BYLOCK İSNADIYLA TUTUKLANAN VE CEZA ALANLAR İÇİN DİLEKÇE ÖRNEĞİ

AİHM’in Akgün/Türkiye kararı bağlamında, salt Bylock kullanma iddiasıyla halen tutuklu olanlar veya ceza alanlar için hazırladığımız dilekçe örneği ile dilekçe Ek’in de sunulmasını tavsiye ettiğimiz Akgün/Türkiye kararına ilişkin AİHM’in resmi basın bildirisine (Türkçe) ve konuyla ilgili kaleme aldığımız makaleye aşağıdaki BAĞLANTILARDAN ulaşabilirsiniz.
.
Faydalı olması dileğiyle.

NOT: Dilekçede sarı ile renklendirilen kısımları kendinize uyarlayınız.

1. ÖRNEK DİLEKÇE
2. AKGÜN/TÜRKİYE KARARINA İLİŞKİN AİHM’İN RESMİ BASIN BİLDİRİSİ
3. “AİHM’İN AKGÜN/TÜRKİYE KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ” İSİMLİ MAKALE

AİHM’İN AKGÜN/TÜRKİYE KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

AİHM’İN AKGÜN/TÜRKİYE KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

I. BAŞVURUCU VE BAŞVURUYA İLİŞKİN BİLGİLER

Başvurucu eski bir polis memurudur ve 19/8/2016’da ihraç edilmiştir. 17/10/2016’da sorgulanmış ve kendisine ait hattan 29635 ID nolu Bylock kullanım iddiasını reddetmiştir. Başvurucunun kırmızı listede olduğu belirtilmiştir. Başvurucu, hakkında verilen tutuklamanın haksız olduğu gerekçesiyle 05/12/2016’da Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru yapmıştır. AYM, 15/12/2017’de başvuruyu dayanaktan yoksun bularak reddetmiş ve Aydın Yavuz ve diğerleri kararına atıf yapmıştır. Başvurucu 11/01/2018’de yapılan üçüncü duruşmada serbest bırakılmıştır. Yargılama aşamasında dosyaya BTK verileri girmiştir. BTK verilerine göre başvurucu, 09/10/2014 ila 28/5/2015 tarihleri arasında 2346 kez Bylock sunucusuna bağlantı yapmıştır. 10/9/2020 tarihi itibarıyla halen Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılaması devam etmektedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Bylock ile ilgili ilk olarak HSYK Genel Kurulu’nun bazı hakim ve savcıların meslekten çıkarılmasına ilişkin kararlarına ve MGK kararlarına atıf, Meclis Soruşturma Komisyonu raporundan da alıntı yapmış ve sonrasında da teknik raporları incelemiştir. Bu kapsamda, ilk olarak MİT tarafından hazırlanan teknik raporu incelemiş ve bu rapordan “MİT tarafından hazırlanan tarihsiz rapor” olarak bahsetmiştir. Sonra, Emniyetin hazırladığı Nisan 2020 tarihli analiz raporu ile Adalet Bakanlığı tarafından temin edilen 10/7/2020 tarihli Adeo IT Consulting Services raporuna değinmiş ve 21/8/2020 tarihli Adalet Bakanlığının temin ettiği “d’IntaForensics” raporundan alıntı yapmıştır.

Bu rapor ve analizlere, tarafların sunduğu raporlar başlığı altında yer vermiş, ancak başvurucu hiçbir şey sunmadığından, alıntı yapılan rapor ve belgeler Hükümetin tek taraflı belgeleri olarak kalmıştır. Bu raporlardan alıntılan yerlerde, Bylock’un Gülen Hareketi mensupları tarafından münhasıran kullanılan bir program olduğu mesajı verilmeye çalışılmıştır. Yine, Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24/4/2017 (E.2015/3 K.2017/3) tarihli kararına değinilmiş, bu kararda özellikle Bylock’un Gülen Hareketi mensuplarınca münhasıran kullanılan bir program olduğu tespitine ve bu bağlamda, 16. Ceza Dairesinin bu sonuca varmasında kullandığı argümanlara geniş şekilde yer verilmiştir. Aynı şekilde, AYM’nin Aydın Yavuz ve diğerleri, M.T. (B. No 2018/10424) ve Ferhat Kara (B. No: 2018/15231) kararlarına değinilip, o karalardan uzun alıntılar yapmıştır. Bu alıntılarla ulaşılmak istenen amaç da, bu programın salt Gülen Hareketi mensuplarınca kullanıldığı mesajını vermektir.

II. KABUL EDİLEBİLİRLİK

AİHM, Hükümetin CMK’nın 141. madde kapsamında yaptığı itirazını reddetmiştir. AİHM, başvurucunun zaten AYM’ye gittiğini ve AYM’nin bu şikayetin yerindeliğini inceleyerek açıkça dayanaktan yoksun bulduğunu hatırlatmış (P.115) ve AYM’nin 141. madde uyarınca tazminat davası açılması gerektiğine ilişkin bir tespit yapmadığına dikkat çekmiştir. AYM’nin ulaştığı sonuç itibariyle de, CMK’nın 141. maddesinin başvurucu bakımından bir başarı şansı sunmadığı ve bu yolun tüketilmesi gerekmediği belirtilmiştir (P. 116).

III. ŞİKÂYETLERİN ESASININ İNCELENMESİ

1. Başvurucunun Bir Suç İşlediğine Dair Makul Şüphenin Yokluğu İddiasıyla İlgili AİHM’in Değerlendirmesi

Başvurucu; F. Gülen’in daha önce beraat ettiğini, Gülen Hareketinin ilk kez 15/7/2016’da şiddet teşkil eden bir eylemle suçlandığını, MGK karalarında FETÖ/PDY tabirinin kullanılmadığını, Bylock kullanım iddiasını reddettiğini, ham verilerin kendisine verilmediğini, hiçbir şüphelinin bu verileri inceleyemediğini, Bylock kullandığı iddia edilen tarihte cemaatin terör örgütü olarak tanınmadığını, dolayısıyla tutukluluğunun suçların ve cezaların kanuniliği ilkesini ihlal ettiğini ve Bylock kullanım iddiasını reddetmekle birlikte, bunun ifade özgürlüğünün bir kullanımı niteliğinde olduğunu ileri sürmüştür.

Hükümet; karşı savunmasında sunduğu raporlara da atıf yaparak, Bylock’un üyeleri arasında gizli iletişimi sağlamak amacıyla münhasıran Gülen Hareketi mensupları tarafından kullanıldığını anlatmaya çalışmış ve ikincillik ilkesinin arkasına sığınarak, AİHM’e; “bunun değerlendirmesini yapmak senin işin değil” demeye çalışmıştır.

