AİHM’İN, BYLOCK’LA İLGİLİ ÖZEL YAŞAM HAKKI (AİHS m. 8) KAPSAMINDA SORUDUĞU SORULARA CEVAPLAR

AİHM’İN, BYLOCK’LA İLGİLİ ÖZEL YAŞAM HAKKI (AİHS m. 8) KAPSAMINDA SORUDUĞU SORULARA CEVAPLAR

SORU-1: Başvurucunun Bylock kullanımını kanıtlamak için kullanılan bilgiler, Sözleşme’nin 8/1. maddesinde korunan başvurucunun “özel hayatına” veya “yazışmasına” saygı hakkının kapsamına girmekte midir? Eğer öyleyse, bu bilgilerin çeşitli ulusal makamlar tarafından toplanması, bu hükmün birinci fıkrası anlamında bu hakka bir müdahale anlamı taşır mı?

Haberleşme hürriyeti, kişilerin engellenmeksizin ve sansüre uğramaksızın diğer kişilerle iletişim kurma hakkını güvence altına alır ve bu güvenceye haberleşmenin gizliliği de dâhildir. Aranan telefon numaraları, telefonla, e-postayla ve internet kullanımıyla ilgili kişisel bilgiler, başvurucunun iş ilişkilerine ait soruşturma mercileri tarafından bir kartta saklanan bilgileri, kamuya açık uzak geçmişiyle ilgili yetkililer tarafından saklanan bilgileri ve başvurucunun kendi çevrim içi etkinliğiyle ilgili kimliğini koruması konusundaki menfaatleri “özel yaşam” kavramı içinde ve 8. madde kapsamındadır. Ayrıca, belli bir zaman için tahsis edilmiş dinamik IP adresiyle ilişkili abone bilgileri kamuya açık olmadığından, bu gibi depolanmış verilerin kullanımı başlı başına özel yaşama müdahale oluşturur (bkz. Benedik/Slovenya, No. 62357/14, §§ 104-108, 24 Nisan 2018).

Bylock’a ilişkin trafik verileri ve yazışma içerikleri, şifreli haberleşmeye izin veren bu programı kullananların haberleşmelerine ilişkindir ve bu nedenle bu bilgiler de AİHS ve Anayasa gereğince özel hayat ve haberleşmenin gizliliği hakkı kapsamında koruma altındadır (bkz. Benedik/Slovenya, yukarıda anılan, § 118-119). Dolayısıyla, Bylock kullandığı iddia edilen başvurucunun internet trafik bilgileri ve haberleşme içerikleri gibi verilerin elde edilmesi suretiyle AİHS’in 8., Anayasa’nın da 20. ve 22. maddelerinde düzenlenen özel yaşam ve haberleşmenin gizliliği haklarına müdahale edildiğinde şüphe yoktur.

Zira internet trafik bilgileri 8. madde kapsamında olduğu gibi, MİT’in Bylock’la ilgili yaptığı çalışmanın nedeni, FETÖ/PDY mensuplarının bu program üzerinden haberleştikleri iddiasıdır. Başka bir deyişle, Ayrıca, Anayasa’nın 22. maddesi gereğince, bu hakka yapılacak her hangi bir müdahale mahkeme kararına dayanmak zorundadır. Bu nedenle, olay zamanında yürürlükteki mevzuat açısından, başvurucunun haberleşmesine ilişkin gizlilik beklentisi teminatsız veya akıl dışı değildir. Bu nedenle, başvurucunun bu konudaki menfaati “özel yaşam” kavramının kapsamına girdiğinden, 8. maddenin bu şikâyete uygulanmasında bir engel yoktur.

Ancak, Bylock verileri herhangi bir hakim kararı olmadan, yasa ve yönetmelik hükümlerine aykırı şekilde başvurucunun internet trafik bilgisine ve haberleşme içeriklerine ulaşılarak ele geçirilmiş ve anayasal teminat altındaki haklarına müdahale edilmiştir. Bu nedenle, AİHS’in 8., Anayasa’nın 20 ve 22. maddesine aykırı davranılmıştır

SORU-2: Buna olumlu cevap verilirse, müdahale 8/2. maddesi uyarınca haklı mıdır? Bilhassa;

(i)      Başvurucunun ilgili verilerin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. ve 135. maddelerine ve Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun ilgili hükümlerine aykırı şekilde toplandığı iddiası dikkate alındığında; MİT, hangi yasal temelde ilgili verileri elde etmiş ve işlemiştir? Bahse konu kanun, erişilebilirliği, öngörülebilirliği ve hukukun üstünlüğüne uygunluğu da dahil olmak üzere Sözleşme’nin 8/2 maddesindeki “yasallık” şartlarını karşılamakta mıdır (örneğin bkz. Benedik/Slovenya, No. 62357/14, §§ 124-134, 24 Nisan 2018)? İlgili kanunda ve uygulamada, keyfi müdahale ve kötüye kullanıma karşı hangi güvenceler bulunmaktadır?

Öncelikle, mahkeme kararlarından ve MİT tarafından hazırlanan raporda belirtildiği üzere Bylock verilerinin elde edilmesindeki amaç, FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilen kişilerin tespitidir. Yani bu bilgiler, “istihbarı” bir temelde değil; “cezai bir soruşturma” başlatılmasına yönelik olarak ele geçirilmiştir.

2937 sayılı MİT Kanunu’nun 6/1-b maddesinde, MİT’e internet servis sağlayıcılardan sadece “istihbari faaliyet” kapsamında internet trafik bilgilerini isteme yetkisi verilmiştir. Bu yetki kapsamında, yürütülmekte olan adli bir soruşturma kapsamında ve hakim kararıyla elde edilebilecek Bylock sunucunun ele geçirilmesi olmadığı gibi, bu şekilde ele geçirilen bilgilerin cezai soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılabilmesine izin veren bir düzenleme de yoktur. Tam tersine, MİT’in istihbari faaliyetler çerçevesinde elde ettiği bilgiler 2937 sayılı Kanunun 6/6. maddesi ve Anayasa Mahkemesi kararı gereğince, sadece istihbari amaçlarla kullanılabilir. Yani, bu bilgilerin adli soruşturma ve kovuşturmalarda kullanılması mümkün değildir (bkz. Anayasa Mahkemesi’nin 30/12/2015 T., 2014/122 E., 2015/123 K. sayılı Kararı). Bu yönüyle, MİT Kanunu gayet açıktır.

Anayasa’nın 20. ve 22. maddelerinde düzenlenen hakların engellenmesi ve gizliliklerine dokunulması bu konuda verilecek bir hâkim kararıyla mümkündür. Bylock bilgileri kişilerin haberleşmelerine ilişkin olduğundan, bunların elde edilmesi CMK’nın 134 ve 135. maddesi gereğince başlatılmış bir soruşturma kapsamında verilecek hâkim kararıyla mümkündür. Ayrıca, Bylock sunucusu Litvanya’da olduğundan adli yardımlaşma hükümlerinin de işletilmesi gerekir. Ancak, Bylock bilgileri başlatılan adli bir soruşturma kapsamında verilen hâkim kararıyla değil, MİT’in kendini yargı mercileri yerine koyarak yaptığı “istihbari çalışma sonucu ve hackerlik yöntemiyle” elde edilmiştir. Diğer bir ifadeyle, bu bilgilerin elde edilmesi CMK ve Anayasa’ya aykırıdır ve bu nedenle hakka yapılan müdahale AİHS’in 8/2. maddesinde aranan hukukilik şartını karşılamamaktadır.

Ancak, ulusal mahkemeler bu hususu göz ardı etmekte ve cezai anlamda MİT’e verilmiş herhangi bir adli görev olmamasına ve CMK’nın 164. maddesi gereğince de MİT’in adli kolluk yetkisi bulunmamasına rağmen, kararlarında hukuka aykırı elde edilen bu verilere dayanmaktadırlar. Bu nedenle, mahkemelerin MİT Kanunu’na getirdikleri yorum sonucu Kanun’un uygulaması öngörülebilir olmaktan çıkmıştır (kıyasen bkz. Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], No: 14305/17, § 337, 22/12/2020). Ayrıca, mevcut mevzuat çerçevesinde, Bylock bilgilerinin MİT tarafından istihbarı yöntemler kullanılarak cezai bir amaçla MİT Kanunu uyarınca ele geçirilebileceğinin bireyler tarafından öngörülebilmesi de mümkün değildir.

Açıklanan gerekçelerle, Bylock verilerinin elde edilmesi ve işlenmesi yoluyla kişilerin özel hayatlarına ve haberleşmelerine yapılan müdahale yasal temelden yoksundur (Rotaru/Romanya [BD], No: 23841/95, § 56-63, 04/5/2000; Weber ve Saravia/Almanya, No: 54934/00, § 95, 29/6/2006; Roman Zakharov/Rusya [BD], No: 47143/06, 04/12/2015; Big Brother Watch ve Diğerleri/Birleşik Krallık, No: 58170/13, 62322/14 ve 24960/15, § 465-468, 13/9/2018).

(ii)       Özellikle başvurucunun bahse konu verilerin, saklanmaları için kanunda belirtilen azami sürenin ötesine geçen bilgileri içerdiği iddiası dikkate alındığında; başvurucunun telefonuna ve internet trafik kayıtlarına ilişkin BTK tarafından sağlanan veriler, ilgili ulusal hukuka uygun şekilde saklanmış ve ortaya konulmuş mudur? İlgili kanunda ve uygulamada, keyfi müdahale ve kötüye kullanıma karşı hangi güvenceler bulunmaktadır?

5809 sayılı Elektronik Haberleşme Kanunu’nun 51/10. maddesinde; kişisel veri niteliğindeki internet trafik verilerinin, haberleşmenin yapıldığı tarihten itibaren bir yıldan az ve iki yıldan fazla olmamak üzere saklanacağı ve saklanma sürelerinin yönetmelikle belirleneceği belirtilmiştir. Bu Kanuna dayanılarak çıkarılan Elektronik Haberleşme Sektörüne İlişkin Yetkilendirme Yönetmeliği ve Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğinin Korunması Hakkında Yönetmeliğin 14/1. maddesi gereğince de GSM şirketleri bu bilgileri en fazla 1 yıl saklayabilirler.

Trafik bilgilerinin öngörülen süreden daha fazla saklanması halinde, verileri yok etmekle görevli kişilerin 5809 sayılı Kanun’un 63/3. maddesi yollaması ve TCK’nın 138. maddesi gereğince hapis cezasıyla cezalandırılacağı ve TCK’nın 139. maddesi gereğince de bu suçun soruşturma ve kovuşturulmasının şikayete bağlı olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca, elde edilen trafik bilgileri Kanun’da ve Yönetmeliklerde belirtilen sürede yok edilmediği için hukuka aykırı delildir ve Anayasa’nın 38/6 ve CMK’nın 206/2. maddeleri gereğince bunların hükme esas alınmaları mümkün değildir.

Mevzuattaki bu açık hükümlere rağmen; yasal süresi geçmiş internet trafik kayıtlarının fiilen saklandığı anlaşılmakta, bu kayıtlar yargılama makamlarına sunulmakta, bunu yapan kişi ve kurumlar hakkında hiçbir cezai takibat yapılmamakta, bu şekilde sunulan kayıtların hukuka aykırılık oluşturduğu mahkemeler tarafından dikkate alınmamakta, hukuka aykırı bu bilgiler yargılamalara esas alınmakta ve dosyalara konulmak suretiyle alenileştirilmektedir. Başka bir ifadeyle, bahse konu bilgiler ulusal hukuka aykırı şekilde saklanmış ve kullanılmıştır. Uygulamada mevzuat hükümlerine uyulmaması nedeniyle de mevzuatta yer alan teorik güvenceler işlevsiz hale gelmiştir.

AMİRALLERİN BİLDİRİSİ BAĞLAMINDA DARBE TEŞEBBÜSLERİNİN HUKUKİ DEĞERLENDİRİLMESİ

AMİRALLERİN BİLDİRİSİ BAĞLAMINDA DARBE TEŞEBBÜSLERİNİN HUKUKİ DEĞERLENDİRİLMESİ

1. Genel Olarak 

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, emekli amirallerin yayınladıkları bildiriyi “darbe hazırlığı” kabul ederek TCK’nın 316. maddesinden soruşturma başlatmıştır. Acaba, 316. maddeden soruşturma başlatılması hukuka uygun mudur?

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere, TCK’da “darbe veya ihtilal yapmak” şeklinde bir suç yoktur. Zira TCK’nın 302. maddesinde Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, 309. maddesinde Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs, 311. madde de TBMM’yi ortadan kaldırmaya teşebbüs ve 312. maddede de Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs suçları düzenlenmiştir. Bu dört suçun Devletin silahlı kuvvetlerine mensup kişilerce işlenmesi “darbe” veya “ihtilal” olarak adlandırılmaktadır. Yani, bu dört suçu darbe suçuna dönüştüren tek fark, suç faillerinin meslekleridir.

Başsavcılık, amirallerin TCK’nın 302, 309, 311 ve 312. maddelerindeki suçları işlemek üzere anlaştıklarını kabul edip TCK’nın 316, yani “suç için anlaşma” suçunun oluştuğunu kabul etmiştir. Oysaki 15 Temmuz savcılarının akıl hocalığını yapan sn. Ersan Şen’e göre bu soruşturma TCK’nın 314. maddesinden açılmalıdır. Çünkü Şen, darbe suçları olarak bilinen TCK’nın 302, 309, 311 ve 312. maddelerindeki suçların, ancak TCK’nın 314. maddesi kapsamındaki silahlı örgütler tarafından işlenebileceğini iddia etmektedir.

2. Ersan Şen’in Konuya İlişkin Değerlendirmesi

Ersan ŞEN, bugün yayımlanan “Suç İçin Anlaşma Suçu Kapsamında Darbeye Teşebbüs Suçları” başlıklı makalesinden birkaç cümle şöyle: (1)

Kanaatimizce; “darbe suçları” olarak bilinen TCKm.302’de düzenlenen “Devletin ülke ve bütünlüğünü bozmak”, TCKm.309’da düzenlenen “Cebir ve şiddetle anayasayı ihlal”, TCKm.311’de düzenlenen “Yasama organını cebir ve şiddetle devirmeye teşebbüs” ve TCKm.312’de tanımlanan “Hükümeti cebir ve şiddetle devirmeye teşebbüs” suçları, tanım ve unsurları, ağırlıkları ve karmaşık yapıları itibariyle ancak örgütlü yapılar tarafından işlenebilir.

Burada ön plana çıkabilecek sorun, Anayasa ile kurulu düzene ve Devletin güvenliğine karşı işlenen suçlarda, TCK m.314’de belirtilen silahlı örgütün, yani terör örgütünün varlığına ihtiyaç olup olmadığıdır. Bizce, Anayasa ile kurulu düzene ve Devletin güvenliğine karşı suçların işlenebilmesi için örgütlü yapılanma şarttır. Örgütlü bir yapı olmaksızın, Anayasa ile kurulu düzene ve Devletin güvenliğine karşı suç işlenebilmesi mümkün değildir.

TCKm.302, 309, 311 ve 312, askeri silah gücü ve örgütlü bir teşkilatlanma olmaksızın işlenmesi mümkün olmayan suçlardır.

Silahlı örgüt mevcut olmadan, suç için anlaşmak suretiyle amaç suçların hazırlık hareketlerinin gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını, bu tespitlerimizin mefhum-u muhalifinden, “darbeye teşebbüs suçu” olarak da bilinen Anayasayla kurulu düzene, Hükümete veya Meclise karşı işlenen suçlardan birisinin veya birkaçının gündeme geldiği bir durumda, ortada bu suçları işlemeyi amaçlamış silahlı bir örgütün olması gerektiğini ifade etmeliyiz..”

Sn. Şen’in bu yazısını, tek bir cümleyle “amaç suç örgütsüz işlenemez” şeklinde özetlemek mümkündür. Biz bu yazının hukuki olmadığını ve ihtilalci yapılanmaların TCK’nın 316. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini daha önce açıklamıştık. (2) Anayasal düzeni değiştirme tehlikesi yaratabilecek her matuf eylem faili için TCK’nın 302 ila 312. maddesindeki suçlar (darbe suçları) oluşabilir. İster bir örgüte mensup olsun isterse olmasın. Yeter ki eylem elverişli icra başlangıcı niteliğinde bulunsun. Madımak Oteli kararı bunun en bilinen örneğidir.

3. Örgütlü Yapılar ile Suç İçin Anlaşma Arasındaki Farklar

Aynı soruyu başka bir açıdan tekrar soralım; Devletin silahlı gücüne mensup olup darbe “hazırlığı yapan” veya darbeye “teşebbüs” eden kişilerin oluşturduğu yapılanmalar sn. Şen’in iddia ettiği gibi TCK’nın 314 mü, yoksa bizim açıkladığımız gibi 316. madde kapsamında mı değerlendirilmelidir? Bu ayrımı yaparken, “darbeye hazırlık” yapmak ile “darbeye teşebbüs” etmenin, bu yapılanmanın hukuki niteliğini değiştirip değiştirmeyeceği sorusunun önemli olduğunu belirtmekte fayda vardır.

Silahlı örgüt (m.314) ile suç için anlaşma (m.316) suçlarında amaç suçlar aynı olup bunlar; Devletin Birliğini Bozmak, Anayasal Düzeni Değiştirmek, TBMM veya Hükümeti Ortadan Kaldırmaktır. Amaç suçları aynı olsa da, bu iki yapılanmanın nitelikleri tamamen farklıdır. Zira birinde “örgütlenme”, diğerinde “anlaşma” vardır. Birinde “örgüt” zorunlu iken, diğerinde genellikle “iştirak” ilişkisi mevcuttur.

Örgütlü yapılarda amaç suçun; “süreklilik” anlayışı içinde, “belirsiz zamanlarda ve belirsiz sayıda” işlenme gayesi vardır. Amaç suçu “bir kez” işlemek amacıyla bir araya gelen topluluklar örgüt kabul edilemez. TCK’nın 314. maddesi kapsamındaki silahlı örgüt mensupları, nihai amaçlarına ulaşıncaya kadar süreklilik arz edecek şekilde ve belirsiz sayıda amaç suçu işlemek üzere anlaşan kişilerdir.

İhtilalcı yapılanma mensupları arasında ise; önceden belirlenen bir günde ve belirli bir suçu işlemek üzere yapılan bir anlaşma vardır. İhtilalcı yapılanmaların amacı “tek bir darbeye teşebbüs” suçunu işlemektir. İhtilalcı yapılanmalarda bazen yıllarca süren plan ve organizasyon aşaması tek bir darbe suçunu işlemek içindir. Bu nedenle, ihtilalcı yapılanma olarak adlandırdığımız ve amaç suçu darbe olan silahlı kuvvetler mensuplarının oluşturduğu yapılanmalar “örgüt” değil “iştirak” birlikteliğidir. Örneğin, PKK 1977 yılından beri değişik zamanlarda ve çok sayıda “süreklilik” arz edecek şekilde TCK’nın 302. maddesindeki suçu işlemiştir ve işlemeye devam etmektedir. Bu nedenle, PKK TCK’nın 314. kapsamında silahlı bir örgüttür. Buna karşılık, Balyoz da dâhil olmak üzere başarısız tüm darbe girişimleri silahlı örgüt olarak değil, suç için anlaşma (gizli ittifak) olarak kabul edilmiştir. (3)

İhtilalcı yapılanmaların silahlı örgüt olarak kabul edilememesinin diğer iki nedenini de şunlardır;

Silahlı örgütlerin kendilerine ait hiyerarşik yapısı ve emir komuta zinciri bulunurken; ihtilalcı yapılanmada, silahlı kuvvetler içinde bulunan yasal hiyerarşiyi kullanma konusunda yapılmış bir anlaşma vardır. Silahlı örgütler, kendi mensuplarıyla hareket ederken; ihtilalcı yapılanmalar, kendi mensubu olmayan ve hatta ittifaktan haberi dahi olmayan yasal bir yapılanmaya mensup kişilerin kendisine itaat edeceği inancıyla hareket eder.

Silahlı örgütler, amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli nitelikte silahlanmış yapılanmalardır. İhtilalcı yapılanma ise devletin güvenlik güçlerinin tasarrufunda bulunan silahların kullanılması hususunda bir planlama ve anlaşma içindedir. İhtilal harekâtında kullanılması düşünülen bu yasal silahların ne kadarının bizzat ihtilalda kullanılacağı ise harekât günü belli olur. Zira hiyerarşiye karşı çıkan bazı kuvvetler, sahip oldukları silahları ihtilalcı yapılanmanın emrinde değil, ona karşı da kullanabilir.

4. İhtilalcı Yapılanma ve 15 Temmuz Yargılamaları

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, amaç suçu darbe olan ihtilalcı bir yapıya silahlı örgüt denilemez. Peki, o halde ihtilalcı yapılanma kapsamında gerçekleştirilen 15 Temmuz olaylarının silahlı örgüt kapsamında değerlendirilmesinin ve Gülen Hareketinin silahlı örgüt kabul edilmesinin sebebi nedir? Ya da, neden darbeye teşebbüs ettiği iddia edilen Gülen Hareketi TCK’nın 314. maddesi kapsamında değerlendirilirken, darbe hazırlığı yaptığı iddia edilen amiraller 316. madde kapsamında değerlendirilmiştir?

Bu soruya, “biri daha anlaşma aşamasında, diğeri darbeye teşebbüs etti” şeklinde bir cevap verilemez. Zira amaç suça teşebbüs edilmesi bir yapılanmanın niteliğini değiştiremez. Yani, amaç suça teşebbüs edilmesi “iştirak” ilişkisini “örgüte” çeviremez. Bir yapılanmanın, amaç suça teşebbüs edene kadar 316, teşebbüs edince 314. madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin bir yorum da hukuki değildir. Çünkü her iki yapılanmaya mensup kişilerin de amaç suçun icra hareketlerine başlaması, yani darbeye teşebbüs etmesi mümkündür. TCK’nın 316/2. maddesindeki; “amaçlanan suç işlenmeden önce bu ittifaktan çekilenler” ifadesi ile madde gerekçesindeki; “bu madde kapsamına giren suçların icrasına başlanmamış olsa bile, …anlaşma dolayısıyla cezaya hükmedilebilecektir” ifadesinden,  amaç suçların icrasına başlandığında da TCK’nın 316. maddesinin uygulanacağı sonucu çıkmaktadır.

Kısaca; amaç suça teşebbüs edilip edilmemesi, bir yapının hukuki niteliğine (314 veya 316 olmasına) etki etmez. Zira failin içinde bulunduğu yapının silahlı örgüt veya suç için anlaşma olması ile bu yapı içinden birilerinin amaç suça teşebbüs etmesi ayrı konulardır.

Yine, bu soruya; “Gülen Hareketi bunu yapacak güçte olduğunu gösterdi” şeklinde de cevap verilemez. Zira “elverişlilik”; hem 314, hem de 316. maddede düzenlenen suçun unsurudur ve her iki oluşum da amaç suçu işleyecek güçte olmalıdır. Aksi halde, ne 314, ne de 316. maddedeki suçlar oluşmaz. Darbe yapmak için anlaştığı iddia edilen amiralleri 316. madde kapsamında değerlendirmek, bu kişilerin darbeyi başaracak güçte olduklarını da kabul etmek anlamına gelir. Yani, (iddia edildiği gibi) Gülen Hareketini amaç suça teşebbüs ettiği için silahlı örgüt (TCK m.314), amiralleri henüz amaç suça teşebbüs etmedikleri için suç için anlaşma (TCK. m.316) kapsamında değerlendirmek hukuki değildir.

15 Temmuz yargılamalarının 314, amirallerin 316. madde kapsamında değerlendirilmesinin nedeni yargıdaki çifte standarttır. Bilgisizlik demek istemiyorum. Zira her savcının, TCK’nın 314 ve 316. maddelerindeki suçların unsurlarını ve ihtilalcı yapılanmaların niteliğini bileceğini varsayıyorum. Sn. savcının, 15 Temmuz yargılamalarının akıl hocalığını yapan sn. Şen in görüşlerine itibar ediyorsa, bu soruşturmayı da TCK’nın 314. maddesinden açması, itibar etmiyorsa 15 Temmuz yargılamalarının neden TCK’nın 314. maddesi kapsamında yapıldığını hukuki bir zeminde açıklaması gerekir.

5. Amirallerin Durumu 316. Madde Kapsamında Değerlendirilebilir mi?

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, amirallerin (darbeye teşebbüs etseler dahi) TCK’nın 314. madde kapsamında değerlendirilemeyeceğinde bir şüphe yoktur. Acaba, bu kişilerin 316. madde kapsamında değerlendirilmeleri doğru mudur?

316. maddedeki suçun oluşması için iki koşulun varlığı yeterlidir; “amaç suç” ve “elverişli vasıta” konularında anlaşmak. İlk olarak, amirallerin amaç suç kabul edilen darbe yapmak için anlaştıkları tespit edilmelidir. Soruşturma savcısının imzalanan bildiriden, imza sahiplerinin niyetinin darbe olduğunu çıkardığını anlıyoruz.

İkinci olarak, amaç suçu işlemeye elverişli vasıta konusunda, yani darbenin başarılı olmasına yetecek kadar asker ve silahı harekete geçirme konusunda anlaşmaya varmış olmalıdırlar. Bu da, bu amirallerin darbe yapma güç ve yeteneğine sahip olması anlamına gelir ki; sn. savcının bu gücü de gördüğü anlaşılıyor.

