle aşağıdaki hususları içeriyor:

🔹Toplu Gözaltılar ve Tutuklamalar

  • Haziran 2023–Haziran 2024 döneminde 8.892’den fazla kişinin gözaltına alındığı ve 1.595 kişinin terörle ilgili suçlamalarla itham edildiği belirtiliyor. Bu kişiler arasında öğretmenler, ebeveynler ve çocuklar bulunuyor.
  • Raporlar, bireylerin sıradan ve meşru faaliyetlere dayanarak gözaltına alındığını, suç teşkil eden fiillerle ya da Hizmet Hareketi ile bağlantılarını gösteren hiçbir kanıt bulunmadığını ortaya koyuyor.
  • Daha da endişe verici bir şekilde, çocuklar terörle mücadele yasaları kapsamında gözaltına alınıyor ve ciddi kötü muameleye maruz kalıyor; fiziksel şiddet, yasal temsil hakkının engellenmesi gibi ihlaller rapor ediliyor.

🔹 Ülke Dışı Kaçırmalar

  • Devlet destekli sınır ötesi kaçırmalar devam ediyor ve uluslararası normların ihlali anlamına geliyor.
  • Kaçırılan mağdurlar işkence, zorla itiraf ve adil olmayan yargılamalarla karşılaşıyor.
    •Türk makamlarının bu ihlallere ilişkin bağımsız ve etkili soruşturma yürütmemesi konusundaki derin endişe kaynağı.

🔹 Terörist “Gri Listelerin” Kötüye Kullanılması

  • Yargıçlar, gazeteciler ve insan hakları savunucuları, usule uygun bir süreç olmaksızın keyfi olarak “terörist” olarak damgalanıyor, bu da onları fiziksel saldırıya ve baskıya açık hale getiriyor.

🔹 Gözetim İhlalleri

  • ByLock verileri gibi gözetim araçlarının yaygın kötüye kullanımı, binlerce keyfi gözaltına yol açıyor.
  • Manipüle edilmiş ve hatalı deliller, sınırlı yargı denetimiyle bir araya gelerek adil yargılamaları baltalıyor.
  • Raportörler, uluslararası düzeyde korunan haklarını kullanan aktivistlere ve insan hakları savunucularına yönelik hedefli saldırılarda MİT Kanunu’nun kötüye kullanılmasından endişe duyduğunu ifade etti.

Özel Raportörler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Yüksel Yalçınkaya v. Türkiye (No. 15669/20) davasındaki bulgularını desteklemiş ve Türk yargısına şu çağrılarda bulunmuştur:
• ByLock delillerine dayanan davalarda yeniden yargılama yapılmasını emretmek.
• Eşitsizlikleri ele almak ve yargısal adaleti sağlamak için önlemler uygulamak.

Özel Raportörler, Hizmet Hareketi’nin terör örgütü olarak tanımlanmasının usule uygunluk gerekliliklerini karşılamadığını ve terörizm ile insan hakları konusunda Özel Raportör tarafından geliştirilen terörizmin model tanımını tatmin etmediğini vurgulamışlardır.

Daha önceki OL TUR 13/2020 yazışmasında ifade edilen genel endişeleri tekrarlayarak, Terörle Mücadele Kanunu No. 3713 ve Türk Ceza Kanunu’nun, siyasi muhaliflere, gazetecilere ve Hizmet Hareketi ile bağlantılı olduğu düşünülen bireylere karşı sistematik olarak kötüye kullanılmasına izin verecek şekilde aşırı geniş bir dille hazırlandığını belirtmişlerdir.

Türkiye’de Hizmet Hareketi ile bağlantılı bireylerin ve grupların keyfi gözaltı, mahremiyet ihlali ve güvenliklerine yönelik tehditler gibi ciddi risklerle karşı karşıya olduğuna dair bir eğilim olduğu ifade edilmiştir.

Rapor BM Keyfi Tutuklamalar Çalışma Gurubu tarafından verilen çok sayıda karara atıfta bulunuyor. Yine bu bildirim kısa bir süre önce BM Yagıçların ve Avukatların Bağımsızlığı raportörü tarafından Türkiye’ye gönderilen iddia mektubunun da tamamlayıcısı olmuştur.

Mektubun İngilizce Metni: DownLoadPublicCommunicationFile

Mektubun Türkçe Metni: DownLoadPublicCommunicationFile tr