Ayrıca Hükümet, Encro Chat programı ile ilgili Avrupa çapında yürütülen operasyonu örnek göstermiş, ancak bu programdaki verilerin ele geçirilmesindeki usulsüzlüklerden dolayı Berlin Bölge Mahkemesi ve İsveç ve Hollanda gibi pek çok ülkede yargı makamlarının bu verilerin yargılamalarda kullanılamayacağına ilişkin kararlarını AİHM’e hatırlatma gereği duymamıştır.

AİHM; objektif 3. bir kişiyi ikna edecek makul şüpheyi ortaya koyan verilerin tutuklama anında hakimin erişiminde olması gerektiğini, şüphenin teyit edilebilir objektif olgu ve bilgilerle desteklenmesi gerektiğini, Selahattin Demirtaş kararına atıfla işlendiği zaman suç olmayan olgu ve eylemlerin aleyhe makul şüphe oluşturamayacağını ve tutuklama kararı verildiği sırada hakimin bilgisi ve erişimi dahilinde olan verilerle alınan kararın gerekçelendirilmesi gerektiğini belirtmiştir (P. 151-158).

AİHM, tutuklama anında makul şüphe ortaya koyan verilerin olup olmadığına ilişkin incelemesini üç aşama da yapmış ve şu sorulara cevap vermiştir;

-Bylock tutuklamaya esas tek delil midir?

-Bylock kullanımı kişinin FETÖ/PDY ile bağlantısını makul şekilde ortaya koymakta mıdır?

-Tutuklamaya karar veren sulh ceza hakimi karar verdiği anda Bylock ile ilgili yeterli bilgiye sahip midir?

AİHM’e göre Bylock kullanım iddiası tutuklamaya esas tek delildir (P. 166).

Mahkeme; başvurucunun örgütlü suçla suçlandığını not edip, münhasıran üyeleri tarafından kullanılmak üzere geliştirilen bir uygulama verilerinin örgütlü suçlarla mücadelede önemli bir araç olabileceğini ve böyle bir delilin kişinin o örgütün üyesi olduğuna dair güçlü bir temel teşkil edebileceğini belirtmiştir. Bununla birlikte, şüpheli aleyhindeki tek delilin elektronik bir delil olması durumunda, hakimin öncelikle bunun delil niteliği hakkında dikkatli değerlendirme yapmasına imkan verecek yeterli bilgiye sahip olması gerekir (P. 167).

AİHM, başvurucunun talep edilmesine rağmen Bylock ile ilgili ilave bir bilgi sunmadığını, Hükümetin farklı rapor ve karalar sunduğunu, ancak tutuklama kararlarından sonraki rapor ve verileri dikkate almadığını belirtmiştir. Yani AİHM; “tutuklulukla ilgili makul şüphe değerlendirmesi yaparken karar anında mevcut olan bilgi ve olgulara bakarım, bu tarihten sonrakileri değerlendirmem” demiştir.

Yine AİHM, Hükmet savunmasında belirtilen; hakimlerin Bylock hakkında yeterli bilgi sahip olduklarına ilişkin argümanını kabul etmediği gibi dosya kapsamı dışındaki verilerin hakimlerce bilindiğinin de kabul edilemeyeceğini belirtmiştir (P. 170).

AİHM, HSYK’nın ihraç karalarında Bylock ile ilgili tespitlere belli bir ağırlık verdiğini belirtmiş fakat bu kararlarda Bylock’un münhasıran FETÖ/PDY üyelerince kullanıldığına dair bir değerlendirmeye yer verilmediğinin de altını çizmiştir. Ayrıca önemli bir hususa vurgu yapmış ve sırf şifreli bir iletişim uygulamasının indirilmesi veya kullanılması ya da gönderilen mesajların gizliliğini koruyacak diğer bir koruma yönteminin kullanılmasının tek başına bu iletişim programının yasadışı veya suç eylemi olduğunu ispat etmeye yetmeyeceğini belirtmiştir. Şifreli iletişim metodunun kullanımının, gönderilen mesajların içeriği, gönderildikleri bağlam ya da buna ilişkin diğer unsurlarla desteklenmesi halinde; kullanıcının bir suç örgütünün üyesi olduğundan şüphelenilebilecek makul bir gerekçenin bulunduğundan bahsedilebilecektir (P. 173).

AİHM’e göre, bu başvuru bağlamında tutuklama kararı veren sulh ceza hakiminin elinde bu programın o tarihte (17/10/2016) münhasıran Gülen Hareketi mensupları tarafından kullanıldığına ilişkin bir bilgi ve veri yoktur (P. 174). Ayrıca, bu başvuruda başvurucuya atılı suçlamaya ilişkin makul şüphe sebepleri tutuklama kararlarında ortaya konamamıştır.

AİHM, ne tutukluluğa itirazı inceleyen mahkemenin, ne de başvurucu hakkındaki şüpheyi haklı kılmak için tutuklanmasından çok sonraki bir işlem olan 6 Haziran 2017 tarihli iddianameye atıfta bulunarak bireysel başvuruyu reddeden AYM’nin makul şüphe bağlamında yeterli bir inceleme yapmadıklarını belirtmiştir (P. 176).

AİHM, başvurucunun FETÖ/PDY üyeliği suçunu işlendiğinden şüphelenilmesinin yegâne temelinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının başvurucunun aktif kullanıcı olduğunu gösteren kırmızı listede olduğuna ilişkin tespiti olduğunun altını çizmiştir. Ancak bu, hangi temelde ve özellikle yetkililerin bu sonuca hangi tarihte ulaştığına yönelik herhangi bir belirti veya açıklama taşımayan teorik bir tespittir. Dolayısıyla anılan belge, üzerine bina edildiği dayanak bilgileri içermemekte ve bu verilerin nasıl tespit edildiğine ilişkin bilgi vermemektedir. Bu itibarla ulusal mahkemeler, hazırlayanı belli olmayan, tek sayfalık, tarihsiz bu yegâne belgeye dayanmıştır (P. 178).

AİHM’e göre bu belge, başvurucunun yasadışı herhangi faaliyetini belirlememekte veya bunu kanıtlamamaktadır. İddia edilen yasadışı faaliyetlerin tarihini veya sıklığını belirtmemekte ya da başvurucunun Bylock kullanıcılığı isnadının onun örgüt üyesi olduğunu nasıl gösterdiğini açıklamamaktadır (P. 180).

Sonuç olarak AİHM, diğer bilgi ve belgenin yokluğunda, başvurucunun Bylock kullandığını belirten bahse konu belgenin başvurucunun kendisine yöneltilen suçu oluşturacak şekilde bu uygulamayı kullandığına tarafsız bir gözlemciyi ikna edebilecek makul şüphenin bulunduğuna işaret edemeyeceğini değerlendirmiştir (P. 181).

AİHM, başvurucunun tutuklandığı anda sulh ceza hakimliğinin elindeki delillerin “makul şüphe” gereğini karşılamadığı ve böylelikle başvurucunun isnat edilen suçu işlemiş olabileceğine tarafsız bir gözlemciyi ikna edemeyeceği sonucuna ulaşmıştır (P. 182).