Sonuç

1961, 1971, 2003’teki Balyoz darbe girişimlerini ve 104 generalin bildirisini TCK’nın 316. maddesi kapsamında değerlendiren Türk yargısı, 15 Temmuz darbe girişimini de TCK’nın 316. maddesi kapsamında değerlendirmeli ve bu yanlışta ısrar etmemelidir.

104 generalin bildirisini TCK’nın 316. maddesi kapsamında değerlendiren Ankara Cumhuriyet başsavcılığı ve bunun bir darbe girişimi olduğunu A habere bağlanarak dile getiren Yargıtay 9. Ceza Dairesi üyesi Ali DOĞAN’ın ifadeleri dikkat çekicidir. Zira “Ergenekon, Balyoz davaları kumpastır ve her şey sahtedir” diye yaygara koparıp, ses kayıtlarında açıkça darbeyi dile getiren dönemin generali Çetin Doğan’ın beyanlarını da göz ardı ederek, akla ziyan bir kararla bir darbe planı için yalnızca 8 kişiyi sorumlu tutan ve diğer tüm sanıkların beraatına karar veren zihniyet aynıdır. Ben bunlara “15 Temmuz yargıç ve savcıları” diyorum.

Savcının iddiasına göre; darbe bildirisini imzalayan 104 generalin büyük çoğunluğu Ergenekon ve balyoz davalarında yargılanmış ve darbe suçundan beraat etmiş kişilerdir. “15 Temmuz yargıçları” komplekslerinden vazgeçip, halen Yargıtay incelemesinde bulunan Balyoz ve beraat kararı verilen Ergenekon davasını inceleyerek, bildiride imzası bulunan 104 generalin bu dosyalardaki pozisyonlarını belirleyip, bu dosyalarda adı geçen ve halen görevde bulunan askerlerle varsa irtibatlarını araştırmalıdırlar.

Eğer balyoz bir kumpas idiyse, yani balyozda adı geçen generallerin görevde iken darbe gibi bir amaçları yok idiyse, aynı generallerin emekli olduktan sonra yayınladıkları bildiriden dolayı darbe amaçlarının olduğu nasıl kabul edilmiştir? Bu amiraller Balyozdan beraat ettikten sonra mı darbe yapmaya karar vermişlerdir?

Devletin silahlı üç gücünden (kara, hava, deniz) sadece birine mensup olan ve görevde olmadıkları için devletin silahlı gücünü temsil etmeyen emekli amiraller darbe hazırlığından sorumlu tutulurken; aynı kişilerin görevdeyken ve hava ve kara gücü ile ittifak halindeyken darbe amaçlarının olmadığını kabul ederek haklarında beraat kararı veren 15 Temmuz yargıç ve savcıları bu soruları cevaplandırmalıdırlar.

DİPNOTLAR:

  1. https://sen.av.tr/tr/makale/suc-icin-anlasma-sucu-kapsaminda-darbeye-tesebbus-suclari

  2. https://drgokhangunes.org/genel/darbe-sucu-yalnizca-orgutlu-bir-yapi-tarafindan-mi-islenebilir/

  3. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 09.10.2013 T., 2013/9110 E., 2013/12351 K.; Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 24.1.1964 T., 12/1 K. ve Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 25.4.1966 T., 975 E., 1966/975 K.

SUÇ ÖRGÜTÜ İLE SİLAHLI ÖRGÜTÜN FARKLARI VE SİLAHLI ÖRGÜTTE MİLAT TARİHİ

SUÇ ÖRGÜTÜ İLE SİLAHLI ÖRGÜTÜN FARKLARI VE SİLAHLI ÖRGÜTTE MİLAT TARİHİ

Bu yazıda; suç örgütü ve silahlı örgütün farklarına, 15 Temmuzdan sonraki “silahlı örgüt” yargılamalarının nasıl “suç örgütü” mantığıyla yapıldığına ve silahlı örgüt üyeliğinin tayininde milat kabul edilecek tarihin ne olması gerektiğine yer verilmiştir.

1. Genel Olarak

Yargılanacak her uyuşmazlıkta biri “maddi”, diğeri “hukuki” olmak üzere iki meselenin çözümü gerekir. Maddi mesele, failin sübut bulan eylemlerinin tespitidir. Hukuki mesele ise failin sübut bulduğu kabul edilen eyleminin hukuki nitelendirmesinin (tavsif) yapılmasıdır.

Silahlı örgüt üyeliği suçunda çözümlenmesi gereken maddi mesele, failin örgütün hiyerarşik yapısına dahil olup olmadığıdır. Hukuki mesele ise failin eyleminin hangi ceza normu kapsamına (TCK m.220-314, TMK 7/yönetici-üye-yardım) girdiğinin belirlenmesidir. Diğer suçlardan farklı olarak örgüt üyeliği suçunda hukuki tavsif, failin içinde bulunduğu yapının vasıflandırmasına bağlıdır.

Örgütlü suçlarda failin içinde bulunduğu yapının niteliği, failin eyleminin suç vasfını da gösterir. Failin içinde bulunduğu yapı suç örgütü kabul ediliyorsa TCK’nın 220; terör örgütü kabul ediliyorsa 3713 sayılı Yasanın 7/1 ve silahlı örgüt kabul ediliyorsa TCK’nin 314. maddesindeki suçlar oluşacağından ve fail bu maddelerden cezalandırılacağından, örgütün niteliği failin fiilinin suç vasfını da belirler. Bu nedenle, örgütlü suçlarda öncelikle örgütün hukuki nitelendirmesinin yapılması gerekir.

Bir yapıyı suç örgütü olarak kabul etmek, bu yapıda TCK’nın 220. maddesindeki unsurların, silahlı örgüt kabul etmek de TCK’nın 220, 314 ve 3713 sayılı Yasanın 1 ve 7. maddelerindeki unsurların (nihai amaç, elverişlilik, temadi, üç kişi, silah vs) bulunduğunu tespit etmek anlamına gelir ki; bu işlemler birer hukuki nitelendirmedir. Bu aynı zamanda bu örgüt mensuplarının suç vasfını da belirlemektir. “Hukuki nitelendirme” veya “suç vasfını belirleme” yetkisi Anayasanın 9. maddesi gereğince yalnızca “bağımsız ve tarafsız mahkemelere” aittir.

Hukuki nitelendirme, gerek suç örgütünde gerek terör örgütünde ve gerekse silahlı örgütte aynı şekilde yargı tarafından yapılır, bunun istisnası yoktur. Bu nedenle, Yargıtay ve ilk derece mahkeme kararlarında yer verilen; “suç örgütünün kabulü için mahkemenin bu yönde bir tespit yapması zorunlu değildir” şeklindeki kabul hukuki değildir. Yargı hukuki tavsif yapmadan, idari mercilerin vasıflandırmasıyla bir yapının suç örgütü olarak kabulü ve mensuplarının cezalandırılması mümkün değildir. Örneğin, kolluk birimlerinin bir yapıyı dolandırıcılık örgütü olarak vasıflandırmasının hukuken hiç bir anlamı olmadığı gibi MGK’nın bir yapıyı silahlı örgüt olarak vasıflandırmasının da bir anlamı yoktur. Zira bu vasıflandırmayı ancak yargı yapabilir.

2. Suç Örgütü ve Terör Örgütü Yargılamalarının Farkları

Suç örgütleri ile terör örgütlerinin hukuki tavsifi farklı olup özellikle terör örgütleriyle ilgili; “bir yapının terör örgütü olduğuna ilişkin mahkemelerce verilen bir karar olmadan o yapının mensubunu terör örgütü üyeliğinden cezalandırmanın mümkün olmayacağına ilişkin” kuralın varlık sebebi de bu farklardan doğmaktadır. Ancak, suç örgütü ile terör örgütü vasıflandırmasındaki farkı gözden kaçıran yargıçlar, terör örgütü yargılamalarını suç örgütü mantığıyla yaptıklarından yanılgıya düşmektedirler.

Suç örgütlerinden farklı olarak, terör örgütü üyeliğinden mahkumiyet için mahkeme kararı aranmasının iki nedeni vardır:

Birinci neden/fark: Bir suç örgütünün kurulmuş sayılması için suç işleme amacı yeterli olup ayrıca suç işlenmesine gerek yoktur. Oysa terör örgütünün kurulmuş sayılması için; “suç teşkil eden bir eylem gerçekleştirilmesi” gerekir. Bu ifade, 3713 sayılı Kanunun 1. maddesindeki terör tanımına 2003’de 4928 sayılı Yasa ile eklenmiştir. Hiçbir suç işlememiş bir yapı bile “suç örgütü” kabul edilebilir. Ancak, henüz suç işlememiş bir yapının “terör örgütü” olarak kabulü mümkün değildir. Bir eylemin suç teşkil edip etmediği ancak kesinleşmiş mahkeme kararları ile tespit edilebildiğinden, bir yapının terör örgütü olup olmadığına da “suç işlenmesi üzerine yapılacak yargılama neticesinde” karar verilebilir.  Ayrıca, bir terör örgütünün varlığı için “cebir ve şiddet” kullanılması (TMK m.1); silahlı bir örgütün varlığı için buna ek olarak “silahlı mücadeleyi benimsemesi” (TCK m.314) gerekir. Yani, bir yapıya terör örgütü vasfını verecek yargıcın, o yapı tarafından işlendiği iddia edilen bir suçla ilgili de yargılama yapıyor olması, üstelik bu suçun cebir ve şiddet içermesi de gerekir ki; bu yargılamada bu suçun o yapı tarafından işlendiğine ve bu yapının bir terör örgütü olduğuna karar verilebilsin. Dolayısıyla, “örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş ve cebir, şiddet ya da silah kullanılan bir suç” hakkında yargılama yapmayan, örneğin sadece üyelikten yargılama yapan bir mahkeme o örgüte terör örgütü vasfını veremez.

İkinci neden/fark: Suç örgütüyle ilgili yargılama bir kez yapılır (tek dava). Örneğin bir uyuşturucu örgütünün yargılaması bir kere yapılır ve o örgütün tüm mensupları ve gerçekleştirdikleri tüm eylemler (suçlar) bu tek dosyanın konusudur. Bu tek dosyada hem örgütün vasfı (uyuşturucu/yağma/hırsızlık) ve hem de mensuplarının suç vasfı (kurucu, yönetici, üye, yardım eden, adına suç işleyen) belirlenir; hüküm kesinleşince o suç örgütünün dosyası rafa kaldırılır. Bazen kaçak bir örgüt üyesinin sonradan yakalanması gibi çok istisnai durumlarda o dosya yeniden raftan indirilir.

Ancak, terör örgütlerinde durum böyle değildir. Zira terör örgütlerinin çok sayıda mensubu vardır ve aynı örgütle ilgili ülkenin her yerinde birbirinden bağımsız onlarca/yüzlerce dava açılır. Genel kural, bu davaların hepsinde ayrı ayrı hem örgüt vasfının (silahlı/silahsız terör örgütü veya suç örgütü) hem de o dosyada fail olarak yargılanan mensuplarının suç vasfının tespitidiri. Fakat bu yargılamaların tamamına yakınında, örgütün vasfını belirleyecek delil ve argümanlar bulunmaz. Çünkü bu yargılamalarda suç örgütünden farklı olarak, örgüt mensuplarının hepsi veya o örgütün gerçekleştirdiği eylemlerin/suçların tümü o dosyanın konusu değildir.

Yine, terör örgütünün varlığı için bir suç işlenmesi gerekse de, bu yargılamaların çoğunda fail tarafından işlenen bir suç yoktur ve fail sadece üyelikten yargılanmaktadır. Aynı şekilde, silahlı örgüt kabulü için örgütün yeterli ve elverişli silaha sahip olması gerekir. Oysaki bu yargılamalarda faillerin çoğunun silahı dahi yoktur ve örgütün işlediği suçlar ile sahip olduğu silahlar da başka yargılamaların konusudur.

Benzer şekilde, bir yapıya terör örgütü vasfını verebilmenin en önemli unsurları elverişlilik ve somut tehlikedir. Devletin güvenliği ve Anayasal düzen için somut tehlike yaratan örgüt elverişli hale gelmiş kabul edilir. Elverişliliği ve somut tehlikeyi tespit edecek tek makam olan mahkemenin, örgütün genel yapısı ve eylemleri hakkında bilgiye sahip olması yanında, o eylemlerin o yargılamanın konusu da olması gerekir. Zira yargılama konusu olmayan bir eylemin (suçun), o yapı tarafından gerçekleştirildiğine ve bu eylemin somut tehlike yarattığına o mahkeme tarafından karar verilemez. Aksinin kabulü, emniyetten gelen “bu yapının terör örgütü olduğuna” ilişkin bir bilgi notunun hakim tarafından tasdiki anlamına gelecektir.

Örgütün terör eylemleriyle irtibatının netleştirilmesi, şahsi ve örgütsel eylemlerin birbirinden ayrılması, amaç suçun ne olduğu, örgütün yurt genelindeki organik bütünlüğü, hiyerarşik yapısı ve etkinliğinin bütüncül bir bakışla değerlendirilmesi açısından, örgütün niteliğinin belirleneceği yargılamalarda fail ve fiil sayısı mümkün olduğunca geniş tutulur. Ancak, terör dosyalarında hakimler çoğunlukla örgütün genel vasfı hakkında karar verecek derecede örgütsel eylemler hakkındaki bilgi ve belgeye sahip değildirler. Ayrıca, bu bilgi ve belge o dosyaya eklenmiş olsa bile, o örgütsel eylemler bu yargılamanın konusu olmadığından ve hakim yargılamada iddianamedeki “fail ve fiil” ile bağlı (CMK m.225/1) olduğundan örgütün geneli hakkında vasıflandırma yapamaz.

İşte bu nedenlerle, terör örgütü yargılamalarında örgütün vasfı, o örgütün gerçekleştirdiği terör eylemlerinin yargılandığı davalarda (matuf eylem/amaç suç yargılamaları) tespit edilir. Diğer mahkemeler ise; örgütün tespit edilen bu vasfına itibar ederek, yargıladığı sanığın bu yapının mensubu olup olmadığına, eğer mensubu ise bu yapıya “terör örgütü” vasfını bilerek ve isteyerek dahil olup olmadığına ve vasfı bilerek ve isteyerek dahil olmuşsa örgüt üyeliği suçunun oluşup oluşmadığına karar verir. Örneğin Ankara’da silahlı eylemler yapan bir terör örgütünün mensupları hakkında Ankara mahkemelerinde yargılama yapılıp bu eylemlerin bu örgüt tarafından gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğine ve bu yapının bir terör örgütü olup olmadığına karar verilebilir. Ancak, bu örgütün Eskişehir de yakalanan bir üyesinin yargılamasında, bu örgütün vasfının tayin edilmesi mümkün değildir. Zira Ankara’daki eylemler Eskişehir’deki davanın konusu olmadığından, Eskişehir hakimi bu eylemlerin (suçların) bu yapı tarafından gerçekleştirildiği konusunda karar veremez. Yine, örgütün elverişlilik, hiyerarşi, somut tehlike, temadi gibi unsurları da bu “tek sanıklı” davada değerlendirilemez. Eskişehir hakiminin bu yargılamada durma kararı yada bekletici mesele ile Ankara mahkemesinin vasıflandırmasını beklemesi ve sonucuna göre karar vermesi gerekir. Başka bir ceza davasının konusu olan bu hususu Eskişehir hakimi “nisbi muhakeme” yoluyla da çözemez.

Kısaca; “suç örgütlerinden” farklı olarak, suç işlememiş bir yapı “terör örgütü” kabul edilemeyeceğinden ve terör örgütü üyelerine ait her dosyada örgütün geneli hakkında bir vasıflandırma yapılması mümkün olmadığından, bir yapıya mensup olanların TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılması, bu yapı hakkında daha önce verilmiş ve kesinleşmiş bir örgüt kabul kararının varlığına bağlıdır.

3. Gülen Hareketinin Silahlı Örgüt Kabul Edildiği Karardaki Hatalar

16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu, yukarıdaki açıklamaların tam tersine, silahı bile olmayan, cebir ve şiddet kullanmayan iki hakimin yargılamasında Gülen Hareketini silahlı örgüt kabul etmişlerdir. Yani, “silah olmayan” bir davada “silahlı örgüt” kabulü yapılmıştır. Yargıtay bunu yaparken, tüm hukuk ilkelerini çiğneyerek kendi iddianamesinin konusu olmayan ve başka dosyalarda yargılaması devam eden 15 Temmuz olaylarını bu yapının gerçekleştirdiğine karar vermiştir. Aslında Yargıtay’ın yaptığı, emniyetin noterliğinden başka bir şey değildir. Zira Emniyetten gelen bilgi notlarına göre örgüt kabulü yapılmıştır. Ancak, Gülen Hareketi bir terör örgütü olarak kabul edilecekse; bu kabulün ancak bu yapı tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen vahim/matuf eylem yargılamalarında, yani 15 Temmuz olaylarıyla ilgili yargılamalarda yapılması gerekirdi. Diğer mahkemeler de bu yargılamalarda yapılacak hukuki tavsifin kesinleşmesini beklemeli ve bundan sonra TCK’nın 314. maddesinden mahkumiyet kararı vermeliydiler.    

4. Güncel Yargılamalardaki Yanlış Bir Değerlendirme

Güncel yargılamalarda Yargıtay ve yerel mahkemeler tarafından şu hususlara yer verildiği görülmektedir; “Anılan yapının bir terör örgütü olduğu konusunda mahkemeler tarafından verilen bir karar olmadığından terör örgütü olarak kabulüne olanak bulunmadığı ileri sürülebilir ise de; bir oluşumun suç örgütü olarak faaliyette bulunması her zaman mümkün olup, suç örgütünün kabulü için mahkemenin bu yönde bir tespit yapması zorunlu değildir. Aksi düşüncenin kabulü örgüt kararı kesinleşinceye kadar gerçekleşen zaman dilimi içerisinde örgütsel faaliyet çerçevesinde üyeleri tarafından işlenen suçların oluşmayacağı anlamına gelir ki bu durum suç ve yaptırım teorisine aykırıdır. Bu nedenle suç tarihi itibariyle ismi geçen yapının örgüt olduğuna ilişkin bir karar verilmemiş olması, açıklanan ilkeler doğrultusunda tipik hareketi gerçekleştiren sanıkların, yasal yönden sorumlu tutulmalarına engel teşkil etmeyecektir.”

Bu ifade kesinlikle yanlıştır. Bu ifadeyi yazan hakim, ya örgütün “kuruluş tarihi” ile örgütün yargı tarafından “kabul edildiği” tarihleri karıştırıyor ya da aynı sanıyor olmalıdır. Silahlı örgütün kuruluş tarihi ile bu yapının silahlı örgüt olarak kabul edildiği/vasıflandırıldığı tarihler farklıdır. Silahlı örgütün kuruluş tarihinden sonra ve örgüt kabul kararı kesinleşmeden önce örgütsel faaliyet çerçevesinde işlenen suçların da cezalandırılacağında şüphe yoktur.

5. Örgütün Kuruluş Tarihi ile Örgüt Kabulünün Yapıldığı Tarih Farklıdır

Örgütün “kuruluş tarihi” ile “örgüt kabulünün yapıldığı tarih” farklıdır ve öncelikle bu kavramların ne anlama geldiğinin açıklanmasında fayda vardır. Her örgütün bir kuruluş tarihi vardır ve bu tarih “örgüt kurma” suçunun da suç tarihidir. Bir örgüt, tüm unsurlarıyla tamamlandığı anda kurulmuş sayılır. Bir yapılanmayı silahlı örgüte dönüştüren en önemli unsur elverişliliktir. Zira elverişlilik, en son tamamlanan unsurdur. Örgüt; üye, silah ve yapılanma açısından nihai amacını gerçekleştirmeye elverişli hale geldiği anda kurulmuş olur. Elverişlilik, somut tehlikenin gerçekleşmesi anlamına gelir ki; silahlı örgütler için Devletin güvenliği ve anayasal düzen için somut tehlike yaratan örgüt, elverişli hale gelmiş ve kurulmuş kabul edilir.

Yargısal uygulamada somut tehlike, matuf/vahim eylemdir. Örgütün ciddi, ağır ve yakın tehlike oluşturduğu, bir suç işlediği ve silahlı mücadele yöntemini benimsediği gibi hususlar hep vahim/matuf eylemle ortaya çıkar. Matuf eylem gerçekleştiren örgüt, somut tehlike haline gelmiştir ve amaç suç için elverişlidir. Bu nedenle, matuf eylem tarihi silahlı örgütün kuruluş tarihidir. Matuf eylem yargılamasında da bu yapıya silahlı örgüt vasfı verilir. Matuf eylem yargılamasında verilen kararın kesinleşmesiyle birlikte, bu yapı “silahlı örgüt” olarak kabul edilir. Yani kesinleşme tarihi, “örgüt kabul” tarihidir.    

Örneğin, 2010 yılında matuf eylem (bombala, adam öldürme vb.) gerçekleştiren bir yapıya mensup kişiler hakkında dava açılsa ve 2020 yılında bu matuf eylemin bu yapı tarafından örgütsel faaliyet çerçevesinde gerçekleştirildiği ve bu yapının silahlı örgüt olduğu kabul edilip bu karar kesinleşse, bu silahlı örgütün kuruluş tarihi 2010, örgütün silahlı örgüt olarak kabul tarihi 2020’dir. Örgütün kuruluş tarihi olan 2010’dan sonra örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar var ise bunların cezalandırılacağında ve örgüt üyeliği suçunun 2010’dan sonraki yıllar için de oluşacağında şüphe yoktur.

6. Vahim Eyleme İştirak Etmemiş Kişiler Açısından Örgüt Üyeliğinde Milat Tarihi

Örgüt kabul kararının, yani bir yapının silahlı örgüt olarak kabul edildiğine ilişkin mahkeme kararının kesinleşme tarihi, “matuf eylem gerçekleştiren kişiler dışındaki örgüt mensuplarının” yargılamaları açısından çok önemlidir. Zira diğer örgüt mensuplarının hukuki durumu bu tarih esas alınarak belirlenir ve bu kişilerin durumu kuruluş ve kabul tarihlerine göre üç dönemde ele alınır. Şöyle ki; silahlı örgüt mensubiyetine ilişkin suçlar doğrudan kastla işlenir. Fail, üyesi olduğu yapının “silahlı bir örgüt” olduğunu bilerek ve isteyerek bu yapıya mensup olmalıdır. Silahlı örgütler, matuf eylemle kurulurlar, ancak bunun kesinleşmesi ve herkes için aleniyet kazanması Yargıtay onaması ile gerçekleşir. Bu nedenle;

a. Örgütün kuruluş tarihinden önce (örneğimizde 2010) bir örgütün varlığı kabul edilemeyeceğinden ve henüz kurulmayan bir örgüte de üye olunamayacağından; bu tarihten önce bu yapılanma içinde yer alan kişiler TCK’nın 314. maddesinden sorumlu tutulamazlar (birinci dönem).

b. Örgütün kuruluş tarihi (ilk vahim/matuf eylem tarihi) ile Yargıtay’ın onama tarihi arasında (örneğimizde 2010 ila 2020 arası), ortada bir silahlı örgüt “iddiası ve şüphesi” vardır ancak yargı henüz vasıflandırmada son noktayı koymamıştır. Bu nedenle, bu zaman aralığında bu yapılanma içinde bulunanların kural olarak yapılanmanın silahlı terör örgütü olduğunu BİLMEDİKLERİ kabul edilir. Suç tarihi bu araya tekabül eden (örneğin 2013 yılında) kişiler hakkında mahkumiyet kararı verilebilmesi, bu kişilerin, 2010 yılındaki matuf eylemi bu yapının gerçekleştirdiğini bildiklerinin ispatına bağlıdır. 2013 yılında örgütün vasfı henüz kesinleşmediğinden, faili cezalandırmak bakımından örgütün vasfını bilmekten ziyade, örgüte bu vasfı veren matuf eylemin bu örgüt tarafından gerçekleştirildiğinin bilinmesi önem arz eder (ikinci dönem).              

c. Silahlı örgüt kabulünün Yargıtay tarafından onanmasından sonra (örneğimizdeki 2020 yılı) silahlı örgütün varlığı aleniyet kazanmış olacağından; bu tarihten sonra yapılanma içine giren veya kalmaya devam eden kişilerin kural olarak bu yapının silahlı örgüt olduğunu BİLDİKLERİ kabul edilir (üçüncü dönem).

Güncel yargılamalarda yaşanan sorunların en önemli nedeni; 16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurulu’nun matuf eylem yargılaması olmadan örgüt kabulü yapmaları ve konuyla ilgili ilk kararlarında Gülen Hareketinin temellerinin 1966 yıllarında atıldığını vurgulayıp hangi tarihte silahlı örgüte dönüştüğü hususunu açık bırakmaları, yani Gülen Hareketinin kuruluş tarihine ilişkin bir belirlemede bulunmamalarıdır. Hakimler de çok eski tarihli faaliyetleri bile, o tarihte bu yapının silahlı örgüte dönüştüğüne dair bir tespit olmasa da, mahkumiyete esas almaktadırlar. Ancak, silahlı örgüt kurma suçu ani suçtur ve bu suça teşebbüs mümkün değildir. Yani, silahlı örgütün tek bir kuruluş tarihi vardır, bu tarih zamana yayılmaz ve belirli bir gündür. (1) Bu nedenle, bu tarihten önce yapı içinde bulunanlar silahlı örgütten sorumlu tutulamaz.   

7. Güncel Yargılamalarda Milat Tarihi

Yargıtay’ın yerleşik uygulaması gereğince; bir örgütün, ilk matuf eylemi ile silahlı çeteye (eski TCK m. 168, yeni TCK m. 314) dönüştüğü kabul edilir. Bu tarih örgütün kuruluş tarihi olarak belirlenip mensupları da bu tarih esas alınarak cezalandırılır.

Gülen Hareketinin ilk matuf eylemi 15.7.2016 tarihli olaylar kabul edildiğine göre, bu yapının silahlı örgüte dönüştüğü tarih ancak bu tarih olabilir. 15.7.2016 tarihli olaylarla ilgili yargılamalarındaki hukuki tavsifin kesinleştiği tarih de (27/9/2017) örgütün silahlı örgüt olarak kabul edildiği tarihtir. Ancak, güncel yargılamalarda bu tarihler hiç dikkate alınmamakta ve tam tersine bu yapının silahlı örgüte dönüştüğü tarih olarak kabul edilmesi mümkün olmayacak yıllar için bile mahkumiyet kararları verilmektedir. Örneğin, örgütün kurucu ve yöneticisi olduğu iddia edilen Fethullah Gülen hakkında “terör örgütü kurma ve yönetme” suçundan verilen beraat kararı 2008’de Ceza Genel Kurulu kararıyla kesinleşmesine rağmen, bu tarih ve beraat kararı hiç dikkate alınmamakta ve bu tarihten önce örgütün kurulduğu ve var olduğu kabul edilerek insanlar cezalandırılmaktadır.

Yine 90’lı, 2000’li veya 2008’den sonraki yıllarda da örgütün kurulduğu ve varlığı hukuka aykırı olarak kabul edilmektedir. Ancak yukarıda yer verildiği üzere, terör örgütünün kurulması ya da terör örgütüne dönüşmesi için bir suç işlemesi gerekir. Oysa bu tarihlerde Gülen Hareketinin örgütsel faaliyeti kapsamında işlediği herhangi bir suç gösterilemediği gibi bu konuda verilmiş bir mahkumiyet kararı da yoktur. Zira 2003 yılında bu yapı içinde bulunan bir kişiyi üyelikten mahkum etmek için, bu yapının 2003’de bir suç işlediğinin de ispatı gerekir. Çünkü henüz suç işlememiş bir yapının TMK’nın 1. maddesi gereğince terör örgütüne dönüştüğü kabul edilemeyeceği gibi henüz suç işlemeyen bir yapıya mensup kişiler de terör örgütü üyesi olarak kabul edilemezler. 

Sonuç  

Bir yapı ya da oluşumun silahlı örgüt olarak kabulü için bu örgüt tarafından geçekleştirildiği iddia edilen vahim nitelikli eylemlere (cebir/şiddet/silah içeren suçlara) ilişkin yargılamalarda silahlı örgüt kabulü yapılması ve bu kararın kesinleşmesi gerekir. Zira ilk matuf eylem yargılamasının ve silahlı örgüt kabulünün kesinleşmesi diğer yargılamalar için hukuken bir “ön mesele”dir ve öncelikle bu meselenin çözümü gerekir. Silahlı örgüt mensubiyetine ilişkin davalarda bu ön meselenin çözümü “bekletici sorun” yapılmalı ve sonucuna göre karar verilmelidir. Çünkü burada zorunlu bekletici mesele vardır. 15 Temmuz yargılamalarında vahim nitelikli kabul edilen eylemler 15 Temmuz 2016 tarihli eylemlerdir (Genelkurmay çatı, Akıncı ve Kara havacılık davaları) ve bu eylemelere ilişkin yargılamalarda henüz kesinleşmiş bir karar yoktur. Her ne kadar 15 Temmuz olaylarının Gülen hareketi tarafından gerçekleştirildiği iddia edilerek bu hareket Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından silahlı örgüt kabul edilip bu karar Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından onansa da, bu dosyanın konusu 15 Temmuz olayları değildir. Kaldı ki, bu dosyanın sanığı olan iki hakimin vahim nitelikte eylemleri olmadığı gerekçesiyle haklarında TCK’nın 312. maddesinden beraat kararı verilmiştir. Ancak, emsali görülmemiş şekilde Yargıtay vahim nitelikli bir eylem olmayan bu dosyada Gülen hareketini silahlı örgüt kabul etmiştir. Yüz yıllık Yargıtay uygulamasına aykırı bu karar emsal kabul edilerek ve başka hiçbir araştırma yapılmadan yerel mahkemeler tarafından on binlerce kişiye ceza verilmiştir. Kısaca, 15 Temmuz yargılamalarında vahim nitelikli eylemelere ilişkin yargılamalar kesinleşmeden ve daha ilginci bu eylemlerle ilgili henüz bir karar verilmeden silahlı örgüt kabulü yapılması hukuka aykırıdır.

Yine bir an için Yargıtay’ın Gülen hareketini silahlı örgüt kabul ettiği kararı doğru ve bu hareketin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun karar tarihi (26/9/2017) itibariyle silahlı örgüt olduğu kabul edilse bile, ne bu tarihten önce ne de sonraki yargılamaların hiç birinde sanıkların, Yargıtay kabulünde olduğu şekliyle, bu hareketin “hükümeti ortadan kaldırma” nihai amacını bildikleri ve istedikleri araştırılmamış ve suçun manevi unsuru görmezden gelinerek kişilere çok ağır cezalar verilmiştir. Aynı şekilde, ispat yükü tersine çevrilerek ve yukarıda anlatıldığı şekliyle tamamına yakını birinci ve çok azı ikinci döneme denk gelen bu yargılamalarda sanıkların silahlı örgüt üyesi olmadıklarını ispat etmeleri istenmiştir. Kişilerin terör örgütü üyesi olduklarına ilişkin delil olarak ileri sürülen hususların hepsi zamanında yasal ve rutin faaliyetleridir. Yani 15 Temmuz günü suç olmayan hususlar 16 Temmuz’da suç kabul edilmiştir. Ayrıca, delil olarak ileri sürülen hususların hiç birisi bir kişinin darbeye teşebbüs eylemeni bildiğini değil, en fazla bir kişinin Gülen hareketiyle olan irtibatını gösterir ki, bir yapı, oluşum ya da hareketle irtibatlı olmak bir kişiyi terör örgütü mensubu yapmaz. Kısaca, 15 Temmuz yargılamalarında silahlı örgüt mensubiyeti için suçun manevi unsurunun varlığı araştırılmadan kararlar verilmiş ve verilmeye devam edilmektedir.   

DİPNOT

  1. EKİM örgütünün ..Yargıtay içtihatlarına göre 27.7.1996 tarihinden itibaren silahlı çete niteliğinde bulunduğu nazara alınarak sanıklardan ENŞ’in TCK.nun l68/2, diğer sanıkların eylemlerinin TCK.nun l69.maddeleri kapsamında değerlendirilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 19/4/1999 T., 1999/2861 E., 1999/1805 K. sayılı kararı.

YALÇINKAYA-TÜRKİYE BAŞVURUSUNDA AİHM’İN TÜRKİYE’YE SORDUĞU SORULAR

KARARIN OFFICE DOSYASINI İNDİR

İKİNCİ BÖLÜM

Başvuru No. 15669/20

Yüksel YALÇINKAYA

/Türkiye

Başvuru Tarihi: 17 Mart 2020

 

 

DAVANIN KONUSU

Başvuru, başvuranın bir terör örgütü, yani FETÖ/PDY (Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması), üyeliğinden mahkumiyetini ilgilendirmektedir.

Zamanın da bir devlet okulunda öğretmen olan başvuran, 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle (1 Eylül 2016 tarihinden yayımlanan) bir terör örgütüyle bağının olduğu gerekçesiyle kamu hizmetinden çıkarılmıştır (672 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye ilişkin daha fazla arka plan bilgisi ve ayrıntılar için bkz. Zihni/Türkiye(k.k.), No. 59061/16, §§ 4-7, 29 Kasım 2016).

Başvuran, 6 Eylül 2016 tarihinde FETÖ/PDY üyeliği şüphesiyle gözaltına alınmış ve 9 Eylül 2016 tarihinde tutuklanmıştır.

Kayseri Cumhuriyet savcısı, 6 Ocak 2017 tarihinde, başvuranı Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyeliğiyle suçlayan bir iddianameyi Kayseri Ağır Ceza Mahkemesine sunmuştur. Suçlama şu delillere dayandırılmıştır:

  • Münhasıran FETÖ/PDY üyelerinin iç örgütsel haberleşmesi için geliştirilmiş olan Bylock uygulamasının “turuncu” düzeyde kullanımı;
  • Bank Asya’daki hesap hareketleri;
  • 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle her ikisi de FETÖ/PDY’ye ait, onunla irtibatlı veya iltisaklı olduğu açıklanan bir sendikaya ve bir derneğe üyeliği; (iv) 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’yle kamu hizmetinden çıkartılma ve
  • İsimsiz bir bilgi verenden alınan bilgiler.

Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi, 21 Mart 2017 tarihinde yapılan ilk duruşmada, bu deliller temelinde başvuranı suçlandığı üzere mahkûm etmiş ve altı yıl üç ay hapis cezasıyla cezalandırmıştır:

  • Başvuranın kişisel cep telefonundan Bylock’u 3 Ekim 2015 tarihinden bu yana kullandığı şeklinde Kayseri Emniyet Müdürlüğü tarafından verilen bilgi;
  • FETÖ/PDY’yle iltisaklı bir sendika ve derneğe üyelik;
  • Örgüt tarafından yapılan bankaya destek çağrıları uyarınca ve geliriyle orantılı şekilde Şubat 2014 tarihinde Bank Asya’ya 3.110 Türk lirası (TRY) (o tarihte yaklaşık olarak 1.000 avro (EUR)) yatırma.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, 9 Ekim 2017 tarihinde başvuranın istinaf talebini reddetmiştir. İstinaf mahkemesi, ilk derece safhasında mevcut delillere ek olarak Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun (BTK) verdiği HTS (Arama Trafiği Tarihçesi) kayıtlarına ve bir adli bilişim uzmanı tarafından başvurana ilişkin toplanan dijital veriler hakkında hazırlanan 29 Haziran 2017 tarihli, başvuranın 3 ila 23 Ekim 2015 tarihleri arasında altı farklı günde toplamda 380 kez Bylock sunucusunun IP adresine bağlandığını belirten bir rapora dayanmıştır.

Yargıtay, 30 Ekim 2018 tarihinde, başvuranın mahkumiyetini onamış ve 26 Kasım 2019 tarihinde Anayasa Mahkemesi, başvuranın bireysel başvurusunu kabul edilemez bularak kısa bir biçimde reddetmiştir.

Başvuran, 6/1 ve 3. maddesi altında asıl olarak;

  • Bilhassa darbe teşebbüsünün sonrasında gerçekleşen belli hukuki ve fiili gelişmeler dolayısıyla hakimlerin azledilemezliği ilkesinin aşındırıldığını ileri sürerek bağımsız ve tarafsız mahkemelerce yargılanmadığından;
  • Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134 ve 135. maddelerinde belirtilen usulü güvencelere uyulmaksızın ve bir mahkeme kararı olmaksızın hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller temelinde mahkum edildiğinden;
  • Bahse konu hukuka aykırı elde edilen delillerin incelemesine sunulmadığı gibi ne de ulusal mahkemelerin doğrudan ve bağımsız incelemesine tabi tutulduğundan ve bu deliller hususunda mahkemelerin, silahların eşitliği ve çelişmeli inceleme ilkelerine aykırı olarak, münhasıran savcılığın ve diğer kamu görevlilerin tek taraflı değerlendirmelerine dayandıklarından;
  • Üst mahkemelerin kararları için yeterli gerekçe sunmadıklarından ve taleplerine ve itirazlarına bir yanıt vermediklerinden ve
  • 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6 (d) maddesince avukatıyla olan iletişimine getirilen kısıtlamalar dikkate alındığında etkili hukuki yardım hakkından mahrum bırakıldığından şikayet etmiştir.

Başvuran ayrıca, 7, 8 ve 11. maddeleri ileri sürerek ilgili kanunların aşırı ve keyfi yorumlanması nedeniyle, suç oluşturmayan eylemler temelinde mahkum edildiğinden; hem iddia edilen Bylock kullanımına hem de internet trafik verilerine ilişkin bilgilerin özel hayat hakkına aykırı olarak hukuka aykırı biçimde saklandığından ve ortaya konulduğunda ve sendika ve dernek üyeliğinin örgütlenme özgürlüğüne aykırı şekilde mahkumiyeti için delil olarak kullanıldığından şikayet etmiştir.

 

TARAFLARA SORULAR

6. Madde

1. Başvuran, hakkındaki suçlamaların kararlaştırılmasında Sözleşme’nin 6/1 ve 3. maddesine uygun olarak adil yargılanmış mıdır?

Bilhassa;

a. Bylock mesajlaşma uygulaması nedir ve ulusal yargılama makamlarının onun münhasıran FETÖ/PDY üyelerince kullanıldığı sonucuna varmasına yol açan sebepler nelerdir?

Taraflar, bir kişinin bu uygulamayı kullanmasının FETÖ/PDY üyeliğine ilişkin yargılamalar bağlamındaki kanıtsal değerini açıklamaya ve yanıtlarını Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay tarafından bu hususta verilen ilgili kararlarla desteklemeye davet edilmektedir.

b. Ulusal mahkemelerin, başvuranın Bylock mesajlaşma uygulamasını kullanmış olduğu tespitinin kanıtsal temeli neye dayanmaktadır?

Dava dosyasındaki, başvuranın bu uygulama üzerinden iletişiminin içeriğini gösteren dijital veriler ve belgeler de dâhil olmak üzere, ulusal mahkemelerin başvuranın Bylock kullanımını delili olarak dayandıkları bütün materyallerin bir kopyasını Mahkemeye sunması Hükümetten istenmiştir.

c. Elektronik ve dijital deliller de dahil olmak üzere ceza yargılamalarında delillerin toplanmasını, incelenmesini ve kullanımını düzenleyen Türk hukukundaki yasal hükümler nelerdir? Bylock deliliyle ilgili ulusal makamlar bu hükümlere uymuş mudur?

d. Başvuranın iddialarının ışığında,

(i)      Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından ele geçirilme şekli ve

(ii)     Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu böyle verilerin saklanması için kanunda belirtilen azami sürenin ötesine geçen bilgileri içerdiğinden, (BTK) tarafından sağlanan internet trafik verilerinin yasal şekilde saklanmadığı ve ortaya konulmadığı iddiası gözetildiğinde; başvuranın Bylock kullanımına ilişkin deliller yasal şekilde elde edilmiş midir?

e. Başvuranın Bylock kullanımına ilişkin deliller yeterince güvenilir midir?

Bilhassa;

(i)      Teknik bir bakış açısından, başvuran hakkında elde edilen dijital deliller, ne ölçüde onun Bylock kullanımının sağlıklı bir göstergesidir? Ulusal mahkemeler savcılıkça sunulan dijital delillerin güvenilirliğini yeterince değerlendirmiş midir ve bu verilerin güvenilirliğine yönelik başvuranın endişelerine yanıt vermişler midir?

(ii)     Ulusal mahkemeler tarafından Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca öngörülen ilgili usulü güvencelerin bu ilk aşama boyunca uygulama alanı bulmayacağına hükmedildiğinden; iç hukukta, MİT tarafından elde edilen Bylock verilerinin bütünlüğünü ve orijinalliğini soruşturma makamlarına sunulmadan önceki dönemde koruyacak hangi güvenceler mevcuttur?

MİT tarafından elde edilen ham verilerin neleri kapsadığını ve ilgili verileri soruşturma makamlarına teslim etmeden önce, MİT’in başvuran da dâhil olmak üzere Bylock’un bireysel kullanıcılarını tespit etmek için bu verileri nasıl işlediğini açıklaması Hükümetten istenmiştir.

f. Başvuranın Bylock verilerinin bir örneğini alamadığı iddiası gözetildiğinde;

(i)      Savcılık tarafından bu hususta ulusal mahkemelere verilen tüm dijital deliller veya sunulan görüşler hakkında bilgi sahibi olma ve yorumda bulunma,

(ii)     Savcılığın elindeki lehindeki ve aleyhindeki tüm maddi delilleri inceleme ve

(iii)    Silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerince gerekli kılındığı üzere, aleyhinde kullanılan dijital delillerin orijinalliğine ve güvenilirliğine karşı çıkma ve bunların kullanımına itiraz etme hususunda başvurana gerçek ve etkili bir fırsat tanınmış mıdır (örneğin bkz. Rook/Almanya, No. 1586/15, §§ 56-59, 25 Temmuz 2019)?

Bu bağlamda;

  • Başvuran, Bylock kullanımının kanıtı olarak dava dosyasında hangi bilgi ve belgelere sahiptir? Bu bilgi, ilk derece mahkemesi tarafından verilen mahkûmiyet kararından önce mevcut mudur veya başvuranın Bylock kullanımını destekleyen maddi delillerin bazıları istinaf aşamasında mı dosyaya eklenmiştir?
  • Ulusal yasalar ve içtihatlar, savcılığın elindeki dijital verilerin bir örneğini elde etme hakkı sağlamakta mıdır? Eğer öyleyse, mevcut dosyada buna uyulmuş mudur? Dahası, böyle deliller başvuran dışındaki ceza kovuşturmalarının bir parçasını oluşturduğunda; Türk hukuku uyarınca, ilgilinin dijital delilleri inceleme ve bunların bir örneğini alma hakkı var mıdır?
  • Bu bağlamda, başvuranın MİT tarafından savcılığa teslim edilen delilleri iddia edilen inceleme imkânsızlığı, savunmayı savcılık karşısında dezavantajlı bir duruma koymuş mudur? Eğer öyleyse, savunmaya getirildiği iddia edilen zorluklar yargılama makamlarınca izlenen usullülerle yeterince dengelenmiş midir (bkz., gerekli uyarlamalarla,  Rowe ve Davis/Birleşik Krallık[BD], No. 28901/95, § 61, AİHM 2000-II; Sigurður Einarsson ve Diğerleri/İzlanda, No. 39757/15, §§ 90 ve 91, 4 Haziran 2019; Rook, yukarıda anılan, §§ 67 ve 72)?

Böyle verilerin asıllarının başvuranın tarafı olmadığı ceza kovuşturmalarının bir parçasını oluşturduğu hallerde, talepleri üzerine ilgili Bylock verilerinin bir örneğinin savunmaya verildiği ulusal mahkeme kararlarının örnekleri ile böyle taleplerin reddedildiği karar örneklerini sunması Hükümetten istenmiştir.

(iv)    MİT ve BTK tarafından verilenler de dahil olmak üzere; başvuranın Bylock kullanımına ilişkin veriler, elde edilen verilerin bütünlüğünü, doğruluğunu ve tutarlılığını belirlemek için başvuran tarafından talep edildiği gibi bağımsız bilirkişi incelemesine sunulmuş mudur?

(v)     Teknik açıdan, yalnızca başvurucuya sağlanan bilgi ve belgeler temelinde, başvurucunun hakkındaki suçlamalardan kendisini temize çıkarması ya da cezasını indirtmesi mümkündür?

“Mor Beyin” olayının dışında, Bylock kullanımını gösteren teknik verilerin, dosyada mevcut bilgiler temelinde sanık tarafından başarıyla çürütüldüğü dava örneklerini vermesi Hükümetten istenmiştir.

g. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay, kararlarında yeterli gerekçeye yer vermiş midir ve başvuran tarafından dile getirilen temel iddiaları yanıtlamış mıdır?

Başvuran tarafından ceza kovuşturması boyunca ulusal mahkemelere sunulan tüm dilekçeleri ve ulusal mahkemeler tarafından alınan tüm ara kararları sunmaları taraflardan istenmiştir.

2. Başvuranın Sözleşme’nin 6/3 (d) maddesi uyarınca avukatıyla özel görüşme hakkı, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 6. maddesinde belirtilen tedbirler sonucunda kısıtlanmış mıdır? Eğer öyleyse, böyle bir kısıtlama için zorlayıcı sebepler nelerdir? Bu kısıtlama, başvuranı adil bir yargılamadan yoksun bırakmış mıdır (örneğin bkz. S./İsviçre, 28 Kasım 1991, § 48, A Serisi No. 220; Brennan/Birleşik Krallık, No. 39846/98, § 58, AİHM 2001-X; Rybacki/Polonya, No. 52479/99, § 61, 13 Ocak 2009; Sakhnovskiy/Rusya [BD], No. 21272/03, §§ 97 ve 102, 2 Kasım 2010; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, No. 11082/06 ve 13772/05, §§ 627-629 ve 632-641, 25 Temmuz 2013)?

3. 2014’ten beri yaşanan belli gelişmelerle ilgili başvuranın beyanları dikkate alındığında; başvuranın davasına bakan mahkemeler Sözleşme’nin 6/1 maddesi anlamında “bağımsız ve tarafsız” mıdır? Türk hukukunda, başvuranın davasına bakan ulusal mahkemeler üzerindeki baskıya karşı hangi güvenceler mevcuttur?

Bilhassa;

a. Yargıtay’ın yapısında ve oluşumunda değişiklikler, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun oluşumunda yapılan yapısal değişiklikler veya 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 3. maddesi uyarınca Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun kararıyla hakimlerin görevden alınması ihtimali gibi yargıya ilişkin olarak darbe teşebbüsünün sonrasında gerçekleşen belli yasal gelişmeler, başvuran tarafından iddia edildiği gibi hakimlerin azledilemezliği ilkesini ve başvuranın bağımsız ve tarafsız mahkeme hakkının ihlalini gerektirecek şekilde zedelemiş midir?

b. FETÖ/PDY üyesi olduğu iddia edilenlerin lehine olarak algılanan hüküm ve kararları verdikleri değerlendirilen bir çok hakim hakkında alınan tedbirlere ilişkin başvuranın olgusal iddiaları dikkate alındığında, başvuranın davasına bakan ulusal mahkemeler bağımsız mıdır?

7. Madde

1. Bahse konu zamandaki ilgili ulusal hükümler ve bunların ulusal mahkemeler tarafından yorumlanması göz önüne alındığında; terör örgütü üyeliğinden mahkumiyet, FETÖ/PDY’yi terör örgütü olarak ilan eden bir yargı kararının bulunmasına bağlı mıdır (bkz. Parmak ve Bakır/Turkey, No. 22429/07 ve 25195/07, § 71, 3 Aralık 2019 ve, karşılaştırma için, Kasymakhunov ve Saybatalov/Rusya, No. 26261/05 ve 26377/06, §§ 84 ve 90, 14 Mart 2013)?

Bu hususta, başvuranın 7. madde altındaki şikayetleri açısından, Yargıtay’ın Fetullah Gülen’i terör örgütü kurma ve yönetme suçlamalarından akladığı 24 Haziran 2008 tarihli kararının eğer bulunuyorsa nasıl bir alakası vardır?

Yargıtay’ın Fetullah Gülen hakkındaki 24 Haziran 2008 tarihli kararının bir örneğini sunması Hükümetten istenmiştir.

2. Başvuranın silahlı örgüt üyeliğinden mahkumiyeti, Sözleşme’nin 7. maddesinin gerekleriyle bağdaşmakta mıdır?

Bilhassa;

a. Başvuranın mahkum edildiği ulusal yasal hükümler, uygulanmaları itibariyle öngörülebilir midir? Bu bağlamda, ulusal mahkemelerin FETÖ/PDY’yi bir terör örgütü olarak kabulleri, mahkumiyetin dayanağı olan eylemler zamanında başvuran tarafından makul şekilde öngörülebilir midir?

b. Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesinde belirtilen terör örgütü üyeliği suçunun unsurları nelerdir ve bu unsurlar başvuranın davasında mevcut mudur? Ulusal mahkemeler, özellikle Sözleşme’nin 7. maddesinin gerekli kıldığı üzere, Yargıtay içtihatlarında ortaya konulduğu şekliyle suçun manevi unsurunun başvuranın davasında gerçekleştiğini layıkıyla belirlemiş midir (örneğin bkz. G.I.E.M. S.R.L. ve Diğerleri/İtalya [BD], No. 1828/06 ve Diğer 2 Başvuru, §§ 242 ve 246, 28 Haziran 2018)?

Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesindeki terör örgütü üyeliği suçunun maddi unsurlarını belirten Yargıtay’ın ilgili içtihatlarını sunmaları taraflardan istenmiştir?

c. Söz konusu mahkumiyet başvuran tarafından ileri sürüldüğü şekliyle, cezai olarak suçlanabilecek herhangi bir davranış olmadan mı verilmiştir?

d. Başvuran o zamanlarda, ona atfedilen eylemlerin (yani Bylock kullanımı, Bank Asya’ya para yatırma ve yasal kabul edilen bir sendika ile derneğe üyelik), Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca “silahlı örgüt üyeliği” suçunun delili olarak yorumlanacağını makul şekilde öngörebilir midir? Başvuruya konu olayda bu hükmün uygulanması, bahse konu suça ilişkin cezai sorumluluğun kapsamını hukukilik ilkesine aykırı şekilde genişletmiş midir? Her halükarda, ulusal mahkemelerin Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesini başvuruya konu olayda uygulaması bu suçun özüyle tutarlı mıdır ve makul şekilde öngörülebilir midir (bkz. S.W./Birleşik Krallık, 22 Kasım 1995, § 36, A Serisi No. 335-B; Streletz, Kessler ve Krenz/Almanya[BD], No. 34044/96 ve Diğer 2 Başvuru, § 50, AİHM 2001-II; Jorgic/Almanya, No. 74613/01, § 109, AİHM 2007-III; Vasiliauskas/Litvanya[BD], Bo. 35343/05, § 155, AİHM 2015)?