Dolayısıyla, tutuklandığı zaman başvurucunun bir suç işlediğine dair makul şüphenin mevcut olmaması nedeniyle 5/1 madde ihlal edilmiştir (P. 185).

2. Tutuklamayı Haklı Kılacak İlgili Gerekçenin Yokluğu İddiasıyla İlgili AİHM’in Değerlendirmesi

Tutuklamanın hukukiliği açısından kişinin bir suç işlediğine dair makul nedenlerin mevcudiyeti olmazsa olmaz bir şarttır. AİHM, tutuklama kararındaki makul şüphenin yeterince gerekçelendirilmemesi nedeniyle AİHS’in 5/3 maddesinin ihlaline (P. 191) karar vermiştir.

3. Dosyadaki Gizlilik İddiasıyla İlgili AİHM’in Değerlendirmesi

AİHM, dosyada gizlilik kararı alınıp alınmadığı hususunda başvurucunun ve Hükumetin farklı görüşte olduğuna dikkat çekmiştir (P. 196). Bununla birlikte, AYM kısıtlama kararı varmışçasına ilgili şikâyeti incelediğinden, AİHM de böyle bir kısıtlama kararının varlığını kabul etmiştir (P. 197).

Kimi dosyalarda, haklarındaki suçlamalara ilişkin delil kalemleri hakkında başvurucuların yeterli bilgi sahibi olduğu gerekçesiyle kısıtlama kararlarının tutuklamaya etkili itiraz hakkını ihlal etmediğine karar verilmiştir (P. 200). Ancak mevcut dosya, bu başvurulardan farklı bir nitelik taşımaktadır (P. 201). Zira başvurucu hakkındaki suçlamanın yegâne dayanağı kırmızı listede olduğuna dair savcılık tespiti olmakla birlikte; iddianamenin düzenlenmesine kadar bu delil unsuruna ilişkin hiçbir bilgi veya evrak başvurucuya verilmemiştir (P. 202). Dolayısıyla AİHM, ne başvurucunun ne de avukatının bahse konu tutuklamaya itiraz edebilmeleri için hayati önemde olan bu yegane delil unsurunun içeriği hakkında yeterli bilgiye sahip olamadığı sonucuna ulaşmıştır (P. 204).

Sonuç olarak, dosyadaki gizlilik kararı sebebiyle Sözleşme’nin 5/4. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir (P. 206).

4. Sulh Ceza Hâkimlerinin Bağımsız ve Tarafsız Olmadığı Hususundaki AİHM’in Değerlendirmesi

AİHM, tutuklama kararı veren sulh ceza hâkiminin bağımsız ve tarafsız olmadığı iddiasını daha önce incelediğinden reddetmiştir (P. 207-209).

Milli yargıç Saadet Yüksel, AİHM’in üç aşamalı incelemesine karşı çıkmıştır. Bu muhalefet şerhi muhtemel bir Büyük Daire başvurusuna dönüşecektir ve çok kapsamlı ve dolu hazırlanmışa benzeyen bu muhalefet görüşü ayrıntılı bir incelemeyi gerekli kılmaktadır.

IV. KARAR İLİŞKİN DEĞERLENDİRME

1. Dosyalara Hükümetin Argümanlarını Çürüten Rapor ve Uzman Görüşleri Sunulmalıdır

Başvurucu tarafından hiçbir rapor sunulmamasına ya da açık kaynaklardan paylaşılan raporlara atıfta bulunmamasına ve hükümet tarafından MİT Teknik Raporu dahil sunulan 4 ayrı raporu incelemesine rağmen, AİHM’in bu sonuca ulaşması, sonraki başvurular açısından da umut vericidir. Zira Hükümet, aynı raporları bütün başvurulara sunmuş ve sunmaya da devam etmektedir.

AİHM mevcut dosyada, Hükümetin sunduğu rapor ve kararların başvurucunun tutuklanmasında sonraki tarihlere ilişkin olduğu için başvurucu bakımından değerlendirmeye konu edilemediğini ve hakimlerin Bylock konusunda yeterli bilgi sahibi olmadıklarını belirtse de, burada akla, yakın tarihlerde salt Bylock nedeniyle tutuklananlar açısından, AİHM’in hakimlerin Bylock ile ilgili dosyalarda içerik olmasa da yeterli bilgiye sahip olduklarını kabul edip etmeyeceği sorusu gelmektedir. Böyle bir kabulün önüne geçilebilmesi adına, AİHM kararında alıntı yapılan rapor ve analizlerin aksini ortaya koyan bilirkişi raporları ve uzman görüşlerinin dosyalara konulması önem arz etmektedir.

Aynı şekilde AİHM, ulusal hakime sunulan bilgilerin söz konusu haberleşme siteminin münhasıran örgüt üyeleri tarafından kullanılmak üzere kullanıma sunulduğu konusunda spesifik nitelikte olması gerektiğini, bu başvuruda bu hususun bir eksiklik olduğunu, yani bu şartın karşılanmadığını belirtse de, sonraki başvurularda ve yakın tarihlerde verilen Bylock’a dayalı tutuklama kararlarında, Hükümetin sunduğu raporlar ve kararlardaki Bylock’un münhasıran Gülen Hareketi mensuplarınca kullanıldığı argümanını çürütecek rapor/ların temin edilerek AİHM’e sunulmasında zaruret vardır. Zira AİHM, Hükümet tarafından sunulan raporları ayrıntılı inceleyip atıfta bulunmuştur ve Hükümetin tezlerinin aynı nitelikteki rapor ve uzman görüşleriyle çürütülmesi gerekir. Bunu sağlayacak çok sayıda bilgi ve belge mevcuttur. Mevcut dosyada başvurucu tarafından hiçbir rapor ve görüşün dosyaya sunulmaması başvuruyla ilgili önemli bir eksiktir.

2. Şifreli Haberleşme Uygulaması İndirmek ve Kullanmak Tek Başına Suç Unsuru Oluşturmaz

Karardaki en dikkat çekici tespitlerden birisi, şifreli bir iletişim uygulamasının indirilmesinin, kullanılmasının ya da gönderilen mesajların gizliliğini koruyucu başka bir yönteme başvurulmasının, tek başına bu uygulamanın hukuka aykırı veya suç unsuru olduğunu ortaya koyamayacağıdır. AİHM bu kararında, haberleşmenin gizli olmasının ve bunu sağlamaya yönelik çabaların suç ya da suç unsuru kabul edilemeyeceğini vurgulamıştır. Zira AİHS ve Türk Anayasa ve hatta Ceza Kanunu haberleşmenin gizli yapılmasını teminat altına almaktadır. Burada, AYM’nin Adnan Şen kararındaki; “Bylock kullanmak suç değildir, ancak silah örgüt üyeliğinin delilidir” yorumunun yersizliği akla gelmektedir.

3. Şifreli Bir Haberleşme Uygulaması Tek Başına Tutuklama Nedeni Kabul Edilemez

AİHM’e göre, şifreli bir iletişim metodunun kullanımı hiçbir şekilde tek başına tutuklama nedeni kabul edilemez. Bunun için bazı şartlar bulunmalıdır. Zira öncelikle gönderilen mesaj içeriklerinin tespiti ve bu içeriklerin kullanıcının bir suç örgütünün üyesi olduğuna dair makul şüphe oluşturacak nitelikte olması gerekir. Dolayısıyla, sosyal ya da ailevi ilişkilerden kaynaklı gündelik yazışmaların veya dini motivasyon içerikli yazışmaların tutuklama nedeni olamayacağı açıktır. Bu durumda, sadece Bylock iddiasına dayalı tutuklananların neredeyse tamamında AİHM’in aynı sonuca ulaşacağını öngörmek mümkündür.

Burada akla, Bylock içeriklerinin olması, içerik olmasa bile başvurucu aleyhine tanık/lar beyanının bulunması ya da kriter kabul edilen ve yasal ve meşru faaliyetler olan dernek, sendika üyeliği, gazete, dergi aboneliği, okula çocuk gönderme gibi iddiaların varlığı halinde, AİHM’in bunları tutuklama için “makul şüphe” sebebi kabul edip etmeyeceği gelebilir. AİHM’in bu ve bundan önceki kararlarından böyle bir sonucun çıkmayacağı düşünülmektedir. Zira mesaj içeriklerinin ve yasal ve meşru faaliyetlerin örgütsel nitelikte ve dolayısıyla örgüt üyeliğinin delili olarak kabulü mümkün değildir.

Şöyle ki; Silahlı örgütlerin amacı; Anayasayı, Hükümeti, TBMM’yi ortadan kaldırmak veya devletin birliğini bozmaktır ve bu amaçları gerçekleştirmeye yönelik olmayan faaliyetler örgütsel kabul edilemez. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, silahlı örgütlerde örgütsel faaliyet kavramını; “örgütsel faaliyetler illegaldir ve örgüt mensubunu, son aşama olan silahlı eylemlere hazırlayan faaliyetler” olarak tanımlamıştır (CGK, 07/11/1994, 1994/9-229 E., 1994/275 K.). Kısaca, örgütsel faaliyet; terör örgütünün nihai amacına katkı sağlayan illegal faaliyetlerdir.

Yargı mercileri tarafından, Gülen Hareketinin nihai amacı anayasal düzeni değiştirmek ve hükümeti ortadan kaldırmak (darbe teşebbüsü) olarak kabul edilmiştir. Failin, örgütün gayesini benimsemiş olup olmadığı onun iç alemini ilgilendiren bir husustur. Bu durumun kanıtlanması, ancak iradenin dış âleme yansıması olan hareketleri, bunu bilen tanık anlatımı ya da aynı kanaati verebilecek diğer kanıtlarla mümkündür. Başka bir deyişle, sanığın örgütün “nihai amacını” benimsediğini açığa çıkaracak nitelikte hareketleri saptanmalıdır.

Belli amaçları (darbe teşebbüsünü) silahlı olarak gerçekleştirmeyi “özel kast” ile bilerek ve isteyerek kabul etmek örgüt üyeliğinin unsurunu oluşturur ve herhangi bir duraksamaya yer vermeyecek şekilde, failin bu kastının dosyadaki kanıtlarla hukuken belirgin olması gerekir. Örneğin, kendisi de ceza tehdidi altında olan gizli tanık ve itirafçı beyanları, sanığın örgütün nihai amacını bildiğini şüpheye yer vermeyecek şekilde ve başka somut delillerle ispatlandığı takdirde hükme esas alınabilir. Bu hususun hukuktaki adı “suçun manevi unsurudur” ve bu unsur gerçekleşmeden kimseye ceza verilemez. Ayrıca, bu faaliyetlerin örgütsel kabul edilebilmesi; gerçekleştirildikleri dönemde başvurucunun mensubu olduğu yapının silahlı örgüt olduğuna ilişkin bir yargı kararının varlığına bağlıdır.

Mevcut yargılamalarda böyle bir karar suç kabul edilen yasal ve meşru faaliyetlerden yıllar sonra verilmiştir. Yani, terör örgütü kabul edilmediği dönemde Gülen Hareketi silahlı örgüt, başvurucular da bu örgütün üyesi kabul edilmiştir. Yine ısrarla görmezden gelinen bu kavramın hukuktaki adı da “suç ve cezaların geriye yürümezliğidir.”

Güncel yargılamaların neredeyse tamamında başvurucuların darbe teşebbüsünü bildikleri ve gerçekleşmesini istedikleri ortaya konulmadığına göre acaba tanık ifadeleri ve kriter adı verilen diğer yasal ve meşru faaliyetler ne anlama gelmektedir? Bunlar, başvurucuların örgütsel bir faaliyetini değil, en fazla bir cemaatle olan bağlarını gösterebilir ve böyle bir bağlantı ya da irtibat kişiyi kesinlikle silahlı örgüt üyesi yapmaz. Yapabilmesi; örgüt kabul edilen yapıya bu kişinin suç işlemek amacıyla girdiğinin ve örgütün nihai amacını bildiğinin (suçun manevi unsuru) ispatına bağlıdır. ​

AİHM’in Bylock içeriğinin olmasının tutuklama için “makul şüphe” ve suç delili olarak kabul edilebileceği şeklindeki (P. 174) bir yorum, AİHM içtihatlarıyla da bağdaşmamaktadır. Zira AİHM, gerçekleştirildiği dönemdeki yasal ve meşru ya da bir hak veya özgürlüğün kullanımı niteliğindeki faaliyetlerin suç olarak cezalandırılmasını haklı görmemektedir (Kandjov/Bulgaristan, no. 68294/01, § 57, 06/11/2008; Mammadli/Azerbaycan, no. 47145/14, § 52, 19/4/2018; Ragıp Zarakolu/Türkiye, no. 15064/12, §§ 40, 41, 15/9/2020).

Dolayısıyla, kişilerin Bylock yoluyla yapılan paylaşımların ya da tanık beyanları veya diğer kriter kabul edilen hususların suç oluşturmayan ve Anayasa ve AİHS’te düzenlenen bir hakkın kullanımı niteliğinde, örneğin dini sohbet veya piknik için bir yerde buluşulmasına ya da dini nitelikteki metinlerin paylaşılmasına ilişkin olması halinde, bu içerik ya da anlatımların örgüt üyeliğinin delili olarak kabulü halinde AİHM’in ihlal kararı vereceği açıktır.

Bu içerik, anlatım ve kriterler, ancak silahlı örgüt kabul edilen yapının nihai amacını (darbe teşebbüsü) gerçekleştirmeye yönelik olması (yaralama, öldürme, bombalama vb.) ve yasaya uygun olarak elde edilmeleri halinde delil olabilir.