Hükümetten, başvurucunun ileri sürdüğü şekliyle, Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca terör örgütüne üyelik suçunun maddi unsurlarının yasal faaliyetleri kapsadığı Yargıtay içtihatlarını sunması istenmiştir.

8. Madde

a. Başvurucunun Bylock kullanımını kanıtlamak için kullanılan bilgiler, Sözleşme’nin 8/1. Maddesinde korunan başvurucunun “özel hayatına” veya “yazışmasına” saygı hakkının kapsamına girmekte midir? Eğer öyleyse, bu bilgilerin çeşitli ulusal makamlar tarafından toplanması, bu hükmün birinci fıkrası anlamında bu hakka bir müdahale anlamı taşır mı?

b. Buna olumlu cevap verilirse, müdahale 8/2. maddesi uyarınca haklı mıdır?

Bilhassa;

(i)      Başvurucunun ilgili verilerin Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 134. ve 135. maddelerine ve Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun ilgili hükümlerine aykırı şekilde toplandığı iddiası dikkate alındığında; MİT, hangi yasal temelde ilgili verileri elde etmiş ve işlemiştir? Bahse konu kanun, erişilebilirliği, öngörülebilirliği ve hukukun üstünlüğüne uygunluğu da dahil olmak üzere Sözleşme’nin 8/2 maddesindeki “yasallık” şartlarını karşılamakta mıdır (örneğin bkz. Benedik/Slovenya, No. 62357/14, §§ 124-134, 24 Nisan 2018)? İlgili kanunda ve uygulamada, keyfi müdahale ve kötüye kullanıma karşı hangi güvenceler bulunmaktadır?

(ii)       Özellikle başvurucunun bahse konu verilerin, saklanmaları için kanunda belirtilen azami sürenin ötesine geçen bilgileri içerdiği iddiası dikkate alındığında; başvurucunun telefonuna ve internet trafik kayıtlarına ilişkin BTK tarafından sağlanan veriler, ilgili ulusal hukuka uygun şekilde saklanmış ve ortaya konulmuş mudur? İlgili kanunda ve uygulamada, keyfi müdahale ve kötüye kullanıma karşı hangi güvenceler bulunmaktadır?

Hükümetten, bu bilgilerin servis sağlayıcılardan alınması için verilen mahkeme kararları da dahil olmak üzere, başvurucunun telefonunun ve internet trafik kayıtlarının elde edilme şekline ilişkin ilgili tüm bilgileri sunması istenmiştir.

11. Madde

Diğer hususların yanı sıra bir sendika ve derneğe üyeliği temelinde başvurucunun terör örgütü üyeliğinden mahkum edilmesi, Sözleşme’nin 11. maddesi anlamında örgütlenme özgürlüğüne bir müdahale teşkil etmiş midir? Eğer öyleyse, bu müdahale o hükmün ikinci paragrafı uyarınca haklı mıdır?

 

15 TEMMUZ YARGIÇ VE SAVCILARINA AİHM‘DEN KÖTÜ HABER

15 TEMMUZ YARGIÇ VE SAVCILARINA AİHM‘DEN KÖTÜ HABER

1. Genel Olarak

Bu yazıda; AİHM’in 09/02/2021 tarihinde verdiği Xhoxhaj/Arnavutluk kararı (1) bağlamında yakın gelecekte Türkiye’de de yaşanması muhtemel gelişmelere ve 15 Temmuz yargıç ve savcılarını bekleyen akıbete yer verilmiştir.

2. Başvuruya Konu Olay

Arnavutluk’ta yargı sistemiyle ilgili yapılan anketler, kamuoyunun adalet sistemindeki yolsuzluk algısıyla ilgili yaygın endişelerini ortaya koyduğu gibi Arnavutluk yargısındaki yolsuzluklar pek çok uluslararası rapora da konu olmuştur. Arnavutluk Parlamentosunda bir komisyonun da benzer tespitleri yapıp reform ihtiyacını dile getirmesi üzerine 2016 yılında Anayasa değişikliği yapılmış ve yargı reformunu gerçekleştirmek amacıyla Yargıçların ve Savcıların Geçici Yeniden Değerlendirilmesi Yasası (Kararda İnceleme Yasası olarak da adlandırılmıştır) kabul edilmiştir. Yasanın kabulünden sonra tüm yargıç ve savcılar yeni kurulan Bağımsız Yeterlilik Komisyonu (IQC) tarafından incelemeye alınmış ve Komisyon kararlarını incelemek üzere bir de temyiz dairesi görevlendirilmiştir.

Kanuna göre inceleme üç kriterin yeniden değerlendirilmesi suretiyle yapılacaktır;

a. İncelenecek kişinin ve yakın aile üyelerinin sahip olduğu varlıkların değerlendirilmesi,

b. Organize suçla olası bağlantılara ilişkin geçmişinin kontrolü ve

c. Mesleki yeterliliğin değerlendirilmesi. Mesleki yeterlilikle ilgili olarak da; ilgilinin bilgisinin, becerilerinin, muhakemesinin ve kabiliyetlerin yeterliliği ve göreviyle bağdaşan bir çalışma yöntemi izleyip izlemediği değerlendirilecektir. Kişi, bu alandaki eksikliğinin derecesine göre ya bir yıllık mecburi eğitime tabi tutulacak ya da hakkında meslekten çıkarma tedbiri uygulanacaktır.

Venedik Komisyonu, yapılan düzenlemenin “yargıyı tamamen yok edebilecek yolsuzluk belasından kendisini korumak için Arnavutluk için haklı ve gerekli olduğunu” belirterek, hem Anayasa değişikliği, hem de İnceleme Yasası hakkında olumlu görüş bildirmiştir.

Getirilen düzenleme gereğince; hakim savcılar belli süre içinde mal beyanında bulunmak zorunda oldukları gibi mesleki yeterliliklerine ilişkin çok sayıda soruyu da yanıtlamak zorundadırlar. Özellikle, malvarlığı artışlarıyla ilgili ispat yükümlülüğü tersine çevrilmiş olup malvarlıklarındaki artışın gelirleriyle orantılı ve makul olduğunu hakim ve savcılar ispatlayacaklardır.

IQC tarafından yapılan incelemeyi geçemeyenler meslekten çıkarılmış, geçenlerse mesleğe devam etmiştir. Anayasa Mahkemesi üyesi olup AİHM kararına ve bu yazıya konu başvuruyu yapanda kişi de malvarlığındaki artışı kanıtlayamaması ve hakkındaki bir anayasa şikayeti dosyasındaki şaibe nedeniyle meslekten çıkarılmıştır. Bu kişi, meslekten çıkarılmasının AİHS’in 6 ve 8. maddelerine aykırılığını ileri sürerek AİHM’e başvurmuştur.

3. AİHM’in Konuya Yaklaşımı

AİHM söz konusu başvuruda, vetting prosedürü olarak adlandırılan bu değerlendirme prosedürünü incelemiş ve adil yargılanma ve özel hayatın korunması hakkı kapsamında bir ihlal bulunmadığına karar vermiştir.

a. Başvuranın Adil Yargılanma Hakkı İhlal Edilmemiştir

Başvuranın meslekten çıkarılması ve bu nedenle yeniden yargıda çalışamayacak olması (sadece yargıç ve savcı olamaması) 6. madde anlamında bir ceza olarak görülmemiştir (Paragraf 214-246). Zira disiplin cezasına yol açan eylemin aynı zamanda suç olması nedeniyle disiplin hukuku uyarınca sorumluluğu bulunan kişinin cezai bir suçlamayla karşılaştığı söylenemeyecektir (P. 244).

b. Başvuranın Özel Hayatının Korunması Hakkı İhlal Edilmemiştir

Başvuranın meslekten çıkarılmasının özel hayatına bir müdahale teşkil ettiği kabul edilmiş ve bu tedbirin yasal temelinin mevcudiyeti, güttüğü meşru amaç ve demokratik bir toplumda gerekliliği incelenmiştir.

Değerlendirme (Vetting) Yasası’nın amacı hukukun üstünlüğünün gereği gibi işleyişini, adalet sisteminin gerçek bağımsızlığını ve sistem içindeki kurumlara olan kamu güveninin yeniden tesisini sağlamaktır (P. 392). Anayasa Mahkemesi yasayla getirilen uygulamaların yolsuzluk düzeyinin azaltılmasındaki ve adalet sistemine olan güvenin sağlanmasındaki kamu menfaati tarafından haklı kılındığını da belirtmiştir. Bu itibarla AİHM, genel olarak Değerlendirme Yasasının ve özelde başvuranın meslekten çıkarılmasının meşru bir amaç güttüğüne karar vermiştir (P. 393).

Demokratik bir toplumda gereklilik bakımından ise Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuranın meslekten çıkartılmasının orantılı olduğu değerlendirilmiştir. Yasanın meslekten çıkarma ve bir yıl eğitime tabi tutulma gibi sınırlı bir ceza çerçevesi içermesi de değerlendirme usulünün amacı ve kendine özgü niteliğiyle bağdaştığı belirtilmiştir (P. 412).

Ayrıca, meslekten çıkarmanın doğal bir sonucu olarak bu kişilerin sadece yargı sisteminde yeniden çalışamamasının da yargının saygınlığını ve adalet sistemine duyulan güveni temin etme amacıyla çelişmediği ve bu amaçla orantısızlık oluşturmadığı belirtilerek (P. 413), başvuranın meslekten çıkarılmasının Sözleşme’nin 8 maddesini ihlal etmediğine karar verilmiştir (P. 414).

4. Kararın Türkiye’yi ve 15 Temmuz yargıç ve Savcılarını İlgilendiren Yönü

AİHM’in Xhoxhaj/Arnavutluk kararına konu olan olayın temelinde, Arnavutluk’ta yargı sisteminin yolsuzluk seviyesi hakkındaki yaygın endişeler yatmaktadır ve Arnavutluk’taki yargısındaki yolsuzluk pek çok uluslararası raporun da konusu olmuştur. Türkiye açısından bakıldığında ise, durum Arnavutluk’tan daha vahimdir. Zira yapılan pek çok ankette yargıya duyulan güven çok düşüktür. Örneğin, bu anketlerden birinde yargıya güvenenlerin oranı 11,7 iken (2), başka bir ankette bu oran %1,7’dir. (3)

Ayrıca, 2020 yılı Dünya’da hukukun üstünlüğü endeksinde Türkiye 128 ülke arasında 107. sırada yer alırken, Arnavutluk 78. sırada, temel haklara saygı sıralamasında Arnavutluk 54. sırada yer alırken, Türkiye 124. sırada ve iktidarın hukuka bağlılığı sıralamasında Arnavutluk 77. sırada yer alırken Türkiye 124. sırada yer almıştır. (4)

Yine, Türkiye’de yargı bağımsızlığının kalmadığına ve yargının son Anayasa değişikliğiyle birlikte tamamen yürütmenin kontrolüne geçtiğine ilişkin bir çok uluslararası raporun konusu olmuştur. (5) Bu bağlamda, Avrupa’daki dört önemli yargı örgütünün yargının durumu ve Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ile ilgili bildirisi durumun vahametini daha da iyi ortaya koymaktadır. Zira bu bildiri de; yargının tamamen Cumhurbaşkanına bağlı hale geldiği, HSK’nın sadece “tabeladan ibaret bir kurum” olduğu ve HSK’nın bu durumu nedeniyle herkes için bağımsız, adil ve tarafsız mahkemelere erişim hakkının sağlanması için çok az umut olduğu belirtilmiştir. (6)

Aynı şekilde, AİHM’in 2020 raporuna göre, geçen yıl en çok hak ihlali verilen ikinci, 2019’da olduğu gibi 2020’de de ifade ve düşünce özgürlüğünün en çok ihlal edildiği birinci ülke Türkiye’dir. 1959 ile 2020 arasında ise Türkiye 3 bin 309 hak ihlaliyle birinci sıradadır. Yine, Türkiye’de her 10 bin kişide 1.09 kişi AİHM kararına konu olmuştur. 47 üyeli Avrupa Konseyi ortalaması ise 0,50’dir. Yani, Türkiye’deki oran ortalamanın iki katından da fazladır. Hâlihazırda AİHM’de bekleyen yaklaşık 62 bin başvurudan 11 bin 750’si (yüzde 18.95) Türkiye ile ilgilidir. Türkiye ile ilgili bekleyen başvuru sayısı 2019 ile 2020 arasında yüzde 27 artmıştır. (7)

Benzer şekilde, AİHM son verdiği Ragıp Zarakolu, Selahattin Demirtaş ve Atilla Taş kararlarında TCK’nın 314. maddesinin öngörülebilir olmadığını ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer alan hakların kullanımının tutuklama sebebi olmayacağını belirtmiştir. Bu dönemde, AİHM tarafından verilen kararlar uygulanmadığı gibi, ilk defa Türkiye ile ilgili AİHS’in 18. maddesinin ihlaline karar verilmiştir.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Keyfi Tutuklama Çalışma Grubu’da, 25/9/2020 tarihinde verdiği Kahraman Demirez ve diğerleri kararında (Karar No: 2020/47); son üç yıldır Türkiye’de yapılan keyfi tutuklamalarla ilgili önüne gelen dosya sayısında önemli bir artış olduğunu (P.101), Türkiye’nin Komite kararlarına uymadığını ve bu nedenle benzer nitelikte çok sayıda başvuru geldiğini belirterek (P.96), Türkiye’deki yaygın ve sistematik hapis ve uluslararası hukuk kurallarına aykırı diğer ciddi özgürlükten yoksun bırakmanın belli koşullar altında insanlığa karşı suç oluşturabileceğini söylemiştir (P.101). Yine Çalışma Grubu son olarak 24/11/2020 tarihinde verdiği Ahmet Dinçer Sakaoğlu kararında (Karar No:67/2020); Türkiye’deki yargının durumu ile ilgili endişelerinin ciddileştiğini, verdikleri tutuklama kararıyla kişilerin zararına sebebiyet veren kişilere karşı gerekli işlemlerin yapılmasını ve bunlar hakkında hükümetten yapıldıklarına dair rapor beklediklerini belirtmiştir. BM İnsan hakları Konseyi’nin benzer kararları daha önce sadece Kuzey Kore ile ilgili verdiği düşünüldüğünde, Türkiye’deki durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Türkiye’de yargıya duyulan güven ve Türkiye’nin hukukun üstünlüğü endeksindeki yeri Arnavutluk’tan çok daha kötüdür. Bu tablonun en önemli müsebbibi, özellikle 15 Temmuz sonrası verdikleri hukuksuz kararlarıyla hiç şüphesiz 15 Temmuz yargıç ve savcılarıdır. Bu kişiler verdikleri haksız kararlarla açıkça insan hakları ihlallerine neden oldukları gibi soykırıma varan insanlığa karşı suç işlemişlerdir ve işlemeye devam etmektedirler. Bağımsız bir yargı erkinden bahsedilebilmesi için Türkiye’ye hukuk ve demokrasi geldiğinde, aynı Arnavutluk’ta olduğu gibi başta bu hukuksuzlukları meşrulaştıran Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay üyeleri olmak üzere, ilk derece hakim ve savcılarının ağırlıkla bilgisizlikten ziyade kasta dayalı şekilde yargılama göreviyle bağdaşmayan  bir çalışma yöntemi izledikleri ortaya konularak haklarında gerekli yasal işlemlerin yapılması zorunludur. AİHM ve Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubu gibi uluslararası yargı mekanizmalarının kararlarında vurgulanan açık ilkelere rağmen; bunları görmezden gelerek veya anayasal yükümlülüklerine aykırı biçimde bağlayıcı nitelikteki bu kararlara uymayacaklarını belirterek hukuka ve yargıya duyulması beklenen güveni zedeleyen yargı mensuplarının kasıt veya ihmallerinin ağırlığına göre davranışlarının sonuçlarıyla karşılaşmaları adaletin saygınlığının yeniden tesisi gibi meşru bir amaca hizmet edecektir. AİHM’in benzer bir düzenlemenin Türkiye’de yapılması halinde bu düzenlemeyle ilgili de ihlal kararı vermeyeceği düşünülmektedir. Zira Türkiye’deki durum Arnavutluk’tan daha kötü ve böyle bir düzenlemenin yapılması daha zaruridir.

DİPNOTLAR:

  1. B. No: 15227/19, 09/02/2021, http://hudoc.echr.coe.int/fre?i=001-208053

  2. https://www.ensonhaber.com/gundem/orcnin-yargiya-guven-anketi

  3. https://www.sozcu.com.tr/2020/gundem/kamuoyu-arastirmasini-aciklayan-chpli-erkek-vatandas-sisteme-guvenini-yitirdi-6132768/

  4. https://worldjusticeproject.org/sites/default/files/documents/WJP-ROLI-2020-Online_0.pdf

  5. Konuyla ilgili rapor, açıklama ve değerlendirmelere şu adresten ulaşabilirsiniz; www.izettindemir.com/haber/uluslararasi-raporlar-kapsaminda-yargi-bagimsizligi-ve-h-kimlerin-sorumluluklari

  6. https://www.freejudges.eu/tr/2021/02/16/avrupa-insan-haklari-mahkemesi-aihm-baskaninin-28-ocak-2021-tarihli-ucuncu-taraf-mudahaleci-olarak-katilma-basvurulari-ile-ilgili-red-karari-hakkindaki-aciklamasidir/

  7. www.diken.com.tr/aihm-raporu-turkiye-1959-2020-arasinda-hak-ihlallerinde-birinci/; https://tr.euronews.com/2021/01/28/aihm-nin-2020-bilancosu-ifade-ozgurlugunun-en-cok-ihlal-edildigi-ulke-turkiye

YARGITAY’IN GERGERLİOĞLU KARARINA İLİŞKİN HUKUKİ DEĞERLENDİRME

YARGITAY’IN GERGERLİOĞLU KARARINA İLİŞKİN HUKUKİ DEĞERLENDİRME

1. Genel Olarak

Sn. Gergerlioğlu hakkında Twitter’da yaptığı bir paylaşım (1) nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapmak suçundan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun (TMK) 7/2. maddesi gereğince 2 yıl 6 ay hapis cezası verilmiş ve hüküm bölge adliye mahkemesinden sonra Yargıtay  tarafından da onanarak kesinleşmiştir.(2)

Bu kararın hukuki olmaktan ziyade siyasi mülahazalarla verildiği açıktır. Sn. Gergerlioğlu’nun sadece bir cümlesini paylaştığı yazıyı yayınlayan T24 internet sitesi hakkında hiçbir işlem yapılmaması bunun en önemli göstergesidir. Bu durum yargıyı bir sopa gibi kullanan siyasi iktidarın “canım kimi isterse elimdeki yargı kamçısını ona vururum” anlayışının da bir tezahürüdür.

2. Anayasa’nın 14. Maddesiyle İlgili Yargıtay Uygulaması

Bilindiği üzere, milletvekilleri yasama dokunulmazlığı ile koruma altındadır. Ancak Anayasanın 83. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesindeki istisna gereğince seçimden önce işlenip soruşturmasına başlanılmış olmak şartıyla Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında kalan faaliyetler yasama dokunulmazlığı dışındadır. Anayasa’nın 14. maddesi kapsamına hangi suçların gireceği hususunda farklı görüşler olsa da, doktrinde büyük ölçüde Devletin şahsiyeti aleyhine suçlar bu kapsamda kabul edilmektedir.(3)

Yargıtay terör örgütünün propagandasını yapma suçunu yasama dokunulmazlığı dışında tutarken bu suçu bir süre Anayasa’nın 14/1. maddesinde yazılı Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik suçlardan kabul etmiş, (4) daha sonra görüş değiştirerek aynı suçun Anayasa’nın 14/2. maddesinde yazılı temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması niteliğindeki suçlardan olduğunu belirtmiştir. (5)

16. Ceza Dairesi ise, Sn. Gergerlioğlu’nun bu paylaşımını yasama dokunulmazlığı dışında kabul ederken, Yargıtay’ın eski görüşüne dönerek Anayasa m.14/1’deki “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlayan faaliyet” olarak görmüştür. Aslında aynı Yargıtay’ın 1996’da Şevki Yılmaz hakkında “Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif etmek suçunu”(6), 1999’da Ayşe Nazlı Şirin (Ilıcak) hakkında “Devlete ait gizli sırları ifşa etmek suçunu (7), Anayasa’nın 14. maddesinin ne 1 ne de 2. fıkrası kapsamında bir faaliyet olarak görmediğini biliyoruz. Yakın zamanda Kadri Enis Berberoğlu hakkında da 16. Ceza Dairesi benzer bir karar vermiştir. (8)

Devletin gizli sırlarını ifşa etme suçu dahi Anayasa’nın 14. maddesi kapsamında kabul edilmezken, şimdi propaganda suçu tekrar Devletin bölünmez bütünlüğünü bozacak bir faaliyet olarak kabul edilmiştir.

Devleti korumak gibi bir görevi olmadığına inanan, kendisini hükümetin veya devletin bekçisi olarak görmeyen, hükümet ile devleti eş anlamlı tutmayan ve Devletin baki, hükümetlerin ise gelip geçici olduğu bilinciyle karar veren yargı mensuplarına ihtiyaç vardır.

3. Propaganda Suçu ve Yasal Unsurları

Propaganda kelime anlamı ile bir düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek veya yaymaktır. Bir örgütün propagandasını yapmak ise o örgütün ideolojisini, düşüncesini yaymak veya faaliyetlerini övmek, yüceltmek, haklı göstermek şeklindeki faaliyetlerdir. Ancak, bir terör örgütünün bu gibi faaliyetlerle propagandasının yapılması dahi TMK’nın 7/2. maddesindeki suçun oluşması için yeterli değildir. Bu suçun oluşması için propagandanın; “cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde” yapılması gerekir. Bu, suçun yasal asli unsurudur. Suçun bu unsuru 30.4.2013’de yürürlüğe giren 6459 sayılı Yasa ile eklenmiştir. Aynı unsur, aynı yasayla suç örgütlerinin propagandasına ilişkin TCK’nın 220/8. maddesi (9) ile TMK m.6/2’deki “terör örgütlerinin açıklamasını yayınlama” suçuna da eklenmiştir. (10)

Suçun bu unsuru nedeniyle kesinleşmiş yargı kararlarıyla terör örgütü olduğu kabul edilen bir yapının dahi, örneğin kadın haklarını savunmak amacıyla yaptığı bir oturma eylemini övmek TMK’nın 7/2. maddesindeki suçu oluşturmayacağı gibi, böyle bir eyleme çağrı şeklindeki örgüt bildirisini yayınlamak da TMK’nın 6/2. maddesindeki suçu oluşturmaz. Yine bu nedenle cebir, şiddet veya tehdit yöntemlerini benimsemeyen ve kullanmayan, örneğin hırsızlık, yankesicilik, dolandırıcılık ve hatta uyuşturucu suç örgütlerinin övülmesi de TCK’nın 220/8. maddesindeki propaganda suçunu oluşturamaz. Buna karşılık güvenlik güçleri ile çatışmayı haklı göstererek terör yöntemlerini kullanmaya özendirmek propaganda suçunu oluşturur. (11)

Propaganda suçuna “cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerin övülmesi” unsurunun eklenmesi uzun bir sürecin sonucudur. Bilindiği gibi propaganda suçunun temeli 765 sayılı TCK’nın 142 ve 163. maddelerdir. 12.4.1991’de yürürlüğe giren TMK ile bu maddeler kaldırılırken, aynı Yasanın 7/2. maddesiyle de terör örgütlerinin propagandasını yapma suçu düzenlenmiştir. Suç ilk halinde yalın olarak “örgütle ilgili propaganda yapanlara” şeklinde tanımlanmıştır.

Avrupa Birliğine uyum kapsamında 19.2.2002’de yürürlüğe giren 4744 sayılı Yasa ile propaganda suçuna “terör yöntemlerine başvurmaya özendirecek şekilde” yeni bir unsur eklenmiştir. 6. uyum paketiyle 15.7.2003 tarihli 4928 sayılı Yasa ile TMK’nın 1. maddesindeki terör tanımına “cebir ve şiddet kullanılması”nın zorunlu unsur olarak eklenmesine paralel olarak,  7. uyum paketi kapsamında 7.8.2003’de yürürlüğe giren 4963 sayılı Yasa ile propaganda suçu da “şiddet veya diğer terör yöntemlerine başvurmayı teşvik edecek” şeklinde yeniden düzenlenmiştir. Ancak 18.7.2006’da yürürlüğe giren 5532 sayılı Yasa ile 1991 yılına geri dönüş yapılmış ve suç tekrar “terör örgütünün propagandasını yapmak” olarak ilk haline dönüştürülmüştür.

Özellikle AB ve AİHM baskısıyla bu geri adımda fazla ısrar edilememiş ve 30.4.2013’de yürürlüğe giren 6459 sayılı Yasa ile terör örgütünün “cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde” propagandasının yapılması esası kabul edilerek, propaganda suçuna tekrar cebir, şiddet ve tehdit yöntemleri eklenmiştir.

Maalesef yargı pratiğinde madde, ilk yalın hali gibi uygulanmaya devam etmektedir.

Gerek TMK m.7/2 ve gerekse m.6/2’deki suçlar, ifade hürriyeti ve basın özgürlüğüyle de yakından ilgili olup terör örgütünün propagandasını yapma veya açıklamasını yayınlama kastı taşımayan, Anayasa’nın 26 ve AİHS’in 10. maddesi ile güvence altında olan bir düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılması kapsamında kalan faaliyetler suç oluşturmaz. Bir düşüncenin sözlü veya yazılı basın aracılığıyla ya da internet ortamı kullanılarak açıklanması ve yayılması da mümkündür. Haber verme gibi haber alma hakkı da Anayasa (m.28) ile güvence altındadır.