4. AİHM’in Adil Yargılanma ve Özel Yaşam Hakkının İhlaliyle İlgili Bir Tespitte Bulunmaması Dosyaları İnceleme Tekniğinden Kaynaklanmaktadır

Bu kararda Bylock’un hukuka aykırı ele geçirildiği hususunda tespitte bulunulmamasının, AİHM’in inceleme tekniğinden kaynaklandığı ve bu hususu kesinleşmiş mahkûmiyet kararına karşı yapılan başvurularda inceleyeceği düşünülmektedir. Zira mevcut kararda, başvurucunun şikâyetlerini; tutuklanmasını gerektirecek makul bir şüphenin bulunmadığı ve tutuklama kararında bu tedbiri haklı kılacak gerekçenin sunulmadığı noktaları üzerine yoğunlaştırdığı (par. 118) ve dolayısıyla başvurucunun; “Bylock hukuka aykırı elde edilmiştir, CMK hükümlerine uyulmamıştır veya özel yaşam hakkı ihlal edilmiştir” gibi bir iddia dile getirmediği anlaşılmaktadır. Bu nedenle, AİHM’in bu konuya girmemesi doğal karşılanmalıdır. Bylock verilerinin hukukiliği incelenmediği için de, AİHM’in Bylock delilini hukuka uygun kabul ettiğini söylemek doğru olmayacaktır.

Bylock’un hukuka aykırı delil oluşturup oluşturmadığı hususunda, Yalçınkaya/Türkiye (No. 15669/20) başvurusunda adil yargılanma hakkı altında Hükumetin savunma yapması istenmiştir ve bu konu bu başvuruda verilecek karar da açıklığa kavuşacaktır.

Yine somut olayda, Bylock iddiası ile tutuklanan başvurucunun özgürlüğünün haksız şekilde kısıtlandığı tespit edilmiştir. Bu tespit, kesinleşmiş mahkûmiyet kararına karşı yapılmış adil yargılanma hakkı kapsamındaki bir olayla ilgili değildir. Ancak, bu kararın adil yargılanma ve hatta özel hayatın (iletişimin) gizliliğinin ihlali başvuruları açısından da umut verici olduğunu söylemek mümkündür.

Zira yerleşik AİHM içtihatları dikkate alındığında, kişilerin makul şüphe oluşturacak, yani objektif üçüncü kişiyi ikna edebilecek delille tutuklanması mümkündür. Ancak mahkûmiyet için bunun çok ötesinde, kişinin kesin olarak suçlu olduğunu saptamaya yarayacak kesin delillerin bulunması gerekir. Dolayısıyla, tutuklama için yeterli olmayan bir husus, mahkûmiyet için hiçbir şekilde yeterli olmayacaktır. Yani bir kişinin tutuklanması bakımından yeterli görülmeyen Bylock kullanıcılığı iddiasına dayanılarak kişinin cezalandırılması durumunda, AİHM tarafından adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verileceği izahtan varestedir.

Zaten AİHM, Yalçınkaya ve sonraki beş ayrı başvuruda Bylock’un hukukiliği, ele geçiriliş tarzı ve güvenilirliği hakkında hükümete çok sayıda ve ayrıntılı soru yöneltmiştir. Benzer nitelikteki bir kararın yakında adil yargılanma hakkının ve özel hayatın gizliliğinin ihlali açısından da çıkması kuvvetle muhtemeldir.

AİHM, AYM’nin klasik, kopyala yapıştır tarzındaki “iddianamede Bylock varsa sorun yok” yaklaşımını da eleştirmektedir. Bu da uzun vadede ve belki de yakın gelecekte, AYM’nin Bylock nedeniyle tutuklamalar açısından etkin iç hukuk yolu olmaktan çıkabileceği ihtimalini güçlendirmektedir.

SONUÇ

Akgün/Türkiye kararı AİHM tarafından verilmiş önemli bir karardır. Bu karardan hareketle, AİHM’in gelecek başvurularda farklı açılımlar yapabileceği öngörülmektedir Bu bağlamında, özellikle Hükümetin Bylock’la ilgili bu başvuru kapsamında sunduğu ve AİHM tarafından alıntı yapılan hususlara cevap olacak detaylı bir bilirkişi raporu/uzman görüşü alınarak dosyalara sunulmasında fayda vardır. Bu suretle AİHM’in aleyhe açılım yapmasının önü alınmış olacaktır.

AİHM’İN ERDAL TERCAN KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

AİHM’İN ERDAL TERCAN KARARININ DEĞERLENDİRİLMESİ

1. Genel Olarak

AİHM; suçüstü hali var denilerek ve 6216 sayılı Kanun’un AYM üyelerine sağladığı yargısal güvenceler gözardı edilerek 16 Temmuz 2016 tarihinde gözaltına alıp tutuklanan Anayasa Mahkemesi Üyesi Erdal Tercan’ın özgürlük ve güvenlik hakkının (AHİS m.5) ve gerekli usullere uyulmadan evinde yapılan arama nedeniyle de özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının (AİHS m.8) ihlaline karar vermiştir (Başvuru No: 6158/18, 29/06/2021)

2. Özgürlük ve Güvenlik Hakkının İhlaline İlişkin Tespitler

Tercan/Türkiye kararı, tutuklama yönüyle iki yıl önce verilen Alparslan Altan/Türkiye kararının bir tekrarı gibi görünse de, özellikle suçüstü halinin ulusal mahkemelerce yorumu konusunda daha ayrıntılı değerlendirmeler içermektedir. Karar da şu hususlara yer verilmiştir;

Silahlı örgüt üyeliğinde, kişinin yakalama anının suçüstü hali kabul edileceğine ilişkin uygulama darbe teşebbüsünden ve başvurucunun tutuklanmasından sonra geliştirilmiştir (§ 134). Sonraki tarihli bu yorumun önceki olaylara uygulanabilmesi, ancak suçüstü halinin olağan tanımıyla uyumlu ve kişilerce öngörülebilir olmasına bağlıdır (§ 135). Suçüstü hali; suçun işlenmekte veya biraz önce işlendiğini göstermesine rağmen, silahlı örgüt üyeliğinde böyle bir şart aranmadan kişinin yakalandığı anda bu halin var kabul edilmesi, bu kavramın aşırıya kaçan bir yorumudur (§ 136).

Ayrıca, böyle bir yorum makul da değildir. Zira bu sayede yetkililer, işlenmekte veya henüz işlenmiş bir suçun varlığını ispata gerek duymadan yargı mensuplarının sahip oldukları güvenceleri etkisiz hale getirebilirler (§ 138). Yargı mensuplarına tanınan güvenceler, onların şahsi menfaatlerini korumak için değil, bağımsız şekilde çalışabilmeleri için gereklidir. Yine, bu uygulama hem yargısal güvenceleri etkisiz kılması, hem de OHAL’in ötesine geçen sonuçlara yol açması nedeniyle hukuki güvenlik açısından da sorunludur (§ 139).

Aynı şekilde, suçüstü haliyle ilgili yapılan bu aşırı yorumun yalnızca yargı mensuplarını değil, örneğin milletvekilleri gibi yargıyla benzer güvencelere sahip insanları da etkileyebilecektir (§ 140) ve silahlı örgüt üyesi olduğuna ilişkin delil bulunduğu ileri sürülen bir milletvekili dahi suçüstü gerekçesiyle kendisine tanının güvencelerden faydalanamayabilir (§ 140).

Sahip oldukları özgürlük ve güvenlik hakkının korumasından yoksun bırakılmaları halinde, hâkimlerin hukukun üstünlüğünü yerine getireceklerine veya bu ilkeleri hayata geçireceklerine inanmak bir hayalden ibaret olacaktır  (§ 141).

Sonuç olarak; Tercan hukuka uygun biçimde tutuklanmamış ve Sözleşme’nin 5/1. maddesi ihlal edilmiştir (§§ 142 ve 143).

Tercan’ın başvurusunu reddeden AYM, tutuklanmasına ilişkin kararda yer verilmeyen delilleri de gerekçe yapmış (§ 155), ancak bu deliller ilk tutukluluk kararından çok daha sonra dosyaya girmiştir (§ 156). Gözaltına alınma ve ilk tutuklanma anında başvurucunun suç işlediğine dair makul bir şüphe bulunmadığından, bu başlık altında da ihlal kararı verilmiştir (§§ 165, 166).

Ayrıca, başvurucunun tutukluluğunun devam ettirilmesini haklı kılacak gerekçeler yargı kararlarında gösterilmemiş (§ 188), tutuklama dışındaki koruma tedbirlerinin yetersiz kalacağı şeklindeki soyut ifadeler ile tutuklamaya alternatif tedbirler uygulanmamış (§ 185) ve iddianame tarihi itibariyle 10 aydan fazladır tutuklu olan başvurucunun, soruşturma aşamasında zaten toplandığı anlaşılan delillere nasıl müdahale edebileceği tutukluluğun devamına hükmeden Yargıtay tarafından da açıklanamamıştır (§ 184).

Özellikle suçüstü yorumunun hatalı görülmesi dikkate alındığında, bu kararın yalnızca tutuklamaya ilişkin bir ihlal tespiti şeklinde değerlendirmek çok sığ ve insan hakları müktesebatına uzak bir yaklaşım olacaktır. AİHM’in dediği özetle şudur; yargı makamlarının suçüstü kabulü aşırı, öngörülemez ve yanlıştır. Bu kabulle kişilere tanınan usulü güvencelerin ortadan kaldırılması mümkün değildir.

Bu suçüstü kabulüyle tutuklamaya ve aramaya ilişkin olağan usuller askıya alınırsa; kişilerin özgürlük ve güvenlik hakkı ile özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı ihlal edilir. Suçüstü bahanesiyle soruşturma ve kovuşturma izni gibi olağan usuller çiğnenerek kişiler hakkında dava açılması, delil toplanması ve mahkûmiyet hükmü kurulması durumunda başlangıcı sakat olan yargılamanın tamamı da adil olmaktan çıkar. Yine, bu usuller arkadan dolanılarak bir kişi hakkında soruşturma açılması ve kişinin bu usulsüz soruşturma baskısıyla itirafçı olması durumunda, bu ifadeler yargılamada kullanılamaz. Zira bunlar artık yasak delil haline gelmiştir.

3. Özel Hayat ve Aile Hayatına Saygı Hakkının İhlaline İlişkin Tespitler

Kararın en önemli ve yeni kısmı, hiç şüphesiz özel hayat ve aile hayatına saygı hakkına ilişkindir. Zira AYM, başvurucuların eşyalarının aranması ve mal varlığı değerlerine el konulmasına ilişkin kararların hukuka uygun olup olmadığının, CMK’nın 141. maddesi kapsamında açılacak davada incelenebileceğini belirterek, 141. madde kapsamında dava açılmadan yapılan başvuruları “başvuru yollarının tüketilmemesi” nedeniyle kabul edilemez bulmaktadır. 

Hükumet, bu başvuruda da gerçekleştirilen aramanın hukuksuz olduğuna ilişkin iddiayla ilgili Tercan’ın CMK’nın 141/1 (i) maddesi kapsamında dava açmadığını belirterek itiraz etmiştir (§ 190). AİHM ise madde metninde “ölçüsüz aramadan” bahsedildiğine dikkat çekerek, belirtilen düzenlemenin “aramaların hukukiliğini” de kapsadığını söyleyebilmek için bu hususta verilmiş mahkeme kararlarının bulunması gerektiğini belirtmiştir (§ 192). Ancak Hükümet, 141. maddenin “aramaların hukukiliği” ile ilgili şikâyetlere de uygulandığına ilişkin herhangi bir emsal içtihat sunamamış ve dolayısıyla da bu yolun pratikte etkili olduğunu kanıtlayamamıştır. Bu nedenle AİHM, bu yolun tüketilmesine gerek olmadığı sonucuna varmıştır (§§ 193-195). 

Yani, ilk defa bu kadar açık ve net bir şekilde CMK’nın 141. maddesinin “aramaların hukuksuz gerçekleştirildiği” şikayetleri açısından etkisiz ve tüketilmesi gerekmeyen bir yol olduğuna karar verilmiştir. AİHM, 6216 sayılı AYM Kanunu’nun 17/3 maddesi gereğince AYM Genel Kurulunun verdiği bir karar olmadan aramanın yapıldığını, suçüstü haline dayanılmasının makul olmadığını ve AİHS’in 8/2. maddesi anlamında öngörülemez olduğunu tespit etmiş (§§ 200, 201) ve aramanın yasal temelinin olmaması nedeniyle başvurucunun 8. madde kapsamında düzenlenen özel hayata ve aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir (§ 202). 

Tercan/Türkiye kararındaki gerekçeler göz önüne alındığında, suçüstü bahanesiyle aramaya ilişkin usullere uyulmayan hâkim ve savcılar ile diğer kamu görevlileri bakımından da ihlal kararları verileceği anlaşılmaktadır. 

Bu kararın diğer bir önemli sonucu da, bu aramalar sırasında elde edilen tüm delillerin (dijital materyaller vs.) hukuka aykırı hale geleceğidir. Yani bunların yargılamalarda kişiler aleyhinde kullanılması, 8. maddeye ek olarak adil yargılanma hakkının ihlaline de yol açacaktır. 