Çok sayıdaki Ceza Genel Kurulu kararında yer verildiği üzere; “Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır. Bu tür toplumlarda Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaati açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli yollarından birisi de basındır. Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım hakların da tanındığı, bunların; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma hakları olduğu, temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu hakların, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturduğu” kabul edilir. (12) Özellikle, “açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunduğu” bilgiyi yayma hakkı da bu kapsamdadır. Sn. Gergerlioğlu’nun bu hak kapsamında yaptığı paylaşım cebir, şiddet veya tehdit yöntemlerini ne meşru göstermekte ne övmekte ne de bu yöntemlere başvurmayı teşvik etmektedir. Bu paylaşım ne terör örgütünün propagandasını yapma, ne de bildirisini yayınlama suçunu oluşturamaz.

4. Somut Olayın Değerlendirilmesi

Yargıtay ilgili kararı onarken “PKK terör örgütünün meşru gösterilmeye çalışılması şeklindeki eylem”in TMK m.7/2’deki suçu oluşturacağını belirtmiştir. Yukarıda genişçe izah edildiği üzere bu maddede 6459 sayılı yasa ile yapılan değişiklik sonrasında bir “terör örgütünün meşru gösterilmesi” suçun oluşması için yeterli değildir; “terör örgütünün cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerinin meşru gösterilmesi” gereklidir. Sn Gergerlioğlu’nun yaptığı paylaşım ise bu yöntemlere değil, aksine örgütün barışa yönelik bir çağrısına dayanmaktadır. Bilindiği gibi PKK silahlı bir terör örgütüdür, mensupları arasında çok sayıda silah kullanan kişi de bulunmaktadır. Yargıtay’da özellikle bu paylaşımdaki silahlı kişi figürleri üzerinde durmuştur. Propaganda suçlarında açıklama veya eylemin tüm özellikleri, konuşmanın bütünü ve yapıldığı ortam, sanığın kastı vs gibi tüm durumların değerlendirilmesi gerektiği yargısal içtihatlarda belirtilmektedir. Dava konusu olaydaki sadece görselin dikkate alınıp, gerçekte insan hakları savunucusu olan bir kişi tarafından örgütün barış için devletin adım atmasına yönelik isteğinin paylaşılmış olduğunun göz ardı edilmesi, yargının bu karardaki yanlı tutumunun bir göstergesidir. Sn. Gergerlioğlu, PKK’nın silah kullanmasını övmemiş, aksine silah kullanan bir örgütün silah bırakmaya yönelik bir çağrısını paylaşmıştır. Yine, Yargıtay’ın kabulüne göre bu paylaşım “demokratik yaşam için açık ve yakın bir tehlike” oluşturuyor ise yazının daha önce yayınlandığı T24 sitesine yönelik olarak soruşturma açılmaması veya erişim yasağı konulmaması da izah edilir gibi değildir. T24’de yayınlanırken tehlike oluşturmayan yazı, Sn. Gergerlioğlu’nun twitter adresinde sitesinde paylaşılınca mı tehlike oluşturmuştur?

TMK nın 6 ve 7. maddelerinde 6459 sayılı Yasa ile değişiklik yapılmadan önce dahi haber niteliğinde olan bilgi amaçlı yazılar Yargıtay’ca suç olarak kabul edilmezken,(13) Sn. Gergerlioğlu hakkında mahkumiyet verilmesi yargının günümüz Türkiye’si için utançtır. 

Sn Gergerlioğlu hakkındaki bu karar nedeniyle AİHM’in ihlal kararı vereceğinde şüphe yoktur.    

DİPNOTLAR:

  1. https://t24.com.tr/haber/pkk-devlet-adim-atarsa-baris-1-ayda-gelir,356032

  2. Yargıtay’da bir üye suçun yasama dokunulmazlığı kapsamında kaldığına ve ayrıca TMK m. 7/2’deki suçun oluşmadığına, bir suç kabul edilecekse TMK m. 6/2’deki örgüt açıklaması yayınlamak suçunun olabileceğine dair karşı oy kullanmıştır.

  3. Tunç Hasan, Türk Anayasa Hukuku, Gazi Kitapevi, 2018, s.150.

  4. Selahattin Demirtaş hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 4.2.2008 T., 2007/9370 E., 2008/617 K. sayılı ve Aysel Tuğluk hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesinin, 11.6.2008 T., 2008/6228 E., 2008/7635 K. ve 15.10.2008 T., 2008/6292 E., 2008/11012 K. sayılı kararı.

  5. Aysel Tuğluk hakkında, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 16.12.2013 T., 2013/647 E., 2013/16150 K. sayılı. Leyla Zana hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 07.02.2013 T., 2011/5809 E., 2013/1743 K. sayılı ve Ahmet Türk hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 16.12.2013 T., 2012/6784 E., 2013/16205 K. sayılı kararı.

  6. Seçimden önce işlediği “Hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif etmek suçundan sanık Şevki Yılmaz’ın 24.l2.l995 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde Rize milletvekili olarak seçildiği ve bu suretle yasama dokunulmazlığını iktisap etmiş olduğu 3.l.l996 gün ve 225l2 mükerrer sayılı Resmi Gazete’nin incelenmesiyle anlaşılıp, sanık vekilinin temyiz dilekçesi ile duruşmalı inceleme sırasında ileri sürdüğü temyiz itirazları da bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün açıklanan nedenle Anayasanın 83. maddesi açıklığı karşısında sair yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA…” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 09/02/1996 T., l995/6082 E., l996/7l0 K. sayılı kararı.

  7. Devlete ait gizli sırları ifşa etmekten sanıklar Mustafa Dolu ve Ayşe Nazlı Şirin (Ilıcak)’in yapılan yargılamaları sonunda; Beraatlerine dair hükmün incelenmesinde; … 2) Sanık Ayşe Nazlı Şirin (Ilıcak) ile ilgili temyize gelince; l8 Nisan l999 milletvekili genel seçiminde milletvekili seçildiği anlaşılan sanık hakkında seçimden önce işlediği öne sürülen suçtan dolayı açılan davada yasama dokunulmazlığı nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 83/2.maddesi uyarınca işlem yapılmasının gerekmesi,        Bozmayı icap ettirmiş, C.Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sanık hakkındaki hükmün sair yönleri incelenmeksizin öncelikle bu sebepten dolayı istem gibi BOZULMASINA” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 07/6/1999 T., l999/859 E., l999/2571 K. sayılı kararı.

  8. 16. Ceza Dairesinin 20.9.2018 T., 2018/2088 E.,2018/2728 K. sayılı kararı.

  9. TCK m.220/8 (11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanunun 11 inci maddesiyle değişik): Örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.

  10. TMK 6/2 (11/4/2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanunun 7 inci maddesiyle değişik): Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

  11. 9. Ceza Dairesinin 19/12/2011 T., 2009/20979 E., 2011/30210 K. sayılı kararı.

  12. CGK’nın 17.07.2007 T., 2007/4-117 E., 2007/175 K.; 11.07.2006 T., 2006/4-162 E., 2006/181 K. ve 13.02.2007 T., 2007/7-28 E., 2007/34 K. sayılı kararları
  13. Gazetenin 3. sayfasındaki  ‘’Devrimci Kamuoyuna’’    başlıklı  yazının terör örgütlerinin bildiri ve açıklamaları  mahiyetinde olmayıp, yazıda belirtilen örgütlerle ilgili davaların siyasi tutuklularının  kişisel düşüncelerini  ihtiva ettiği ve eleştiri düzeyinde bulunduğu gözetilmeden  bu yazı nedeniyle de mahkumiyet hükmü kurulması…” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 28.12.1994 T., 1994/12395 E., 1994/11797 K. sayılı kararı.

Mevkutenin  4. sahifesinde “Ertuğrul Kürkçü: Devrimci Bir Barış Cephesi   Yaratmak, Barışı Bir Halk Talebi Haline Getirmek”’ başlığıyla yayınlanan  yazı bir bütün halinde ele alınıp değerlendirildiğinde, Ertuğrul Kürkçü  isimli kişiyle  yapılan  görüşmeye ilişkin olup, biçimsel bir suç olan örgüt açıklaması     niteliğinde  bulunmadığı, anılan kişinin kendince örgüt liderinin görüşlerine değinmesinin müsnet suçu oluşturmayacağı gözetilmeden, sanıkların bu suçtan beraatleri yerine yazılı düşüncelerle mahkumiyetlerine karar   verilmesi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 22.6.1995 T., 1994/3111 E., 194/4379 K. sayılı kararı.  

Suça konu olup, Özgür Gündem Gazetesinin 27.1.1994 günlü nüshasının 4. sayfasındaki “Cihangirde  ilkokula molotof kokteyli atıldı. ARGK  Trafik Denetleme Müdürlüğünü  taradı”   başlıklı  yazı   bütünü itibariyle haber niteliğinde olduğu gözetilmeden, örgüt açıklaması mahiyetinde görülerek yazılı düşüncelerle mahkumiyet hükmü tesisi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 13.3.1995 T., 1995/1185 E., 1995/1823 K. sayılı kararı.

Dava konusu derginin 18.sahifesinde yer alıp, önceden örgüt tarafında yapılmış bir açıklamanın yalanlanmasına  yönelik olarak dört kişi tarafından yapılan bir düzeltmeyi içerdiği anlaşılan  yazının terör örgütünün  bildiri   ve açıklamasının yayınlanması niteliğinde bulunmadığı gözetilmeden sanıkların bu suçtan  beraatları yerine  mahkumiyetlerine karar verilmesi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 8.4.1994 T., 1994/1027 E., 1994/1881 K. sayılı kararı.

Koşullu Salıverilme Dilekçe Örneği

Koşullu Salıverilmeye Yönelik Dilekçe Örneği İNDİR (Word)

……İNFAZ HAKİMLİĞİNE

TALEPTE BULUNAN HÜKÜMLÜ      :                                 

VEKİLİ                                       : Av….

KONU                                       :İyi Hal Değerlendirmesinde Müvekkil Aleyhine Olan Yasa ve Yönetmelik Hükmünün Uygulanarak Koşullu Salıverilmeden Yararlandırılmaması Kararına İtiraz

İTİRAZA KONU KARAR             :…… Kapalı Ceza İnfaz Kurumu İdare ve Gözlem Kurulunun ….tarih ve …..sayılı kararı

 

AÇIKLAMALAR

Müvekkil, ….. Mahkemesinin …. tarih, …..esas ve ….. karar sayılı kararıyla ….yıl, ….ay ve ….gün hapis cezasıyla cezalandırılmıştır. Hakkında verilen karar ….tarihinde kesinleşmiş ve cezanın infazına ….tarihinde başlanmıştır.

Müvekkile isnat edilen suçun suç tarihi itibariyle, şartlı salıverilmesinde dikkate alınması gereken iyi hal kriterleriyle ilgili değerlendirme 17/6/2005 tarihli ve 25848 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri Yönetmeliği’ne göre yapılması gerekirken, bu değerlendirme 29/12/2020 tarihli ve 31349 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren aynı isimli Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri ile Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmeliğine göre yapılmıştır. Yapılan değerlendirme sonucu müvekkilin iyi halli olmadığına ilişkin olarak, 5275 sayılı İnfaz Kanununun 89 ve Yeni Yönetmeliğin 16. maddesinde yer alan, ancak eski Yönetmelikte bulunmayan ……hususu gerekçe yapılmıştır. (Eski Yönetmelikte olmayıp yeni Yönetmelikte getirilen şu hususlardan hangisi gerekçe yapılarak iyi halli olmadığına karar verildiyse o hususlar yazılmalı: Tekrar suç işleme riskinin düşük olması, Mağdura veya başkalarına zarar verme riskinin düşük olması, Katıldığı program ve faaliyetler ile aldığı sertifikalar, Kitap okuma alışkanlığı, Diğer hükümlüler, tutuklular, görevliler ve dışarıyla olan ilişkileri, İşlediği suçtan dolayı duyduğu pişmanlık, Kurallara uyumu, Aldığı disiplin cezaları,  kurum güvenlik ve düzenine katkısı ve ödüller) 

Ancak, İdare ve Gözlem Kurulunun bu kararı usul ve yasaya aykırıdır ve bu nedenle kaldırılması gerekmektedir. Şöyle ki; kural olarak usule ve infaza ilişkin hükümlerde, lehe veya aleyhe olup olmadığına bakılmaksızın derhal uygulama ilkesi geçerlidir. Ancak, TCK’nın 7. maddesinin 3. fıkrası, infaz rejimine ilişkin olan üç müesseseyi derhal uygulama kuralının dışında tutmuştur. Bunlar; erteleme, koşullu salıverilme ve tekerrür. Yani, bu üç müessese maddi ceza hukukuna ilişkin zaman bakımından uygulama kurallarına tabidir (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 16. Bası, s147).

Bu üç infaz müessesesi açısından, TCK’nın 7. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarındaki ilkeler geçerlidir. TCK’nın 7. maddesinin 1. fıkrasında; işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemediği gibi işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz” denilmiştir. Aynı ilke Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası ile de güvence altına alınmış ve hatta maddenin 2. fıkrasında zamanaşımı ve ceza mahkumiyetinin sonuçları açısından da aynı ilkenin geçerli olacağı belirtilmiştir. TCK’nın 7. maddesinin 2. fıkrasında da; “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunurdenilmiştir. TCK’nın 7. maddesi gereğince; suç tarihinden sonra yürürlüğe giren aleyhe hükümler fail hakkında uygulanamaz. Bu ilke, geçmişe yürüme yasağı olarak da adlandırılır. Suç tarihinden sonra yürürlüğe giren lehe hükümlerin ise fail hakkında uygulanması her zaman mümkündür.

Anayasa’nın 38 ve TCK’nın 7. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, geçmişe yürüme yasağının istisnası olan müesseseler şunlardır; suçlar, cezalar, güvenlik tedbirleri, zamanaşımı, erteleme, koşullu salıverilme, tekerrür ve ceza mahkumiyetinin sonucu olan hususlar (bir ceza mahkumiyetinin sonucu olan denetimli serbestlik tedbiri gibi)

TCK’nın 7. maddesindeki ilkeleri koşullu salıverilmeye uyarladığımızda karşımıza şu sonuç çıkmaktadır; suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların koşullu salıvermeye ilişkin hükümleri farklı ise, hükümlünün lehine olan kanun uygulanır veya “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre şartla tahliyeye hak kazanan kimsenin bu hakkı geri alınamayacağı gibi suç işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre şartla tahliye hakkını kaybeden kimseye de aleyhe olan bu hüküm uygulanamaz.

Burada dikkat edilmesi gereken husus; koşullu salıverilmenin şartlarında yapılan değişikliklerde lehe kanun tespitinin “suç tarihinin” esas alınarak yapılması gerektiğidir. Başka bir ifadeyle, suç tarihinde yürürlükte olan lehe hüküm kaldırılsa dahi, hükümlü hakkında uygulanmaya devam eder. Suç tarihinden sonra yürürlüğe giren hüküm aleyhe ise bu kez de hükümlü hakkında uygulanamaz. Ancak, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren lehe düzenlemeler hükümlü hakkında derhal uygulanır.

Şartla tahliye için iki koşul gereklidir; Süre ve iyi halli olmak. Şartla tahliyenin bu iki koşulu açısından ayrı ayrı geçmişe yürüme yasağı geçerlidir. Yani, bu iki koşulun değerlendirilmesinde lehe kanunun tespiti, TCK’nın 7. maddesinin 1 ve 2. fıkralarındaki ilkelere göre yapılmalıdır.

Başka bir ifadeyle; koşullu salıverilmenin şartlarını (süre veya iyi hal) düzenleyen yasa veya yönetmeliklerde hükümlü aleyhine yapılan değişiklikler açısından; sonradan yürürlüğe giren ve aleyhe olan hüküm yerine “suç tarihinde yürürlükte olan” lehe hüküm esas alınarak uygulama yapılması TCK’nın 7. maddesi gereğince zorunluluktur. İnfaz Kanunu’nun 89. maddesinde yapılan değişiklikler ve bu değişiklikler esas alınarak çıkarılan Yönetmelikler de bu ilke çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Burada bir hususa değinilmesinde fayda vardır. Geçmişe yürüme yasağı bakımından 7242 sayılı Yasa’nın geçici 9/2. maddesi ile İnfaz Kanunu’nun 89. maddesinde yapılan ve 01.01.2021 tarihinden itibaren uygulanacak olan değişiklikleri iki bölümde ele almak gerekir;

  1. İyi hal raporlarının hazırlanma usulüne ilişkin değişiklikler,
  2. İyi hal kriterlerine ilişkin değişiklikler.

İyi hal raporlarını verecek kurulların oluşumu, çalışma usulleri, değerlendirme süreleri gibi değişiklikler usul ve infaz hukukuna ilişkin olduklarından derhal uygulanma ilkesine tabidir. Örneğin, 01.01.2021 tarihinden sonraki tüm iyi hal raporları idare ve gözlem kurullarınca en geç altı ayda bir düzenlenecektir. Yine, yasaların iyi hali esas aldığı tüm durumlarda da 01.01.2021 tarihinden itibaren yeni düzenlemeye göre iyi hal raporları düzenlenecek ve suç tarihinin 01.01.2021 tarihinden önce olması önem arz etmeyecektir. Yani, koşullu salıverilme veya erteleme gibi müesseseler bakımından iyi hal raporlarının hazırlanma usulünde, suç tarihine veya lehe/aleyhe olup olmadığına bakılmaksızın yeni düzenlemeye göre raporlar hazırlanacaktır. Zira kurulların kimlerden ve nasıl oluşacağı, raporların hangi sürelerde hazırlanacağı ve bu raporlara nasıl itiraz edileceği gibi hususlar “derhal uygulama ilkesine” tabidir. Yani, bu usul değişiklikleri 89. maddenin yürürlüğe girdiği 01.01.2021 tarihinden itibaren hemen uygulanmaya başlayacaktır.

TCK’nın 7. maddesine göre maddi ceza hukuku kurallarının ve dolayısıyla geçmişe yürüme yasağının uygulanması, İnfaz Kanunu’nun 89. maddesi ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri ile Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmeliğine Yönetmeliğin 16. maddesinde düzenlenen  “iyi hal kriterlerine” ilişkindir. Zira bu kriterlere göre hükümlünün iyi halli olup olmadığı değerlendirilecek ve iyi hal raporuna göre hükümlü hakkında şartla tahliye kararı verilerek serbest bırakılacaktır. İyi hal, şartla tahliyenin esaslı bir unsurudur ve iyi hale ilişkin kriterler de İnfaz Kanunun 89 ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan Yönetmeliğin 16. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddelerdeki koşulları taşımayan hükümlü hakkında iyi hal ve dolayısıyla şartla tahliye kararı verilemez. Bu nedenle, 89. maddedeki iyi hal kriterlerinde yapılan değişiklikler, koşullu salıverilmenin unsurlarında yapılan değişiklik anlamına gelir ve TCK’nın 7. maddesi gereğince geçmişe yürüme yasağına tabidir.   

Kısaca; 7242 sayılı Yasa ile İnfaz Kanunu’nun 89 ve Yönetmeliğin 16. maddesindeki “iyi hal kriterlerine” ilişkin yapılan değişiklikler açıkça müvekkilin aleyhinedir. Bu nedenle, bu değişikliklerin yürürlüğe girdiği 01.01.2021 tarihinden önce işlenen suçlarla ilgili verilecek koşullu salıverilme kararlarına esas alınacak iyi hal raporlarında kullanılabilmesi mümkün değildir ve müvekkile isnat edilen suç tarihi de 01.01.2021’den öncesidir. Bu nedenle, iyi hal raporunun, değişiklik öncesi metinlerdeki kriterlere göre düzenlenmesi gerekir. Yani, 7242 sayılı Yasa ile İnfaz Kanunu’nun 89 ve Yönetmeliğin 16. maddesine eklenen yeni kriterler ancak 01.01.2021’den sonra işlenen suçlardaki koşullu salıverilme kararlarında değerlendirmeye esas alınacağından, yeni düzenlemenin müvekkil hakkında uygulanması ve iyi hal raporunun yeni düzenlemeye göre tanzimi mümkün değildir.

Ayrıca, TCK’nın 7. maddesinin 1.fıkrasının son cümlesinde; “geçmişe yürüme yasağına aykırı” olarak verilen kararların “kanuni neticelerin kendiliğinden kalkacağı” belirtilmiştir. Şartla tahliye müessesesi de aynı ilkeye tabi olduğundan, geçmişe yürüme yasağına aykırı olarak yapılan iyi hal değerlendirmeleri, düzenlenen iyi hal raporları veya verilen kararlar (şartla tahliyenin reddi veya geri alınması) açısından TCK’nın m.7/1-son cümlesindeki “kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar” hükmü uygulanmak zorundadır.

Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, müvekkilin iyi hal raporunun yeni yasa ve yönetmelik hükümlerine göre düzenlenmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan, İdare ve Gözlem Kurulunun başvuruya konu kararının kaldırılmasına, müvekkilin lehine olan eski yasa ve yönetmelik hükümlerine göre iyi hal raporunun düzenlenmesine ve bu düzenlemeler gereğince gerekli şartları sağlayan müvekkilin şartla salıverilmesine karar verilmesi arz ve talep olunur. …./…./…

                                                                                    Ad-Soyad(Hükümlü)

                                                                                              Vekili

                                                                                     Av.                               

                                                                                                

TÜM YÖNLERİYLE KOŞULLU SALIVERİLMEDE İYİ HALLİ OLMA ŞARTI

 

TÜM YÖNLERİYLE KOŞULLU SALIVERİLMEDE İYİ HALLİ OLMA ŞARTI

 

I. GENEL OLARAK

15 Nisan 2020’de yürürlüğe giren 7242 sayılı Yasa ile başta 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (İnfaz Kanunu) olmak üzere Türk Ceza Kanunu (TCK), Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK), İnfaz Hâkimliği Kanunu gibi temel yasalarda önemli değişiklikler yapılmıştır. Bir amacı cezaevlerinin boşaltılması da olan bu Yasa ile terör suçları dışındaki suçlardan hükümlüler için lehe, terör suçlarından hükümlüler için ise aleyhe düzenlemelere yer verilmiştir.

7242 sayılı Yasa ile İnfaz kanununda yapılan ve öne çıkan bazı değişiklikler şunlardır;

a. Doğrudan açık cezaevinde infaz veya kapalıdan açık cezaevine ayrılma koşulları (m.14),

b. Cezaevi dışındaki fiillerin de disiplin cezasına esas alınması (m.37),

c. Cezaevine kabul edilecek yayınlar (m.62),

d. İnfaz sırasında verilecek kararlarda (m.101) ve özellikle koşullu salıverilmeye (m.107/11) veya koşullu salıverilme kararının geri alınmasına (m.107/15) ilişkin kararlarda infaz hakimliğinin yetkilendirilmesi,

e. Denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infazın koşulları (m.105/A-koşullu salıverilmeden önce tahliye)

f. Koşullu salıverilme için cezaevinde geçirilecek süreler (m.107-108),

g. İyi halin belirlenmesi (m.89).

7242 sayılı Yasa ile yapılan en önemli değişikliklerden birisi, sulh ceza hakimliklerine benzer bir infaz hakimliği sisteminin oluşturulmasıdır. Zira İnfaz hâkimliklerinin kuruluş ve yetkilerini düzenleyen 4675 sayılı Yasa hükümleri yeniden düzenlenmiş ve TCK’da “hükmü veren mahkemeye” ait bazı yetkiler (m.50/6-7, m.51/2-5-7) ile infaz sırasında ve özellikle de koşullu salıverilmeye ilişkin kararları verme yetkisi hükmü veren mahkemelerden alınarak infaz hakimliklerine verilmiştir. Bu düzenleme, hükümlüler açısından önemli bir güvence sisteminin kaybı anlamı taşımaktadır. Çünkü değişiklikle, üç kişiden oluşan ağır ceza mahkemesi yerine, asıl dosyayı bilmeyen ve tek kişiden oluşan infaz hakimi söz sahibi yapılmıştır. Sulh ceza hakimleri vasıtasıyla istediğini tutuklatan siyasi irade, şimdi de infaz hakimleri vasıtasıyla istediği kişiyi istediği kadar cezaevinde tutabilecektir.

Bu yazıda; 7242 sayılı Yasa ile koşullu salıverilmeye esas alınan “iyi halli olma” şartına ilişkin İnfaz Yasasının 89. maddesinde yapılan değişiklikler ele alınmıştır. İnfaz Yasasına eklenen geçici 9. maddenin 2. fıkrası gereğince, 89. maddedeki değişikliklerin 01.01.2021 tarihinde yürürlüğe gireceği kabul edilmiş, Adalet Bakanlığı tarafından 89. maddenin uygulanmasına ilişkin Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri İle Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmelik 29/12/2020 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmış ve yeni düzenleme 01.01.2021 tarihinden itibaren tüm ceza infaz kurumlarında uygulanmaya başlamıştır.

Yazı üç bölümden oluşmaktadır.

Birinci bölümde; “iyi hal” kavramının ne olduğuna, nasıl belirleneceği ve kriterleri konusunda eski ve yeni düzenlemelerdeki hususlara yer verilmiştir.

İkinci bölümde; iyi hal kriterlerinde 7242 sayılı Yasa ile yapılan değişikliklerin zaman bakımından uygulama meselesine, yani yeni düzenlemenin hangi hükümlülere uygulanacağına yer verilmiştir.

Üçüncü bölümde de; iyi halin belirlenmesinde 7242 sayılı Yasa ile getirilen “işlediği suçtan dolayı duyduğu pişmanlık” kriterinin Anayasa ve ceza hukuku bağlamında değerlendirilmesine yer verilmiştir.

II. KOŞULLU SALIVERİLMEDE İYİ HAL ŞARTI

Koşullu salıverilme (şartla tahliye/meşruten tahliye) için iki şartın varlığı gerekir;

-Objektif kriter; cezaevinde geçirilmesi gereken süre,

-Sübjektif kriter; iyi halli olmak.

Hükümlülerin koşullu salıverilmesi, bu iki şartın birlikte gerçekleşmesine bağlıdır. Koşullu salıverilme bir lütuf değil, aksine şartları oluştuğu takdirde hükümlü için uygulanması zorunlu olan bir infaz müessesi ve kamu yararına dayanan bir haktır (Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer- Prof. Dr. Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, 6. Bası, 1974, İst. cilt 3, s.67). Ayrıca, bu öyle bir haktır ki, şartla tahliyeye hak kazanan hükümlü dahi bu hakkından vazgeçemez.

Koşullu salıverilmede esas alınan “iyi halli olma” şartına geçmeden önce, birbirleriyle karıştırılan ve yanlış anlamlarda kullanılan bazı kavramların açıklanmasında fayda vardır.

  1. Cezalar ve Güvenlik Tedbirleri

TCK’da iki çeşit yaptırım türü düzenlenmiştir; ceza ve güvenlik tedbiri. Cezalar; hapis ve para cezasıdır (TCK m. 45). Güvenlik tedbirleri ise (TCK m.53-60); suç işleyen kişiye, suç konusuna, suç eşyasına veya tüzel kişilere uygulanabilen bir yaptırım türüdür. Güvenlik tedbirleri bir ceza mahkûmiyetinin eki olabileceği gibi (müsadere, sınır dışı edilme, belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma, mükerrirlere özgü güvenlik tedbirleri gibi), ceza mahkumiyeti verilemeyen durumlarda (çocuklara veya akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri gibi) ya da bir ceza mahkumiyetinin yerine (kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar gibi) uygulanabilir.

  1. Denetimli Serbestlik

Denetimli serbestlik tedbiri bir yaptırım türü olarak değil, ceza yaptırımlarını, yani ceza veya güvenlik tedbirlerini tamamlayıcı bir kurum olarak düzenlenmiştir (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 16. Bası, s. 951). Denetimli serbestlik tedbirine birçok yasada yer verilmiştir. Bu tedbir, cezaya hükmedilmeden önce uygulanabileceği gibi (TCK m.191/2, 221/5), hükmün açıklanmasının geri bırakılması nedeniyle (CMK m.231/8), hapis cezasının ertelenmesi halinde (TCK m.51), bir güvenlik tedbirinin infazı sürecinde (TCK m.50/1-f), hapis cezasının infazı sırasında koşullu salıverilmeden önce (5275 sy m.105/A-denetimli serbestlik uygulanarak infaz) veya koşullu salıverilmeden sonra (5275 sy m.107) ya da cezanın infazının tamamlanmasından sonra (TCK m.58/6-9) da uygulanabilir.

  1. Adli Kontrol

Kamuoyunda adli kontrol tedbirleri de bir çeşit denetimli serbestlik tedbiri gibi algılansa da, bunlar farklı düzenlemelerdir. Zira adli kontrol, CMK’nın109. maddesinde düzenlenmiş olup koruma tedbirlerinden biri olan tutuklamanın yerine uygulanır. Adli kontrol, bir şüpheli veya sanığın tutuklanması yerine bazı yükümlülüklere (yurt dışına çıkmama, konutunu terk etmeme, düzenli olarak bir karakola başvurma gibi) tabi tutularak serbest bırakılmasıdır. Benzer yükümlülükler (belirli bir bölgede bulunmak gibi) hem adli kontrol hem de denetimli serbestlik tedbiri olarak uygulanabilirse de; adli kontrol tedbirleri, “suç şüphesi” altında olan kişilere uygulanırken; denetimli serbestlik tedbirleri, bir yargılama faaliyeti sonunda “suç işlediği” kabul edilen kişilere (mahkumiyet hükmünden önce veya sonra) uygulanır. Gerek adli kontrol, gerek güvenlik tedbirleri ve gerekse de denetimli serbestlik tedbirleri 5402 sayılı Yasayla kurulan denetimli serbestlik müdürlüklerince yerine getirilir.

  1. Koşullu Salıverilme 

Koşullu salıverilme; yalnızca hapis cezalarının infazına ilişkin olup, bir hükümlünün belli şartların varlığı halinde cezasının tamamını cezaevinde geçirmeden serbest bırakılmasını ve cezanın kişiselleştirilmesini sağlayan bir infaz müessesesidir (CGK, 18.11.1997, 1997/1-156-250; 5.2.2002, 2002/6-43-151).

  1. İyi Hal

İyi hal, genel olarak şüpheli, sanık veya hükümlü hakkındaki bir değerlendirmeyi ifade eder. İyi hal bazen ihtiyari ve takdiri olarak değerlendirmeye alınabilir. Örneğin, sanığın duruşmalardaki iyi hali TCK’nın 62. maddesi gereğince takdiri indirim nedenidir. Bazen de, yasa bunu belirli müesseseler için zorunlu şart kabul etmiştir. Örneğin, hapis cezası ertelenen sanığın cezasının infaz edilmiş sayılması, denetim süresini iyi halli geçirmesine bağlıdır (TCK m.51/8). Yine, İnfaz Kanununa göre cezaevindeki disiplin cezalarının kaldırılması (m.48/4-geçici m.9), hükümlüye mazeret (ölüm, hastalık, felaket vs) izni verilmesi (m.94), açık cezaevine geçme (m.14), koşullu salıverilmeden yararlanma (m.107-108), denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak cezanın infazı (m.105/A), ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum olanların açık havaya çıkma ve spor yapma süresinin uzatılabilmesi veya diğer hükümlülerle temasta bulunması (m.25/c) ve yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumundan diğer infaz kurumlarına geçiş (m.9/5) gibi hususlar iyi hal şartına bağlanmıştır.

İyi halin ne olduğu hususunda yasalarda açık bir düzenleme yoktur. Ancak, İnfaz Yasası’nın 89. maddesinde iyi halin belirlenmesinde esas alınacak bazı hususlara yer verilmiştir. İyi hal kriterlerine ve belirlenme usulüne yer verilen bu maddede, 7242 sayılı Yasa ile önemli değişiklikler yapılmıştır. İyi hal, infaz aşamasındaki pek çok kurumun ön şartı olup hükümlülerin belirli imkan ve haklardan faydalanmaları bu şarta bağlı olduğundan, 89. maddede yapılan değişiklikler tüm bu müesseseleri doğrudan etkilemiştir.

Bu değişikliklerin özetle şunlar olduğu söylenebilir;

a. Maddede daha önce sadece “koşullu salıverilmeye” (m.107) ilişkin iyi hal düzenlenmişken, maddeye eklenen 5. fıkra ile “Kanunlarda hükümlülerin iyi hâlinin arandığı tüm durumlarda” uygulanacak şekilde maddenin kapsamı genişletilmiştir. Örneğin, artık hapis cezasının ertelenmesine dair TCK’nın 51/8. maddesindeki iyi halin tespiti de bu maddeye göre yapılacaktır.

b. Değişiklik öncesi iyi hal kararı idare kurulu tarafından verilirken, değişiklikle birlikte kurulun adı idare ve gözlem kurulu olmuş ve belirli suçlar (m.89/3) açısından kurula katılacak üyelerle ilgili de düzenleme yapılmıştır.

c. Değişiklik öncesi iyi hal kararları disiplin kurulunun görüşü alınarak verilirken; değişiklik sonrası bu düzenleme kaldırılmıştır.

d. Değişiklik öncesi sadece 107. maddedeki koşullu salıverilmeye esas alınan süreler iyi hal değerlendirmesinde dikkate alınırken; değişiklik sonrası cezaevinde geçirilen tüm süreler değerlendirmeye alınacaktır. Yine, maddeye eklenen düzenlemeyle “hükümlünün dışarıyla olan ilişkileri” de, yani; telefon veya mektup hakkını kullanırken cezaevi dışındakilerle kurduğu ilişkileri ile mazeret izin nedeniyle, hastane veya duruşmalara gitmek üzere cezaevinden ayrıldığı zamanlardaki ilişkileri ve bu bağlamda akraba, jandarma, doktor, hakim-savcılarla olan ilişkileri de değerlendirmeye esas alınabilecektir.

Aynı şekilde, 7242 sayılı Yasa ile İnfaz Kanunu’nun 37/1. maddesine eklenen cümle gereğince; “hükümlünün duruşma, sağlık, eğitim ve çalışma gibi nedenlerle geçici olarak kurum dışında bulunduğu yerler de disiplin cezalarının uygulanması bakımından ceza infaz kurumu olarak kabul edilecektir”. İnfaz edilip kaldırılmayan disiplin cezalarının koşullu salıverilmeye engel olduğu (m.48/3-b) düşünüldüğünde, hükümlülerin cezaevi dışındaki tüm hareketleri de koşullu salıverilmesinde değerlendirmeye alınabilecektir. Bunun anlamı, örneğin hükümlülerin duruşmada savunma hakkı kapsamında söylediği sözlerin dahi disiplin cezalarına ve dolayısıyla koşullu salıverilmeye esas alınabileceğidir.

7242 sayılı Yasa ile yapılan değişiklikler; hükümlülerin gerek cezaevi içinde ve gerekse dışındaki tüm davranışlarının ve hatta hükümlünün özel hayatı kabul edilecek zamanlarının dahi cezaevi idaresince izlenip değerlendirmesine olanak sağlayacak mahiyettedir.

e. 7242 sayılı Yasa ile maddedeki iyi halin tespitine ilişkin kriterler de değiştirilmiştir. Değişiklik öncesi iyi hal için 4 kriter esas alınmaktaydı ve bu kriterler şunlardı;

Cezaevinin düzen ve güvenliği amacıyla konulmuş kurallara içtenlikle uymak,

Haklarını iyi niyetle kullanmak,

Yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmek,

Toplumla bütünleşmeye hazır olmak.

Değişiklik sonrası bu kriterlere şu iki kriter daha eklenmiştir;

Tekrar suç işleme riskinin düşük olması,

Mağdura veya başkalarına zarar verme riskinin düşük olması.

Ayrıca, maddenin ikinci fıkrasına iyi hal değerlendirmesinde dikkate alınması gereken bazı hususlara da yer verilmiş ve iyi hal kriterlerinin sayısı arttırılmıştır. İkinci fıkraya göre hükümlünün;

Katıldığı program ve faaliyetler ile aldığı sertifikalar,

-Kitap okuma alışkanlığı,

Diğer hükümlüler, tutuklular, görevliler ve dışarıyla olan ilişkileri,

İşlediği suçtan dolayı duyduğu pişmanlık,

Kurallara uyumu ve

Aldığı disiplin cezaları da iyi hal kararında etkili olacaktır.

Yapılan değişiklikten de anlaşılacağı üzere, eskiden iyi hal raporlarına etkisi olmayan pek çok husus ve özellikle idareye geniş takdir yetkisi veren, yoruma açık ve hükümlü üzerinde baskı oluşturan kriter 7242 sayılı Yasa ile İnfaz Kanununa eklenmiştir. Özellikle, hükümlüyü pişman olmaya veya ilgi alanında bulunmasa bile spor yapmaya, kültür ve sanatla ilgilenmeye zorlayacak aleyhe kriterler getirilmiştir. Yeni düzenlemeye göre kitap okuma alışkanlığı olmayan veya sanatla ilgilenmeyen bir hükümlü iyi halli olarak kabul edilmeyebilecektir. Ya da okuma yazması olmayan hükümlülerin kitap okuma alışkanlığının nasıl değerlendirileceği de belli değildir. Oysa ki, eski metindeki dört kriterden üçü cezaevi disiplinine, bir kriter de toplumla bütünleşmeye ilişkindi ve uygulamada, hükümlünün disiplin cezasının olmaması iyi halli olması için yeterli kabul edilmekteydi. Yani, eski kriterler oldukça dar ve lehe yorumlanmaktaydı.

Ayrıca, yapılan değişiklikler sadece bununla da kalmamış ve Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri İle Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmelikle de, iyi hal koşullarına yasada olmayan bazı kriterler eklenmiştir. Zira Yönetmeliğin iyi hallilik tanımının yapıldığı 3. maddesi ile değerlendirme esaslarının düzenlendiği 16. maddesinde hükümlünün aldığı “ödüller” ve “kurum güvenlik ve düzenine katkısı” da yeni kriterler olarak değerlendirmeye alınmıştır. Ancak, bu kriterlere Yasa’da yer verilmemiştir ve Yasa’da yer almayan bir kriterin Yönetmelik ile değerlendirmeye alınması mümkün değildir.

Kısaca, İnfaz Kanunu’nun 89. maddesinde 7242 sayılı Yasa ile yapılan iyi hal düzenlemesi açıkça hükümlülerin aleyhinedir. Aleyhe olan yeni düzenleme ve yeni kriterlerin kimler açısından nasıl dikkate alınabileceği ve 89. maddenin zaman bakımından uygulama kuralları açısından değerlendirilmesi çok önemlidir. Yazının ikinci bölümünde bu hususa yer verilecektir.

III. KOŞULLU SALIVERİLMEDE İYİ HAL KRİTERLERİ VE ZAMAN BAKIMINDAN UYGULAMA SORUNU

  1. Genel Olarak

Kural olarak usule ve infaza ilişkin hükümlerde, lehe veya aleyhe olup olmadığına bakılmaksızın derhal uygulama ilkesi geçerlidir. Ancak, TCK’nın 7. maddesinin 3. fıkrası, infaz rejimine ilişkin olan üç müesseseyi derhal uygulama kuralının dışında tutmuştur. Bunlar; erteleme, koşullu salıverilme ve tekerrür. Yani, bu üç müessese maddi ceza hukukuna ilişkin zaman bakımından uygulama kurallarına tabidir (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 16. Bası, s147). Örneğin, tutuklama bir koruma tedbiri ve ceza usul müessesesidir. Bu nedenle, derhal uygulama ilkesine tabidir. Tutuklama kriterleri bakımından suçun işlendiği tarih değil, leh veya aleyhte olup olmadığına bakılmaksızın tutuklama tarihinde yürürlükte olan yasa hükmü dikkate alınır. Ancak, koşullu salıverilme, erteleme ve tekerrür bir infaz müessesesi olsalar da, TCK’nın 7/3.  maddesi bunları derhal uygulama ilkesinin dışında tutmuştur.

Bu üç infaz müessesesi açısından, TCK’nın 7. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarındaki ilkeler geçerlidir. TCK’nın 7. maddesinin 1. fıkrasında; işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemediği gibi işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz” denilmiştir. Aynı ilke Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası ile de güvence altına alınmış ve hatta maddenin 2. fıkrasında zamanaşımı ve ceza mahkumiyetinin sonuçları açısından da aynı ilkenin geçerli olacağı belirtilmiştir. TCK’nın 7. maddesinin 2. fıkrasında da; “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunurdenilmiştir. TCK’nın 7. maddesi gereğince; suç tarihinden sonra yürürlüğe giren aleyhe hükümler fail hakkında uygulanamaz. Bu ilke, geçmişe yürüme yasağı olarak da adlandırılır. Suç tarihinden sonra yürürlüğe giren lehe hükümlerin ise fail hakkında uygulanması her zaman mümkündür.

Anayasa’nın 38 ve TCK’nın 7. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, geçmişe yürüme yasağının istisnası olan müesseseler şunlardır; suçlar, cezalar, güvenlik tedbirleri, zamanaşımı, erteleme, koşullu salıverilme, tekerrür ve ceza mahkumiyetinin sonucu olan hususlar (bir ceza mahkumiyetinin sonucu olan denetimli serbestlik tedbiri gibi)

TCK’nın 7. maddesindeki ilkeleri koşullu salıverilmeye uyarladığımızda karşımıza şu sonuç çıkmaktadır; suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların koşullu salıvermeye ilişkin hükümleri farklı ise, hükümlünün lehine olan kanun uygulanır veya “suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre şartla tahliyeye hak kazanan kimsenin bu hakkı geri alınamayacağı gibi suç işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre şartla tahliye hakkını kaybeden kimseye de aleyhe olan bu hüküm uygulanamaz.

Burada dikkat edilmesi gereken husus; koşullu salıverilmenin şartlarında yapılan değişikliklerde lehe kanun tespitinin “suç tarihinin” esas alınarak yapılması gerektiğidir. Başka bir ifadeyle, suç tarihinde yürürlükte olan lehe hüküm kaldırılsa dahi, hükümlü hakkında uygulanmaya devam eder. Suç tarihinden sonra yürürlüğe giren hüküm aleyhe ise yine hükümlü hakkında uygulanamaz. Ancak, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren lehe düzenlemeler hükümlü hakkında derhal uygulanır.

Şartla tahliye için iki koşul gereklidir; Süre ve iyi halli olmak. Şartla tahliyenin bu iki koşulu açısından ayrı ayrı geçmişe yürüme yasağı geçerlidir. Yani, bu iki koşulun değerlendirilmesinde lehe kanunun tespiti, TCK’nın 7. maddesinin 1 ve 2. fıkralarındaki ilkelere göre yapılacaktır.

Lehe kanun sadece soyut kriterlere göre değil, her fail açısından somut olarak da değerlendirilmelidir. Yeni düzenleme bazı failler için lehe, bazıları için de aleyhe olabilir. Koşullu salıverilme sürelerindeki değişiklikler, objektif kriter olarak tüm hükümlüleri aynı şekilde etkilerken, iyi hal kriterlerinde yapılan değişiklikler her hükümlünün kişisel durumuna göre leh veya aleyhe olabilir. Süre koşulu bakımından bir örnek vermek gerekirse; suç tarihindeki kanuna göre şartla tahliyeye hak kazanmak için cezanın 2/3’ünü cezaevinde geçirmek gerekirken, sonradan çıkan kanun ile bu oran 3/4‘e çıkarılmışsa hükümlü hakkında lehe olan eski kanun (2/3 oranı) uygulanacaktır. Zira bu değişiklik tüm hükümlülerin aleyinedir.

İyi hal bakımından örnek vermek gerekirse; suç tarihindeki kanuna göre “sigara içmemek” iyi hal kriterlerinden biri değilken, sonradan çıkan yasa iyi hal değerlendirmesinde sigara içmemeyi dikkate alıyorsa; bu yeni kriter sigara içen hükümlüler için “aleyhe” olduğu halde; sigara içmeyen hükümlüler için “lehedir.” Bu nedenle, sigara içen hükümlüler hakkındaki iyi hal değerlendirmesinde bu yeni ve aleyhe kriter dikkate alınamayacak ve iyi hal kararı eski hükme göre verilecektir. Sigara içmeyen hükümlüler açısından ise, iyi hal değerlendirmesinde bu yeni ve lehe olan kriter dikkate alınacak ve iyi hal raporu yeni yasaya göre düzenlenecektir.

Tekrar etmek gerekirse; koşullu salıverilmenin şartlarını (süre veya iyi hal) düzenleyen yasa veya yönetmeliklerde hükümlü aleyhine yapılan değişiklikler açısından; sonradan yürürlüğe giren ve aleyhe olan hüküm yerine “suç tarihinde yürürlükte olan” lehe hüküm esas alınarak uygulama yapılması TCK’nın 7. maddesi gereğince zorunluluktur. İnfaz Kanunu’nun 89. maddesinde yapılan değişiklikler de bu ilke çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Yanlış anlaşılmalara sebebiyet verilmemesi için bir hususa değinilmesinde fayda vardır. Geçmişe yürüme yasağı bakımından 7242 sayılı Yasa’nın geçici 9/2. maddesi ile İnfaz Kanunu’nun 89. maddesinde yapılan ve 01.01.2021 tarihinden itibaren uygulanacak olan değişiklikleri iki bölümde ele almak gerekir;

a. İyi hal raporlarının hazırlanma usulüne ilişkin değişiklikler,

b. İyi hal kriterlerine ilişkin değişiklikler.

İyi hal raporlarını verecek kurulların oluşumu, çalışma usulleri, değerlendirme süreleri gibi değişiklikler usul ve infaz hukukuna ilişkin olduklarından derhal uygulanma ilkesine tabidir. Örneğin, 01.01.2021 tarihinden sonraki tüm iyi hal raporları idare ve gözlem kurullarınca en geç altı ayda bir düzenlenecektir. Yine, yasaların iyi hali esas aldığı tüm durumlarda da 01.01.2021 tarihinden itibaren yeni düzenlemeye göre iyi hal raporları düzenlenecek ve suç tarihinin 01.01.2021 tarihinden önce olması önem arz etmeyecektir. Başka bir ifadeyle, koşullu salıverilme veya erteleme gibi müesseseler bakımından iyi hal raporlarının hazırlanma usulünde, suç tarihine veya lehe/aleyhe olup olmadığına bakılmaksızın yeni düzenlemeye göre raporlar hazırlanacaktır. Zira kurulların kimlerden ve nasıl oluşacağı, raporların hangi sürelerde hazırlanacağı ve bu raporlara nasıl itiraz edileceği gibi hususlar “derhal uygulama ilkesine” tabidir. Yani, bu usul değişiklikleri 89. maddenin yürürlüğe girdiği 01.01.2021 tarihinden itibaren hemen uygulanmaya başlayacaktır.

TCK’nın 7. maddesine göre maddi ceza hukuku kurallarının ve dolayısıyla geçmişe yürüme yasağının uygulanması, İnfaz Kanunu’nun 89. maddesindeki “iyi hal kriterlerine” ilişkindir. Zira bu kriterlere göre hükümlünün iyi halli olup olmadığı değerlendirilecek ve iyi hal raporuna göre hükümlü hakkında şartla tahliye kararı verilerek serbest bırakılacaktır. İyi hal, şartla tahliyenin esaslı bir unsurudur ve iyi hale ilişkin kriterler de 89. maddede düzenlenmiş. 89. maddedeki koşulları taşımayan hükümlü hakkında iyi hal ve dolayısıyla şartla tahliye kararı verilemez. Bu nedenle, 89. maddedeki iyi hal kriterlerinde yapılan değişiklikler, koşullu salıverilmenin unsurlarında yapılan değişiklik anlamına gelir ve TCK’nın 7. maddesi gereğince geçmişe yürüme yasağına tabidir.   

Kısaca; 7242 sayılı Yasa ile İnfaz Kanunu’nun 89. maddesindeki “iyi hal kriterlerine” ilişkin değişiklikler açıkça hükümlülerin aleyhinedir. Bu nedenle, bu değişikliklerin yürürlüğe girdiği 01.01.2021 tarihinden önce işlenen suçlarla ilgili verilecek koşullu salıverilme kararlarına esas alınacak iyi hal raporlarında kullanılabilmesi mümkün değildir. Bu raporlar, maddenin değişiklik öncesi metnindeki kriterlere göre düzenlenmelidir. Yani, 7242 sayılı Yasa ile İnfaz Kanunu’nun 89. maddesine eklenen yeni kriterler ancak 01.01.2021’den sonra işlenen suçlardaki koşullu salıverilme kararlarında değerlendirmeye esas alınabilir.

 

  1. Geçmişe Yürüme Yasağına Aykırı Verilen Kararların Kanuni Neticeleri Kendiliğinden Kalkar

TCK’nın 7. maddesinin 1.fıkrasının son cümlesinde; “geçmişe yürüme yasağına aykırı” olarak verilen kararların “kanuni neticelerin kendiliğinden kalkacağı” belirtilmiştir. Şartla tahliye müessesesi de aynı ilkeye tabi olduğundan, geçmişe yürüme yasağına aykırı olarak yapılan iyi hal değerlendirmeleri, düzenlenen iyi hal raporları veya verilen kararlar (şartla tahliyenin kabulü veya reddi) açısından TCK’nın m.7/1-son cümlesindeki “kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar” hükmü uygulanmak zorundadır. Bu nedenle, suç tarihi 01.01.2021’den önce olan hükümlülerin şartla tahliye taleplerinin 7242 sayılı Yasa ile getirilen kriterler esas alınarak reddedilmesi halinde, bu kararların TCK’nın m.7/1-son cümlesi gereğince kaldırılması için yasal yollara başvurulması gerekir.

Koşullu salıverilme talebinin kabul veya reddi gibi koşullu salıverilmenin geri alınmasına ilişkin kararlarda da, TCK’nın 7. maddesindeki “geçmişe yürüme yasağı” geçerlidir. Geri alma kriterlerinde (kasıtlı bir suçtan dolayı hapis cezasına mahkumiyet/yükümlülüklere aykırılık) suç tarihinden sonra yapılacak değişikliklerde de, yine lehe kanuna göre değerlendirme yapılmalıdır.