Aynı şekilde, yargı mensupları dışındaki kişilerle ilgili de, CMK’nın 116 ve devamı maddelerine aykırı yapılan “aramalar” için yapılan başvurularda, AİHM’in CMK’nın 141. maddesi kapsamında dava açılmasının aranmayacağı, yani bu yolun tüketilmesinin istemeyeceği düşünülmektedir. Örneğin, 27/7/2016 tarihinde yürürlüğe giren 668. sayılı KHK ile CMK’da yapılan değişiklikten önce dijital materyallerde yapılacak aramalarda imaj alma işleminin aramadan önce yapılması zorunludur. Bu kurala uyulmadan gerçekleştirilen aramalar nedeniyle ilgililerin özel yaşama saygı hakları ihlal edildiği gibi bu aramalarda elde edilen deliller hukuka aykırı hale geldiğinden yargılamada kullanılmaz. Kullanılması halinde de ilgililerin adil yargılanma hakları ihlal edilir.

AİHS’in 5 ve 8. maddelerinin ihlaline ilişkin karar oybirliği ile alınırken, milli hâkim Saadet Yüksel ve bir başka hâkim manevi tazminat miktarının yüksekliğine (20.000 Euro) itiraz etmişlerdir.

YARGITAY: BALYOZ KUMPAS DEĞİL, DÖRT DÖRTLÜK DARBE PLANIDIR!

YARGITAY: BALYOZ KUMPAS DEĞİL, DÖRT DÖRTLÜK DARBE PLANIDIR!

Bu yazıda; kamuoyunda “Balyoz davası” olarak bilinen dosyanın yargılama aşamalarına ve Yargıtay 16. Ceza Dairesinin son verdiği kararın (1) değerlendirmesine yer verilmiştir.

I. BALYOZ DAVASI İLE İLGİLİ YARGILAMA SÜRECİ

2010 ve 2011 tarihlerinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen üç ayrı iddianameyle toplam 367 sanık hakkında 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 147 ve 61. maddeleri kapsamında Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten men etmeye teşebbüs suçundan dava açılmış ve açılan bu davalar daha sonra tek bir dosyada birleştirilmiştir.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince 21/9/2012 tarihinde 36 sanık hakkında beraat, 325 sanık hakkında da 765 sayılı TCK’nın 147 ve 61. maddeleri gereğince mahkumiyet kararı verilmiştir. Hükmün temyizi üzerine, Yargıtay 9. Ceza Dairesi 09/10/2013 tarihinde verdiği kararla; 36 sanık hakkında verilen beraat kararını onamış, 237 sanık hakkında verilen mahkûmiyet kararını düzeltilerek onamış, 88 sanık hakkındaki mahkumiyet kararını ise; 25 sanığın beraat etmesi, 63 sanığın da eylemlerinin gizli ittifak suçu kapsamında kalması ve soruşturma başlamadan önce ittifaktan çekilmeleri nedeniyle 5237 sayılı TCK’nın 316/2. maddesi gereğince haklarında ceza verilmesine yer olmadığına kararı verilmesi gerektiğini belirterek bozmuştur.(2)

9. Ceza Dairesinin bozma kararına uyan yerel mahkeme, 88 sanık hakkında beraat kararı vermiş ve bu kişilerle ilgili hüküm kesinleşmiştir.

9. Ceza Dairesinin düzeltilerek onama kararı verdiği sanıklar ise Anayasa Mahkemesine (AYM) bireysel başvuruda bulunmuşlardır. AYM, 18/6/2014 tarihli kararı ile başvurucuların adil yargılanma haklarının üç sebepten ihlaline karar vermiştir:(3)

1. Önemli ölçüde dijital verilere dayanan ilk derece mahkemesi kararının gerekçesi yeterli olmadığından, “gerekçeli karar hakkı” ihlal edilmiştir.

2. Dijital delillerle ilgili olarak sanıklar tarafından sunulan raporların hiçbirine itibar edilmezken, Cumhuriyet Başsavcılığınca alınan raporların tümüne itibar edilmesi “silahların eşitliği” ilkesine aykırıdır.

3. Sanıkların dinlenilmesini istediği tanıklar Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’ın dinlenme taleplerinin reddedilmesi “çelişmeli yargılama ilkesine” ve “savunma tanıklarının davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanması hakkına” aykırıdır.

Anayasa Mahkemesinin ihlal kararı üzerine 19/6/2014 tarihinde yargılanmanın yenilenmesine, yeniden yapılan yargılama sonucunda da, İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sanıklar hakkındaki mahkumiyet hükümlerinin iptaline ve tüm sanıkların delil yetersizliğinden beraatine karar verilmiştir. Beraat gerekçesinde; dijital delillerin sahte olduğu yönünde kuvvetli şüphe bulunduğu, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesi gereğince dijital delillerin hükme esas alınamayacağı ve mahkûmiyete yeterli delilin bulunmadığı belirtilmiştir. Ancak, Cumhuriyet savcısı 7 sanık hakkında verilen beraat kararını temyiz etmiş, diğer sanıklar hakkında verilen beraat kararı ise temyiz edilmeyerek kesinleşmiştir.

16. Ceza Dairesi, 14/6/2021 tarihin de verdiği kararla 7 sanık hakkındaki beraat kararını bozmuş ve bozma gerekçesinde; sanıkların eylemlerinin “suç için anlaşma suçu” kapsamında kaldığını ve haklarında TCK’nın 316. maddesi gereğince mahkumiyet hükmü kurulması gerektiğini belirtmiştir.

II. 16. CEZA DAİRESİNİN BOZMA KARARINDA YAPTIĞI TESPİTLER

1. AYM ve AİHM Kararları Yasama, Yürütme ve Yargı Organlarını Bağlar

“…Anayasanın 90/5 maddesi sarahatine göre AIHS, iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır ve kanunlarla uyuşmazlık halinde uygulanma önceliği bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi sözleşme hükümlerini “destek norm” olarak kabul etmektedir. AIHM ise sözleşmeyi, “yasa sözleşme” olarak vasıflandırmakta, üye devletlerin sözleşmeye uygun hukuki düzenleme yapma ve AIHM içtihatlarına uyma mecburiyetlerini vurgulamaktadır. Esasen Sözleşme’nin “Kararların bağlayıcılığı ve infazı” kenar başlıklı 46/1. maddesine göre; Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara uymak mecburiyetindedirler.”

“…Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay Başvurusu ile ilgili olarak 15.03.2018 tarih 2018/3007 sayılı kararında, ilgili AIHM ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu (28/04/2015 tarihli ve E.2013/9-464, K.2015/132) kararlarına da atıfta bulunarak, AIHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı, ikincillik niteliği, inceleme yetki ve sınırları hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur. Anılan kararın ilgili bölümleri şöyledir; “…Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır.”

2. AYM, Bireysel Başvurularda Olağan Kanun Yolunda Gözetilmesi Gereken Hususları İnceleyemez ve Yerindelik Denetimi Yapamaz

“…Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da ifade edildiği üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olmadıkça hukuk kurallarının uygulanması ve yorumlanması ile delillerin takdiri ve değerlendirilmesi derece mahkemelerine aittir.