  1. Koşullu Salıverilmede Denetimli Serbestlik Tedbiri

Koşullu salıverilen hükümlüler hakkında bir denetim süresi belirlenir. İnfaz hakimi denetim süresinde hükümlü hakkında denetimli serbestlik tedbiri “uygulanmasına” veya “uygulanmamasına” karar verebilir (5275 sy m.107/10). Yine, hükümlü denetim süresinde bazı yükümlülüklere tabi tutulabilir. 7242 sayılı Yasa ile koşullu salıverilmedeki denetim süresi ile hükümlünün tabi tutulacağı yükümlülüklerde de değişiklikler yapılmış ve İnfaz Kanunu’nun 107/9. maddesine eklenen cümle ile şartla tahliye edilen hükümlünün “belirli bölgelerde bulunma veya belirli bölgelere gitmeme” yükümlülüğüne tabi tutulabileceği belirtilmiştir. Denetim süresine veya denetim süresindeki yükümlülüklere ilişkin değişiklikler geçmişe yürüme yasağına tabi olmadığından, suç tarihine veya leh ve aleyhte olup olmadığına bakılmaksızın derhal uygulanır.

TCK’nın 7/3. maddesindeki üç müessese dışında iyi halin esas alındığı ve “geçmişe yürüme yasağı” dışında kalan, örneğin; açık cezaevine geçme, mazeret izni kullanma, disiplin cezalarının kaldırılması gibi hususlarda “derhal uygulama ilkesi” geçerli olduğundan; suç tarihi 01.01.2021’den önce ve yeni kriterler açıkça hükümlü aleyhine de olsa, 89. maddedeki yeni kriterlere göre iyi hal raporu düzenlenecektir.

Koşullu salıvermeye karar verecek infaz hakimleri, suç tarihi 01.01.2021’den önce olan hükümlüler hakkındaki iyi hal değerlendirmelerinin İnfaz Kanunu’nun 89. maddesindeki değişiklikten önceki kriterlere göre yapılmasını istemelidir. Ya da lehe yasa konusunda tereddütte kalan infaz hakimleri İnfaz Kanunu’nun 89. maddesinin eski ve yeni kriterlerine göre iki ayrı iyi hal raporu düzenlettirerek hükümlünün lehine olan raporu şartla tahliye kararına esas almalıdırlar.

IV. İNFAZ AŞAMASINDA İYİ HAL KRİTERİ OLARAK “PİŞMANLIK”

  1. Genel Olarak

7242 sayılı Yasa ile İnfaz Kanunun da yapılan değişikliklerin aceleyle yapıldığı anlaşılmaktadır. Zira Cumhurbaşkanı tarafından, İnfaz Kanununun uygulanmasına ilişkin çıkarılan Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi İle Ceza Ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik 29.3.2020 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girdikten 15 gün sonra, 14.4.2020 tarihinde bu Yönetmeliğin pek çok hükmünü de işlevsiz hale getiren ve infaz yasasında köklü değişiklikler yapan 7242 sayılı Kanunun kabul edilmiştir. 7242 sayılı Yasanın çıkarılmasındaki acelecilik, şartla tahliyeye hak kazanan bazı kişilerin (muhaliflerin) cezaevinden çıkmalarının önünü kapamak için özel bir çabayı akla getirmektedir. Bir yandan kapasitesini aşan cezaevlerinin boşaltılması için koşullu salıverilme için cezaevinde geçirilmesi gereken süreler kısaltılırken, bir yandan da idareye geniş takdir hakkı tanıyan, nasıl belirleneceği belli olmayan ve aleyhe yorumlanabilecek iyi hal kriterlerinin kabulü ile idarenin iyi halli kabul etmediği hükümlülerin koşullu salıverilme hakkından yararlanması engellenmek istenmiştir. Aynı amaçla yapılan bir diğer değişiklik, koşullu salıverilme kararı verme yetkisinin hükmü veren mahkemeden alınarak infaz hakimliklerine verilmesidir.

  1. Pişmanlık, İnfaz Aşamasında İyi Hal Gerekçesi Olabilir mi?

Koşullu salıverilmede iyi hal şartı Amerikan hukuku kaynaklıdır. Hükümlülerin cezaevinde bulundukları süreyi iyi halli geçirmeleri halinde erken tahliye edilerek iyi halin teşvik edilmesi ve bu şekilde cezaevindeki disiplinin sağlanması usulü ilk olarak 1812’de New York’ta uygulanmış ve sonra bu uygulama yaygınlaşmıştır (Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer- Prof. Dr. Sahir Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, 5. Bası, 1974, cilt 2, s.695). İyi hal şartının ortaya çıkış nedeni cezaevi disiplini olsa ve bu usul cezaevi disiplinine katkı sağlasa da, cezalandırmanın amaçlarından olan failin uslandığı ve tekrar suç işlemeyeceği olgusunu tam olarak göstermeyeceği hususunda haklı eleştiriler yapılmıştır. Zira cezaevi şartlarına alışık itiyadi suçluların kendilerini kolaylıkla iyi halli göstermesi mümkünken, cezaevine alışmakta zorlanan tesadüfi suçluların iyi halli olmadığı düşünülebilir.

Uygulamada iyi halli olmak, hükümlünün ıslahına ve topluma uyum sağlayabileceğine ilişkin bir değerlendirmeyi ifade eder. İnfaz Kanununa göre de, cezaevindeki disiplinin sağlanması iyi hal için önemli bir kriterdir ve disiplin cezaları kaldırılmadan iyi halin kazanılması mümkün değildir (m.48/4). İyi halin nasıl tespit edileceği İnfaz Kanununun 89. maddesinde gösterilmiş ve 7242 sayılı Yasa ile bu maddeye, “hükümlünün işlediği suçtan duyduğu pişmanlık” iyi halin değerlendirilmesinde dikkate alınacak kriterler arasına eklenmiştir. Bu düzenleme gereğince, infaz aşamasında koşullu salıverilme, açık cezaevine geçiş, mazeret izni kullanma, disiplin cezalarının kaldırılması gibi “iyi hal”in esas alındığı tüm durumlarda hükümlünün işlediği ve mahkum olduğu suçtan pişman olup olmadığı tekrar değerlendirilecektir.

Ancak, pişmanlık bir iyi hal kriteri değildir. Zira pişmanlık her zaman iyi hali göstermeyeceği gibi, pişman olmayan failin yeniden suç işleyeceğini veya topluma uyum sağlayamayacağını söylemekte mümkün değildir. Örneğin, çocuğunu canavarca hisle öldüren katili öldüren bir baba, kendisi teslim olarak suçunu ikrar edebilir, pişman olmadığını söyleyebilir ve infaz aşamasında da pişmanlık göstermeyebilir. Bu babanın şartla tahliyeden veya iyi hale bağlanmış diğer haklardan yararlanamayacağı söylemek hakkaniyete uygun düşmez. Zira pişman olmamak bu kişinin iyi halli olmadığı, cezaevi disiplinine uymadığı ve cezaevinden çıkar çıkmaz yeni bir suç işleyeceği anlamına gelmez. Çünkü iyi hal ve şartla tahliye, hükümlünün topluma uyum sağlayabileceğine ilişkin bir beklentidir ve bu beklenti de işlenen suçtan bağımsızdır.

Ayrıca, pişmanlığın infaz rejimine ilişkin müesseselerde kriter olarak değerlendirilmeye alınması Anayasa ve ceza hukuku prensiplerine de aykırıdır. Zira mevzuatta pişmanlık, “maddi ceza hukuku müessesesi” olarak düzenlenmiştir. Pişmanlık, cezayı kaldıran veya cezada indirim yapılmasını gerektiren “şahsi sebep” olarak kabul edilir (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 16. Bası, s.699). Maddi ceza hukuku müessesesi olan pişmanlığın aynı zamanda infaz rejimine ilişkin bir konunun temel şartı olarak kabulü yanlıştır. Nitekim İnfaz Kanununda, iyi hal dışında pişmanlığın esas alındığı başka bir infaz düzenlemesi de yoktur.

TCK’da belirli suçlarla ilgili özel “etkin pişmanlık” hükümlerine yer verilmiştir. Bu suçlar açısından etkin pişmanlık gösteren sanık hakkında ceza verilmemesi veya az ceza verilmesi ya da pişmanlık göstermeyen sanığa ceza verilmesi sonucu doğuran “şahsi sebebin” yargılama aşamasında hakim tarafından değerlendirilmesi yasal bir zorunluluktur. Yine, özel etkin pişmanlık hükmüne yer verilmeyen suçlarda da hapis cezasının seçenek yaptırıma çevrilmesi (TCK m.50) veya ertelenmesinde (TCK m.51) dikkate alınan pişmanlığın da hakim tarafından değerlendirilmesi zorunludur.

Maddi ceza hukukuna ait olup yargılama aşamasında hakim tarafından değerlendirilmesi gereken pişmanlığın, infaz aşamasında idari bir kurul tarafından tekrar ve özellikle hükümlü aleyhine değerlendirilmesi, ceza hukukuna hakim olan “mükerrer değerlendirme yasağına” aykırıdır. Ayrıca, pişmanlığın infaz aşamasında idari bir kurul tarafından nasıl değerlendirileceği de belli değildir. Ceza yasası, etkin pişmanlığı “mağdurun zararının giderilmesi veya diğer suç ortaklarının yakalanmasına yardım etmek” gibi koşullara bağlamıştır. Acaba, infaz aşamasında da hükümlünün pişman olduğunu kabul etmek için aynı koşullar aranacak mıdır?  İnfaz sırasında “tarafsız koğuşa geçme” gibi yeni kriterlere mi başvurulacaktır ya da hakkında etkin pişmanlık hükmü uygulanan kişinin infaz aşamasında da peşinen pişman olduğu mu kabul mü edilecektir?

Bilindiği üzere, özellikle yağma veya hırsızlık suçunun faillerince kabul edilen etkin pişmanlık, işlenen suçtan duyulan pişmanlığa değil, daha az ceza alma amacına yöneliktir. Ceza yasasındaki etkin pişmanlık kriterlerinin infaz aşamasında da aynen uygulanması “iyi hal” müessesinin özüne aykırıdır. Zira böyle bir kabul, TCK’da özel bir etkin pişmanlık hükmü olarak düzenlenen 168. maddeden yararlanan her yağma suçlusunun, iyi hal açısından da peşinen pişman olduğunun kabulünü gerektirir. Oysaki maddi ceza hukukundaki etkin pişmanlık kriterlerinin infaz hukukuna uyarlanması mümkün değildir. Nitekim TCK’da etkin pişmanlık bazı durumlarda mağdurun rızasına bağlanmıştır (TCK m.168/4). Ancak, iyi halli olmanın mağdurun rızasına bağlanması mümkün olmadığı gibi, mağdurun rızası bulunmadığı için pişman olmadığı kabul edilecek failin, aynı zamanda iyi halli kabul edilmemesi de mümkün değildir ve böyle bir uygulama infaz rejimiyle bağdaşmaz.

Acaba, TCK’da özel etkin pişmanlık hükmüne yer verilmeyen suçların infazında pişmanlığı gösteren hususlar neler olacaktır? Cezaevindeki pişmanlık tamamen idare ve gözlem kurulu üyelerinin insafına mı bırakılacaktır? Pişmanlığın yoruma açık ve sübjektif bir kavram olarak hakimler tarafından bile yanlış yorumlandığı ve özellikle güncel yargılamalarda sanıkların savunma hakkı kapsamında “suç işlemediklerine ve masum olduklarına” ilişkin beyanlarının dahi pişman olmadıkları şeklinde yorumlandığı düşünüldüğünde, idari bir kurulun pişmanlığa nasıl bir anlam yükleyeceği tamamıyla belirsizdir.

Yine, inkar savunma yollarından biriyken (5 CD, 4.5.1993, 1541/1918), Anayasaya göre hiç kimse kendisini suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamazken ve sanığın suçsuz olduğuna veya kusurunun bulunmadığına ilişkin savunması pişman olmadığı şeklinde kabul edilemez iken (CGK 16.9.2014, 2013/12-671 E-2014/373 K); bunları bir kenara bırakıp pişmanlığı ikrar ve itirafa bağlayan hakimlerin bulunduğu bir sistemde, cezaevlerindeki idari kurulların pişmanlığı başka kriterlere bağlaması gayet doğaldir.

İnfaz aşamasındaki pişmanlık, özellikle örgütlü suçlardaki etkin pişmanlık hükmü olan TCK’nın 221. maddesini akla getirmektedir. Zira güncel yargılamalarda “itirafçılık” ve “pişmanlık” aynı anlamda kullanılmaktadır. Ceza hukukuna ait tüm prensiplerin alt üst edilerek maddi ceza hukuku müessesesi olan pişmanlığın infaz hukukuna yamanmaya çalışılmasının ve koşullu salıverilme gibi kurumlara esaslı bir unsur olarak eklenmesinin nedeninin, 15 Temmuz yargılamalarının temelini oluşturan itirafçılık olduğu düşünülmektedir. Bu sayede, itirafçı olmayan ve hakkında TCK’nın 221. maddesi uygulanmayan kişilerin infaz aşamasında tekrar cezalandırılması sağlanacaktır. Bu kişilerin; koşullu salıverilme, açık cezaevine geçme ve mazeret izini gibi haklardan faydalanmaları “pişman ve dolayısıyla iyi halli olmadıkları” gerekçesiyle engellenecektir. Böylece, yargılama aşamasında itirafçı olmayanlar infaz aşamasında itirafçılığa zorlanacak, yine itirafçı olmamaları halinde de tüm imkanlardan mahrum bırakılarak ikinci kez cezalandırılacaklardır.

Bu söylediklerimizin doğruluğu, uygulamadaki çifte standartlı kararlarla daha iyi anlaşılacaktır. Zira TCK’nın 221. maddesindeki etkin pişmanlık hükmünden yararlanmayan kişiler, pişman olmadıkları gerekçesiyle iyi halli değerlendirilmeyip şartla tahliye edilmezken, TCK’nın 168. maddesindeki etkin pişmanlık hükmünden yararlanmayan bir hırsız veya yağmacının infaz aşamasında pişman olduğu kabul edilecek ve iyi halli olarak şartla tahliye edilecektir. Ancak, pişmanlık ile ilgili düzenlemenin amacı bu ise, mağdurun zararını karşılamayan ve TCK’nın168. maddesindeki etkin pişmanlık hükmünden yararlanmayan bir hırsızın da, iyi halli kabul edilmemesi ve şartla tahliyeden yararlandırılmaması gerekir.

Sonuç olarak; pişmanlık maddi ceza hukukuna ait bir müessesedir, bu müessesenin aynı kriterlerle infaz hukukuna uyarlanması mümkün olmadığı gibi; pişmanlığın infaz aşamasında ne olacağı belli olmayan yeni kriterlerle idari bir kurulun keyfine bırakılması da mümkün değildir.

V. TESPİT VE DEĞERLENDİRMELER

Son yıllarda ceza mevzuatında ve özellikle de terör suçlarının soruşturma, yargılama ve infaz aşmalarına ilişkin yüzlerce değişiklik yapılmıştır.  Bu değişiklikler, birçok yönden Anayasa, AİHS, kanunlar ve yerleşik Yargıtay içtihatlarına aykırılık teşkil etmektedir. Yapılan düzenlemelerde en temel ceza hukuku prensipleri ile kavramlarının karıştırıldığı ve aynı konuda birbiriyle çelişen hükümlere yer verildiği görülmektedir. Sürekli yapılan ve hatalı olan düzenlemelere hakimlerin uygulama hataları da eklenince ortaya çok ciddi hukuksuzluklar çıkmaktadır. Bu hatalar ilerde AİHM’den ihlal kararı olarak dönecek ve bu hatalar nedeniyle ilgililere ciddi miktarda tazminat ödenecektir.

İlk derece mahkemelerinde ileri sürülmeyen bir hususun AİHM nezdinde ileri sürülebilmesi mümkün olmadığı gibi, sürekli yapılan mevzuat değişikliklerini takip ve ortaya çıkan hukuksuzlukları tespit etmenin de bir hükümlü ya da avukatın birikim ve mesaisini aştığı bir gerçektir. Hak aramanın en zor olduğu dönemlerden biri yaşansa da, maruz kalınan hukuksuzluklar dosyalara mutlaka yansıtılmalıdır.

İnfaz Yasasında yapılan son değişikliklerle ilgili tespit ve tavsiyelerimiz aşağıdaki gibidir. Bunların, konuyla ilgili yazıda ayrıntıları şekilde atıldığı üzere dosyala sunulmasında zaruret vardır.

a. Yeni düzenleme ile kurulan infaz hakimlikleri, hükümlüler açısından güvence sisteminin kaybına neden olmuştur.

b. İnfaz Kanunu ve Yönetmeliğe eklenen, “hükümlünün dışarıyla olan ilişkilerinin” iyi hal değerlendirmesine esas alınması kapsamı çok geniş ve yoruma açık bir düzenlemedir. Düzenlemeyle birlikte, hükümlülerin cezaevi dışındaki tüm davranışları da koşullu salıverilme değerlendirmesinde dikkate alınacaktır.

c. Düzenlemeyle, iyi hal raporlarına esas teşkil edecek pek çok yeni kriter getirilmiştir. Bu kriterler cezaevi idaresine geniş bir takdir yetkisi veren, hükümlü üzerinde baskı oluşturan ve hükümlüyü pişman olmaya zorlayan aleyhe hususlar içermektedir.

d. Adalet Bakanlığınca çıkarılan yönetmelikle de, iyi hal koşullarına yasada olmayan yeni kriterler eklenmiştir

e. 7242 sayılı Yasa ile İnfaz Kanunu’nun 89. maddesindeki “iyi hal kriterlerinde” yapılan değişiklikler hükümlülerin aleyhinedir. Bu nedenle, bu kriterler değişikliğin yürürlüğe girdiği 001.2021tarihinden önce işlenen suçlarla ilgili verilecek koşullu salıverilme kararlarına esas teşkil edecek iyi hal raporlarında dikkate alınamaz. Bu raporlar, maddenin değişiklik öncesi metnindeki kriterlere göre hazırlanmalıdır.

f. Suç tarihi 01.01.2021’den önce olan hükümlülerin şartla tahliye taleplerinin 7242 sayılı Yasa ile getirilen kriterlere göre değerlendirilmesi halinde, TCK’nın m. 7/1-son cümlesi gereğince bu kararın kaldırılması için yasal yollara başvurulmalıdır.

g. Koşullu salıverilme kararının geri alınmasına ilişkin karar için de, TCK’nın 7. maddesindeki “geçmişe yürüme yasağı” geçerlidir.

h. TCK’nın 7/3. maddesindeki üç düzenleme dışında iyi halin esas alındığı ve “geçmişe yürüme yasağı” dışında kalan infaz müesseselerinde (açık cezaevine geçme, mazeret izni kullanma ve disiplin cezalarının kaldırılması gibi), “derhal uygulama ilkesi” geçerli olduğundan, bu durumlarda suç tarihine bakılmaksızın 89. maddedeki yeni kriterlere göre iyi hal raporu düzenlenecektir.

i. Maddi ceza hukukuna ilişkin olup yargılama sırasında hakim tarafından değerlendirilmesi gereken pişmanlığın, infaz aşamasında idari bir kurul tarafından tekrar değerlendirilmesi ceza hukukuna hakim olan “mükerrer değerlendirme yasağına” aykırıdır. Ayrıca, pişmanlığın infaz aşamasında bu kurul tarafından nasıl değerlendirileceği de belli değildir.

j. Ceza yasasında özel etkin pişmanlık hükmü bulunan suçlar açısından, TCK’daki etkin pişmanlık şartlarının iyi hal raporu için de aranması infaz müessesenin amacına aykırıdır.

k. Ceza yasalarında özel etkin pişmanlık hükmüne yer verilmeyen suçlar açısından, infaz aşamasında pişmanlığı gösteren kriterlerin neler olduğu belli değildir.

l. İnkâr savunma yollarından biridir. Anayasa 38. maddesi gereğince, kimse kendini suçlayıcı bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz. Ayrıca, sanığın suçsuz olduğuna ya da kusuru bulunmadığına ilişkin savunması pişman olmadığı anlamına gelmez.

ANAYASA MAHKEMESİ DÜŞMAN CEZA HUKUKU MU UYGULUYOR?

 

ANAYASA MAHKEMESİ DÜŞMAN CEZA HUKUKU MU UYGULUYOR?

 

Bu yazı; Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) 46 gün arayla ankesör konusunda verdiği iki kararı bağlamında düştüğü çelişkileri ve daha önemlisi toplumun bir kesimine karşı uyguladığı düşman ceza hukukunu ve kişiler arasında yaptığı ayırımcılığı konu edinmektedir.

  1. AYM: Namaz Kılıp Kuran Okumak İçin Toplanma ve Ankesörle Aranma Örgütsel Faaliyettir

Makaleye konu kararlardan ilki, FETÖ/PDY iddiasıyla 17/3/2017 tarihinde gözaltına alınıp tutuklanan bir asker kişinin bu tutukluluğun hukuka aykırılığını ileri sürdüğü başvurusuna ilişkindir. Bu kişinin tutuklanma gerekçesi; bir itirafçı beyanı ve 2014 yılında ankesörlü telefondan aranma iddiasıdır.[1] İtirafçı olan kişi beyanında; başvurucu ve diğer iki asker kişiyle 1-2 kez bir araya geldiklerini, birlikte namaz kılıp Kuran okuduklarını ve ayrıldıklarını söylemiştir. Ankesörle aranma iddiası da 19/4/2014 saat: 20:02:20’de gerçekleşen, daha doğrusu gerçekleşmeyen 0 saniyelik görüşmeye ilişkindir.

  1. AYM: Suikast Girişiminde Haberleşme Aracı Olarak Kullanıldığı İddia Edilen Ankesör Araması Örgütsel Faaliyet Değildir

Makaleye konu ikinci karar, İbrahim Tatlıses’e yönelik suikast girişimine ilişkindir.[2] Karara konu olayda; başvurucu PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün Kuzey Irak’taki mensuplarının Türkiye’de düzenledikleri eylemlerle ilgili olarak Türkiye’deki örgüt üyeleri ile kurdukları irtibata aracılık ettiği iddiasıyla yargılanmıştır. Bu kapsamda başvurucunun terör örgütünün talimatı doğrultusunda 14/3/2011 tarihinde gerçekleştirilen İbrahim Tatlıses’e suikast eyleminin başarısız olmasından sonra olayın sanıklarından A.U. ile iletişim kurduğu, A.U.nun görevi tamamlayamayacağını bildirmesi üzerine diğer sanık N.Ş. ile iletişime geçerek İbrahim Tatlıses’in tedavi gördüğü hastanede öldürülmesi yönündeki örgüt talimatını N.Ş.ye ilettiği iddia edilmiştir (Paragraf 61).

Olayda başvurucu ile A.U. arasındaki iletişimin şifreli telefon görüşmeleri aracılığı ile sağlandığı iddiasına yer verilmiştir. Bu iddiaya delil olarak A.U.nun ikametgâhında yapılan aramada ele geçirilen ve üzerinde başvurucunun telefon numarası ile elektronik posta adresinin yazılı olduğu ilaç kupürü ve A.U.nun ikametgâhına yakın bir yerde bulunduğu anlaşılan ankesörlü bir telefondan başvurucunun iki kez aranması üzerine elektronik postalarını kontrol etmesi gösterilmiştir. A.U.nun başvurucuya bir internet kafede bulunan bilgisayardan elektronik posta göndererek görevi tamamlayamayacağını bildirdiği, başvurucunun telefonunu iki kez arayarak ve konuşmayarak başvurucunun postalarını kontrol etmesini sağladığı kabul edilmiştir. Kabule göre başvurucu ile A.U. arasındaki bu iletişim daha önceden planlanan şifreli haberleşme yöntemine uygun olarak gerçekleştirilmiştir (Paragraf 62).

Başvurucunun N.Ş. ile bağlantılı olduğu iddiasına delil olarak ise Kuzey Irak’tan çıkış yaptığı anlaşılan “maviderya” isimli bir elektronik posta adresinden başvurucunun adresine gönderilen elektronik postada; “İbrahim Tatlıses’in tedavi gördüğü hastanede öldürülmesi eyleminin N.Ş. tarafından gerçekleştirilmesi” yönündeki örgüt talimatının yer alması ve N.Ş.nin ikametgâhında yapılan aramada içeriğinde İbrahim Tatlıses’in tedavi gördüğü hastanenin krokisinin bulunduğu hafıza kartının ele geçirilmesi gösterilmiştir (Paragraf 63).

Başvurucu bu iddiaları reddetmiştir. AYM de yaptığı inceleme sonucu; yerel mahkemenin, başvurucunun mahkûmiyet kararının dayanağı olan A.U. ile şifreli bir şekilde haberleştiği ve silahlı terör örgütü talimatıyla İbrahim Tatlıses’in öldürülememesi üzerine devreye giren kişi olduğu iddialarına esas alınan delillerin doğruluğu ve uygunluğu yönünden ileri sürülen itirazları gerekçeli kararında tartışmadığını, yerel mahkemenin mahkûmiyete gerekçe gösterdiği olguların varlığı yönünden sadece iddia makamının gösterdiği delilleri dikkate aldığını, başvurucunun aynı olguların aksini ispat için gösterdiği delillerle ilgili gerekli ve yeterli bir inceleme/değerlendirme yapmamasının başvurucuyu iddia makamı karşısında önemli ölçüde dezavantajlı konuma düşürdüğünü, başvurucunun iddialarını kendi imkânlarıyla ispat etmesinin olanaklı olmadığını ve yerel mahkemenin izlediği yöntemin çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerinin gereklerine aykırı olduğunu belirterek adil yargılanma hakkının ihlaline karar vermiştir (Paragraf 67-68).

  1. Ankesörle Aranmanın Örgütsel Faaliyet Kabul Edileceği Durumlar

Bir kişinin örgüt üyesi olduğunu iddia edebilmek için; bu kişi iradesinin örgüt hiyerarşisine teslim etmesi ve bunun için de eylemlerinin “çeşitlilik, yoğunluk ve süreklilik” göstermesi gerekir. Bu unsurların bir arada da bulunması gerekir ve bunlardan birinin eksikliği halinde kişi silahlı örgüt üyesi olarak kabul edilemez. Aynı şekilde, şüpheli süreklilik çeşitlilik ve yoğunluk arz eden örgütsel faaliyetlerini örgütün amaç suçunu, yani cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni değiştirme amacını bilerek ve bu nihai amacı isteyerek gerçekleştirmeli ve bu faaliyetler nihai amaca katkı sağlamalıdır.

 Ayrıca, bu durum somut olgularla belirlenmelidir ve soyut bir iddia yeterli değildir. Kısaca sadece ankesörle aranmak bu üç kriterin varlığını göstermeyeceği gibi, kişinin amaç suçu bildiğini, istediğini ve amaç suça katkı sağlayan bir faaliyet bulunduğunu da göstermez. Yani, suçun manevi unsuru olan darbe teşebbüsünü bildiği ve istediği ankesörlü arama dahil diğer olgularla ortaya konulamıyorsa o kişiye silahlı örgüt üyeliğinden ceza verilemez. Oysa ki, mevcut yargılamalarda özellikle asker kişilerin darbe teşebbüsünü bilmedikleri belirtilip TCK’nın 309 veya 312. maddelerinden beraatlarına karar verilirken, TCK’nın 314. maddesinin de manevi unsuru olan darbe teşebbüsünden habersiz bu kişiler örgüt üyeliğinden mahkum edilmektedir.

Eğer ankesörle aranma suç delili kabul edilecekse, itirafçı beyanıyla bu kişinin darbe teşebbüsünü bildiği ve ankesörle aranmanın da bu bilginin ana delili olduğu ortaya konulmalıdır. Zira “ikrar” dediğimiz sanığın kendi aleyhine verdiği ifade ile “itirafçı beyanı” dediğimiz etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen sanığın başkaları aleyhine verdiği ifadeler yan delillerle mutlaka desteklenmeli ve doğrulanmalıdır.[3] Örgütlü suçlardaki etkin pişmanlığı düzenleyen TCK’nın 221. maddesinden faydalanma arzusunda olan sanık beyanları üzerinde daha titiz durulmalıdır. Çünkü diğer suçlardaki pişmanlık düzenlemelerinden farklı olarak TCK’nın 221. maddesi, “kendini cezadan kurtarabilmenin tek koşulu başkalarının ceza almasını sağlamaktır” şeklinde yorumlanıp uygulanmakta ve “isim ver kurtul” şeklinde lanse edilmektedir. Bu madde sanıklara “otobandan önce son çıkış” gibi gösterildiğinden, örgüt suçlarında ikrar veya itirafçı beyanları hükme esas alınırken daha dikkatli davranılmalıdır. Sanığın kendi aleyhine verdiği beyanın dahi doğrulanması gerekirken, başkaları aleyhine verilen beyanlarla ilgili daha titiz davranılması gerektiği izahtan varestedir.[4] Yargıtay 16. Ceza Dairesi de konuyla ilgili verdiği bir kararında, itirafçı sanık olup tanık sıfatı ile dinlenen, etkin pişmanlıktan yararlanmak için sanık aleyhine beyanda bulunma hususunda hukuki menfaati olan kişinin anlatımının tek başına hükme esas alınamayacağını belirtmiştir.[5]

İtirafçı beyanlarını destekleyici delil bu dosyada, ankesörle aranma iddiasıdır. Ancak, bu iddianın başvurucu aleyhine kullanılabilmesi mümkün değildir. Zira Elektronik Haberleşme Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Gizliliğinin Korunması Hakkında Yönetmelik’in[6] 14/1. maddesi gereğince, görüşme kayıtları GSM şirketlerince en fazla “BİR YIL” ve gerçekleşmeyen aramalar da (0 saniye) en fazla “ÜÇ AY” saklanabilir. Bu sürelerin dolmasına rağmen HTS kayıtlarının imha edilmemesi halinde, elde edilen bilgiler Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve AYM kararları[7] gereğince yasak delil olduğundan hükme esas alınamaz. Başvurucunun aranma tarihi 19/4/2014 olduğu ve görüşme gerçekleşmediği düşünüldüğünde, bu kaydın en geç üç ay içinde, yani 19/7/2014’te silinmesi gerekir. Bu kayıt silinmeyip 17/3/2017 tarihinde başlatılan bir soruşturmada aleyhe delil olarak kullanılamaz. Çünkü bu kayıt yasak delil haline gelmiştir. Kısaca, başvurucu aleyhine olan deliller, onu silahlı örgüt üyesi yapmaya ve dolayısıyla tutukluluğunu haklı göstermeye yetmemektedir.

  1. Düşman Ceza Hukuku ve Anayasa Mahkemesi Uygulaması

“Düşman Ceza Hukuku” kavramı ilk defa 1985 yılında yazdığı bir makale ile ünlü Alman Ceza Hukukçusu ve Hukuk Felsefecisi Profesör Günter Jakobs tarafından kullanılmış, sonraki yıllarda kademeli olarak geliştirilerek kavramlaştırılmıştır. Muhtemeldir ki, yetmişli yıllarda başta Almanya olmak üzere tüm dünyada yaşanan terör olaylarından kaynaklı devlete ve topluma yönelik bu saldırılar karşısında ve bir güvenlik kaygısıyla, tehlikenin önlenmesi amacıyla, temel hukuk ve devlet düzenine karşı gelen bu insanları temel haklara sahip bir “yurttaş” olarak değil, aynı şekilde ezilmesi, yok edilmesi gereken bir “düşman” gibi görerek temel haklardan yoksun bir şekilde ceza hukukunun konusu haline getirme anlayışı olarak ortaya çıkmıştır. Temel haklarla donatılmış “yurttaş”, dolayısıyla “yurttaş ceza hukuku” karşısında, bu haklardan yoksun bırakılmış adeta “düşman” tabir edilen bir “düşman ceza hukuku” anlayışı. Burada düşman ceza hukuku anlayışındaki suç failleri “sanık” bile olamayacak düzeyde hakları kısıtlanmış, Jakobs’un deyimiyle birer “Unperson” olarak adeta “Kişi”likten çıkartılmış olmaktadırlar. “Kişilikten çıkarılan bu “Düşman”lar “Yurttaş Ceza Hukuku” anlamındaki bir “ceza”nın amacının ve işlevinin artık muhatabı değildir. Onlar en az zararla ve en uygun yöntemlerle bertaraf edilmesi gereken tehlikelerdir. Bu yüzden kafayı hedef almak (Londra metrosunda olduğu gibi) bu düşman ceza hukukunda “orantılı” bir güç kullanımıdır.”[8]

Günter Jakobs’un düşman ceza hukuku tanımı bağlamında AYM’nin makaleye konu kararlarını değerlendirmek gerekirse;

AYM’nin ilk kararında örgütsel faaliyet olarak kabul edilen eylemler, başvurucunun darbe teşebbüsünden haberdar olduğuna ilişkin bir bilgi ve belge olmayıp Kuran okumak ve namaz kılmaktır. Üstelik bu beyan başvurucunun değil, cezadan ve soruşturmadan kurtulma vaadi verilerek  itirafçı yapılan diğer sanığa aittir. AYM bu beyan ile birlikte bir kez, o da sıfır saniyeli aranmayı tutuklama için yeterli sebep kabul ettiği gibi, mahkumiyet için yeterli delil kabul edecektir. Zira kararın 48. paragrafında ankesörü delil kabul ederken Yargıtay’ın bu konuda verdiği kararına atıf yapmıştır. Aslında, 15 Temmuz yargılamaları kapsamında izlenen döngü aynıdır. Çünkü Bylock’ta olduğu gibi hukuka aykırı bir delile ilk olarak Yargıtay, sonrasında AYM hukukilik kazandırmakta ve yerel mahkemelerde bu kararlara atıf yaparak hukuksuz uygulamalara devam etmektedirler. Bizim de, beş yıldır yargı eliyle işlenen suçların sistematik, planlı ve örgütlü olduğunu söylememizin sebebi işte tam da budur.

İbrahim Tatlıses’in vurulmasıyla ilgili kararda, o kadar somut delil ve bilgiye rağmen ankesörle aranmayı cezalandırma için yeterli bulmayan AYM’nin, diğer kararda ankesörle telefonun çaldırılmasını ve namaz kılıp Kuran okumayı örgütsel faaliyet kabul etmesi, Jakobs’un ifadesiyle, bu insanları temel haklara sahip bir “yurttaş” olarak değil, ezilmesi, yok edilmesi gereken bir “düşman” gibi gördüğünün ve temel haklardan yoksun bir şekilde ceza hukukunun konusu haline getirme anlayışında olduğunun en önemli göstergesidir. Değilse, AYM’nin Birinci Bölümü’nün 46 gün arayla böyle kararlar vermesinin izahı mümkün değildir.

Aynı şekilde, ikinci kararda, başvurucunun ileri sürdüğü hususların yerel mahkemece karşılanmamasını ve karardaki çelişkilerin temyiz aşamasında dile getirilmesine rağmen Yargıtay tarafından da bu hususların incelenmemesini ihlal nedeni sayan AYM, 15 Temmuz yargılamalarında sanıkların ankesör kayıtları ve itirafçı beyanlarındaki çelişkileri ileri sürmelerine ve bu konuda uzman görüşü almalarına rağmen, bu hususları hiç bir şekilde dikkate almamakta, sadece iddia makamının gösterdiği delillerle yetinerek sanıkların hakları olan çelişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkelerini ihlal etmektedir. AYM’nin bu tutumu sadece bu dosyaya mahsus değildir. Zira Bylock kullanımı iddiasıyla yapılan başvurularda da, başvurucuların ileri sürdüğü hiçbir iddiayı dikkate almamış ve hatta başvurucular lehine olan Yönetmelik maddesini dahi karara yazmayarak yapılan başvuruları reddetmiştir. Bunun sebebi de, yine Jakobs’un ifadesiyle; AYM’nin Gülen Hareketi mensuplarını “sanık” bile olamayacak düzeyde hakları kısıtlanmış ve adeta “Kişi”likten çıkartılmış varlıklar olarak görmesidir. AYM’ye göre, Kişilikten çıkarılan bu “Düşman”lar “Yurttaş Ceza Hukuku” anlamındaki bir “ceza”nın amacının ve işlevinin artık muhatabı değildir ve en az zararla ve en uygun yöntemlerle bertaraf edilmesi gereken tehlikelerdir.

AYM, uyguladığı düşman ceza hukukunun bir sonucu olarak, aynı konuya ilişkin verdiği çelişkili kararlarıyla ilgililerin adil yargılanma haklarını ve AİHS’in 5 ve Anayasanın 19. maddesiyle bağlantılı olarak AİHS’in 14. maddesinde düzenlenen ayrımcılık yasağını da açıkça ihlal etmektedir. AYM’nin verdiği bu ihlal kararından sonra, ankesör nedeniyle tutuklanan herkesin istisnasız serbest bırakılması germektedir.

SONUÇ

AYM, bir terör örgütünün talimatıyla gerçekleştirilen suikastta haberleşme aracı olarak kullanılan ankesör aramasını örgütsel faaliyet kabul etmezken ve  buna ilişkin başvurucunun ileri sürdüğü hususların ve çelişkilerin yerel mahkeme ve Yargıtay’ca karşılanmamasını haklı ve hukukun gereği olarak adil yargılanma hakkının ihlali kabul ederken, suçun manevi unsurunun darbe teşebbüsünü bilmek olduğu diğer dosyada, bu teşebbüsü bildiğine ilişkin bir delil ve iddia olmayan başvurucunun, bir kez ankesörden aranmasını (o da 0 saniye) örgütsel faaliyet kabul etmiş, bu aramaya istinaden tutuklanmasını hukuki bulmuş ve bu suretle, belli bir kesime karşı çifte standart ve daha önemlisi düşman ceza hukuku uyguladığını açıkça ortaya koymuştur. Bu karar, AYM’nin ayrımcılık yasağına aykırı davrandığının ve ilgililerin adil yargılanma haklarını ihlal ettiğinin en önemli delilidir.

[1] AYM’nin Abdurrahman Yemiş kararı, Başvuru Numarası: 2017/29347 28/11/2019,

[2] AYM’nin Ruhşen Mahmutoğlu kararı, Başvuru Numarası: 2015/22, 15/01/2020,

[3] Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12/7/2005 T., 2005/10-62 E., 2005/94 K. sayılı kararı.

[4] Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 21/4/2016 T., 2015/4672 E., 2016/2330 K. sayılı kararı.

[5] Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 12/9/2018 T., 2018/2944 E., 2018/2741 K. sayılı kararı; Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 27/12/2018 T., 2018/3668 E., 2018/10056 K. sayılı kararı.

[6] https://www.mevzuat.gov.tr

[7] Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25/11/2014 T., 2013/9-841 E., 2014/513 K. sayılı kararı.

[8] https://hukukdefterleri.com

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?

Son beş yılda Gülen Hareketi mensuplarına yapılanlar dikkate alındığında, tehlikenin boyutunu tasavvur etmek mümkündür. Zira bu süreçte, terör mevzuatı ve yerleşik Yargıtay içtihatları bir kenara bırakılmış ve bir şekilde Gülen Hareketi ile irtibatı olmuş veya bu harekete sempati duymuş herkes; eğer iktidara biat etmemiş ya da itirafçı olmamışsa ya ağır cezalara çarptırılmış ya da tutuklanmıştır.

Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz ve eleştirdiğimiz gibi, her dönemde hukuki hatalar yapılmıştır. PKK, Hizbullah, Madımak ve Hizb-ut Tahrir yargılamalarında bazen iktidarın baskısı ve bazen de konjonktürün etkisiyle Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi, içtihatlarının aksine kararlar vererek rejimi koruma refleksiyle mağduriyetlere sebep olmuşlardır. Ancak, bu yargılamalardaki kişi sayısı sınırlı olduğu gibi, hiç birinde insanlığa karşı suç teşkil edecek uygulamalara başvurulmamıştır. Ayrıca, eski kararlar incelendiğinde, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi üyelerinden az da olsa, muhalif kalıp görüşünü tarihin hakemliğine bırakan hakimlerin olduğu görülecektir.

Oysaki günümüzde, Gülen Hareketi mensuplarıyla ilgili yargılamalardaki fahiş hatalar savunmalarda dile getirilmesine rağmen, yüksek mahkeme kararlarında bu hususlara hiç değinilmemekte ve hatta avukatların savunmalarda bu hususları dile getirilmelerine bile engel olunmaktadır. Kısaca, hakikatin cılız sesi iktidarın kulaklarını sağır etmektedir.

Tüm yargı makamları, yürütmeye bağlı emniyet birimlerince önceden hazırlanmış metinleri kopyala/yapıştır yaparak gerekçe olarak kararlara eklemektedir. Böylece, binlerce sayfadan oluşan, ancak sanık ile eylem arasında irtibat kurmayan ve sanığın olaydaki kastını ve kusurunu ortaya koymayan metinler iddianame ya da gerekçeli karar olarak sunulmaktadır. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi de, bu metinleri (iddianame ya da mahkeme kararı demiyorum) tekrar ederek ve bırakın esasa ilişkin hataları görmeyi, sanık adı, tarih, yer ve zaman bakımından yapılan maddi hataları bile görmezden gelerek, kutsal metin muamelesi yaptıkları bu metinleri aynen onamaktadırlar. Bölge adliye mahkemelerinden ise hiç bahsetmeye gerek yoktur. Zira bu mahkemelerin yargılama sürecini uzatmak dışında bir fonksiyonları bulunmamaktadır.

TERÖR ÖRGÜTÜ MENSUBİYETİNDE MANEVİ UNSUR

Terör örgütü üyeliği suçunun manevi unsuru doğrudan kasttır. Doğrudan kast, suçun tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bilmek ve istemekten maksat; örgütü bütün unsurlarıyla ve özellikle de, nihai amacını suç tarihinden önce bilmek ve bu amacın gerçekleşmesini istemektir.

Bir yapılanmanın terör örgütü olduğunu bilmek, onun üyesi olunduğu anlamına gelmez, ayrıca sanığın o örgütün üyesi olduğu da ispatlanmalıdır. TCK’nın 314. maddesinde örgüt üyeliğinin tanımını yapılmasa da, üyelik için ise bazı şartların varlığı gerekir. Örgüt üyesi, öncelikle örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan kişidir. Hiyerarşi, örgütteki emir-komuta zinciri ve alt-üst ilişkisidir. Terör örgütüne üye olma suçunun maddi unsuru hiyerarşik yapıya dâhil olmaktır. Yargıtay da, hiyerarşik yapıya dahil olan, yani örgütle organik bağ kuran kişileri örgüt üyesi kabul etmektedir. Yargıtay, fiziksel varlığı olmayan bu bağı tespit için bazı kriterleri esas almaktadır. Bunlar; örgütsel faaliyetlerdeki süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluktur. Bu üç kriterin “birlikte” bulunması gerekir ve örgütsel faaliyetleri çeşitli, sürekli ve yoğun kişiler hiyerarşik yapıya dahil olmuş kabul edilir. Bu üç kriter, örgüt üyesi ile yardım edeni ve örgüt adına suç işleyenleri ayıran ölçüttür.

Ancak her faaliyet örgütsel olarak kabul edilemez. Örgütsel faaliyet; örgütün nihai amacına hizmet eden ve örgüt talimatı ile yapılan faaliyettir. Örneğin, Yargıtay kararları gereğince, “sempatizan” olmak suç değildir.

Kısaca, TCK ve Yargıtay uygulaması gereğince bir kişinin terör örgütü üyesi olarak kabulü; bu kişinin terör örgütü olduğunu ve nihai amacını bildiği yapının mensubu olmayı hür iradesiyle istemesine, bilerek ve isteyerek bu örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmasına ve yine bilerek ve isteyerek çeşitli, sürekli ve yoğun örgütsel faaliyetlerde bulunmasına bağlıdır. Güncel yargılamalarda ise; çocuklarını okula göndermek, gazete aboneliği, barışçıl dini sohbetlere katılmak, bankacılık faaliyetlerinde bulunmak, bir iletişim programı kullanmak ve sendika-dernek üyeliği gibi faaliyetler yasal ve rutin olmalarına rağmen, Hükümeti ve anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik faaliyetler olarak kabul edilmektedir. Ancak bu kabulün hiçbir hukuki bir değeri ve karşılığı yoktur.

BUNDAN SONRA NE OLACAK?

Türkiye’de şu an terör mevzuatı ve yerleşik Yargıtay içtihatları uygulanmamaktadır. Gülen Hareketine sempati duymak ya da bir şekilde yasal faaliyetlerine katılmak örgüt üyeliği için yeterlidir. Bu faaliyetin 40 yıl ya da 5 yıl önce gerçekleştirilmesinin mahkemeler açısından bir önemi yoktur. Bir ihbar, bir gizli tanık beyanı, ankesörle aranmak ya da Bylock kullanmak çok ağır cezalar almak için yeterlidir. Daha vahimi de, bu uygulamaların Yargıtay ve Anayasa Mahkemesince içtihat haline getirilmesidir.

Türkiye’de hali hazırda, onlarca vakıf, cemaat ve grup vardır ve bunların da çok sayıda derneği, yayın organı ve okulu bulunmaktadır. Bu gruplar içinde, her meslek grubundan insan yer aldığı gibi, bu kişilerin kendileri ve eşleri bu gruplarca gerçekleştirilen toplantılara katılmakta, çocuklarını bu okullara göndermekte ve derneklerine bağış ve yardımda bulunmaktadırlar. Hatta bu faaliyetler de, Gülen Hareketinde olduğu gibi Devletin en üst makamları tarafından takip edilmekte ve desteklenmektedir. Kısaca, şu an bu faaliyetler yasal kabul edilip Devlet tarafından teşvik edildiği gibi, bu faaliyetlere kimin ne zaman katıldığı da çok iyi bilinmekte ve kayda alınmaktadır.

Özellikle 15 Temmuz yargıç ve savcıları bu durumu çok iyi bilmektedir. Zira basında genişçe yer aldığı üzere; 2014 HSYK seçimlerinde görevdeki hâkim ve savcıların tamamı Adalet Bakanlığında kurulan bir komisyon marifetiyle ailevi yapılarına, siyasi görüşlerine ve mezheplerine kadar fişlenmiş, ortaya çıkan sayılara göre de gruplara kontenjan ayrılmıştır. Bu sayede, Yargıtay üyeliği ve Daire başkanlıkları ile unvanlı görev tabir edilen görevlerden hangi gruba ne kadar verileceği belirlenmiş ve halen bu uygulama devam etmektedir.1 Kısaca, Devlet tüm kamu personelini fişlemiştir.

İşte, tehlike ve korku burada ortaya çıkmaktadır. Siyasal iktidarın el değiştirmesi ya da gücün başka bir gruba geçmesi halinde, şu an Gülen Hareketine reva görülen uygulamalara başka bir yapı ve oluşumun maruz kalması pekâlâ mümkündür. Zira hukuk güvenliği yoktur ve iki polis, bir savcı ve bir sulh ceza hakimiyle bir yapı, oluşum ve hatta siyasi partinin silahlı örgüt kabulü mümkün hale gelmiştir. Ayrıca, bu uygulamaların hukuki zemini de Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla oluşturulmuştur. Yani, her hukuksuzluğun mazereti ve kılıfı hazırdır.

HER VATANDAŞ TEHLİKE ALTINDADIR!

Şu an iktidara yakın bir cemaatin, vakfın ve derneğin faaliyetlerine katılıp, bu faaliyetlere arkadaşlarını davet eden, çocuklarını bu yapı ve oluşumların okullarına gönderen, bağış ve yardımda bulunan bir kişinin, acaba bu yapı ve oluşumun ileride “terör örgütü” kabul edilmesi ihtimaline binaen, hangi hususlara dikkat etmeli, neleri öngörmeli ve hangi tedbirleri almalıdır?

Bu kişi, dahil olduğu yapının nihai amacının aslında anayasal düzeni ya da Hükümeti ortadan kaldırmak olup olmadığını tespit için hangi hususları araştırmalıdır?

Bu kişi, hiçbir cebir ve şiddet içermeyen yasal faaliyetlerde bulunsa bile, ileride bu yapının mensubu olduğu iddia edilen tanımadığı kişilerce gerçekleştirilen vahim bir eylem sonucu yirmi yıl önceki yasal ve rutin faaliyetleri nedeniyle terör örgütü üyesi olarak yargılanmaması için hangi tedbirleri almalıdır?

Bu kişi, yirmi yıl sonrasını öngörmesi bakımından, çocuğunu göndereceği okulu, katılacağı toplantıları veya para yatıracağı bankayı hangi kritere göre belirlemelidir?

Bu soruların cevabı, hukuk devleti ilkesinde ve bu ilkenin doğal bir neticesi olan “hukuk güvenliği” ve “suç ve cezaların geriye yürümezliği” ilkelerinde mevcuttur. Zira bu ilkeler gereğince; Devletin denetimi ve gözetimi altında faaliyet gösteren bir bankada hesap açmak, bir okula çocuğunu göndermek, bir dernek veya sendikaya üye olmak, ülkede en çok satan gazeteye abone olmak gibi faaliyetler örgütsel kabul edilemeyeceği gibi bunların örgüt üyeliği suçlamasına dayanak yapılması da mümkün değildir. Eğer böyle bir suçlamada bulunulacaksa ve örneğin bankada hesap açtırmak kötü niyetli kabul edilecekse, kişinin bu bankanın bir terör örgütüne ait olduğu ve bu örgüte yardım etmek için hesap açtığı somut delillerle ispatlanmalıdır. Bu faaliyetler, kişi ile bir terör örgütü arasındaki organik bağı değil, sadece bir yapı, oluşum ya da cemaatle ilişki ve bağlantıyı gösterir ve en fazla “cemaatsel faaliyet” kabul edilebilir. Her cemaat üyesinin, terör örgütü üyesi kabulü hukuki olmadığı gibi ahlaki ve insani de değildir.

NE YAPILMALIDIR?

15 Temmuz yargıç ve savcıları beş yıldır sistemli, yaygın ve örgütlü şekilde TCK’nın 77 ve 78. maddelerinde ifadesini bulan “insanlığa karşı suç” işlemektedirler. Suç hanelerini ve hukuk geri geldiğinde alacakları cezaları daha da arttırmamak adına, her hangi bir yasal değişikliğini veya reformu beklemeden, terör mevzuatını düzgün şekilde uygulamalı ve bu konuda Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarını göz önünde bulundurmalıdırlar.

Güncel yargılamalarda şüpheli veya sanık olanlar da; usule ve esasa ilişkin hataları savunmalarında, temyiz dilekçelerinde ve AİHM ve BM başvurularında ısrarla dile getirmelidirler.

Hiçbir yargı düzeni bu kadar hukuksuzluğu sonsuza dek devam ettiremez. Özellikle AİHM ve BM, binlerce kez tekrarlanan hukuksuzluklar tespit için zaman kaybına müsaade etmez ve ilgili devletten bu hukuksuzluğu kaynağında çözmesini ister. Türkiye açısından da, yakın gelecekte olacak budur.

Bu nedenle, sonuna kadar hukuki mücadeleye devam edilmelidir.

DİPNOTLAR:

(1) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/baris-terkoglu-ve-baris-pehlivanin-yeni-kitabi-yargidaki-durumu-ortaya-koyuyor-1795420