Ancak temel hak ve özgürlüklere müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerinin Anayasa’daki güvencelere etkisini nihai olarak değerlendirecek merci Anayasa Mahkemesidir. Bu itibarla Anayasa’da öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme “kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi” veya “yerindelik denetimi” olarak nitelendirilemez.

Bu durumda (iç) hukukun yanlış yorumlandığını, delillerin yanlış değerlendirildiğini ve uyuşmazlık sonucunun adil olmadığını ileri süren başvurular kural olarak AİHM/(AYM) tarafından, “kanun yolu şikâyeti“ olarak görüldüğünden kabul edilemez bulunmaktadır.

Bunun istisnası, keyfi uygulama veya bariz kanuna aykırılık halleridir. AİHM ve AYM kararlarında anayasa ve sözleşmede tanınan bir hakkın ihlali ile sonuçlanan hukuka aykırılıklar kanun yolu şikâyeti olarak nitelendirilmemektedir.”

3. AYM’nin “Kesinleşmiş” Hükümler Yönünden Yapılan Bireysel Başvurularda Delil Takdirine Girmesi Mümkün Olduğundan, Balyoz Dosyasındaki Delilleri Değerlendirebilir

“…Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AYM’nin delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (CMK 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Aslolanın haksız-ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine “hukuk düzeninin tekliği“ ilkesi de müsaade etmez.”

III-IDDIA MAKAMINCA IKAME OLUNAN VE ILK DERECE MAHKEMESINCE DURUSMADA TARTISILAN BELIRLEYICI DELILLER:

1) İlk Derece Mahkemesinin hükme esas aldığı, bir gazeteci tarafından Cumhuriyet savcılığına teslim edilen 11, 16 ve 17 nolu CD’ler ile Gölcük Donanma Komutanlığında bulunan 5 nolu harddisk ve Eskişehir’de bir sanığın evinde bulunan flash bellekte yer alan dijital dokümanlar.”

4. AYM, 2012 Tarihli Yerel Mahkeme Kararına Esas Teşkil Eden Delillerin Niteliğiyle İlgili Bir Değerlendirme Yapmamış, Ancak Dijital Delillerin Güvenilirliğine İlişkin Yeterli Gerekçe Bulunmamasını “Gerekçeli Karar Hakkının”, Bazı Kişilerin Tanık Olarak Dinlenmesi Taleplerinin Reddini de “Çelişmeli Yargılama İlkesinin” İhlali Saymıştır.

“…Görüldüğü gibi, AYM ilk hükme esas alınan dijital delillerin niteliği ile ilgili bir değerlendirme yapmamış ve fakat dijital dokümanların güvenilirliğine ilişkin savunmanın ileri sürdüğü iddialarla ilgili olarak İlk Derece Mahkemesince verilen kararın gerekçesinin, adalet gereksinimini giderecek ölçü ve nitelikte, yeterli ve makul olarak değerlendirilemeyeceğine işaret etmiş, belirleyici özelliği dikkate alındığında aleni bir duruşmada ve sanıkların huzurunda ortaya konulması gerektiği gözetilmeden dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın tanık olarak dinlenmeleri taleplerinin reddinin, yargılamanın bütünü yönünden “çelişmeli yargılama ilkesine” ve “savunma tanıklarının davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanması hakkına” uygun olmaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini tespit etmiştir.”

5. Yerel Mahkemenin 2015’te Verdiği Beraat Kararı AYM’nin İhlal Gerekçelerini Karşılamamaktadır

“…Yeniden yargılama yaparak inceleme konusu hükmü veren mahkeme ise anılan dijital delillerin hiç birinin güvenilir ve bu nedenle hükme esas alınabilir olmadığını değerlendirmiş, tanık dinleme gereğine ise hiç tevessül etmemiştir.

6. Beraat Kararı Veren Yerel Mahkemenin Dijital Delilleri Toptan Reddetmesi İsabetli Değildir. Dijital Delillerin AYM Kararı Doğrultusunda Denetlenmesi Gerekir

“…Senaryonun devamına ilişkin, ORAJ, ÇARSAF, SAKAL, SUGA gibi faaliyetleri içerdiği iddia olunan 11, 16, 17 nolu CD’ler ile Gölcük Donanma Komutanlığında bulunan 5 nolu hard-disk ve Eskişehir’de sanık Hakan Büyük’ün evinde yapılan aramada bulunan flash bellek üzerinde yaptırılan bilirkişi incelemeleri ve alınan raporlara göre bu dijital verilerdeki çelişki ve yanlışlıklar nedeniyle verilerin hukuka aykırı olarak üretilmesi veya değiştirilmesi ihtimallerinin bulunduğu elbette denetlenmelidir. Söz konusu dokümanların, AYM’nin kararı çerçevesinde denetlenmesi cihetine gidilmeden kategorik olarak delil değeri taşımadıkları yönündeki kabulde isabet bulunmamaktadır.”

7. Beraat Kararı Veren Yerel Mahkemenin Tanıklar Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’ı Dinlemesi Gerekirdi

“…Keza diğer taraftan Genel Kurmay Başkanlığının 14 Nisan 2010 tarihli yazısına göre, 1’ inci Ordu Plan Seminerinin 2003 yılı Gözlemci raporu dosyaya gönderilmiş ve raporda gözlemci heyetinin kimlerden olduğu, seminere kimlerin katıldığı, yapılan sunumlarının ve tespit edilen önemli unsurların neler olduğu, sonuç ve teklifler bölümüyle sonlandırıldığı 26 Mart 2003 tarihinde Genel Kurmay 2. Başkanı tarafından hukukçulara incelettikten ve ilgili birimlerin görüşü alındıktan sonra Genel Kurmay Başkanına arz edildiği ve onaylandığının anlaşılması karsısında, anılan tanıkların beyanlarının belirleyici delil niteliğinde olup olmadığı da tartışmaya açıktır. Bu nenenle yerel mahkemenin, mümkün olduğu takdirde adları zikredilen tanıkları dinlemesine de bir engel yoktur.”

8. Soruşturma veya Kovuşturma Aşamasında Dijital Delillere Müdahale Eden Kişiler Varsa Bu Kişilerin Yargılanması Gerekir. Ancak Bu Durum Sanıkların Sorumluluğunu Araştırmaya Engel Olmamalıdır

“…Somut dava yönünden, soruşturma ve kovuşturma safahatında görev almış bir kısım şahısların özellikle dijital delillerle ilgili olarak tespit edilmişse sorumluluklarının gereğine tevessül edilmesi ne denli hukukun gereği ise, bu durumun sanıkların sorumluluklarını perdelemesine izin vermemek de aynı gerekliliğin sonucudur.”

9. Dijital Deliller Dışındaki Hukuka Uygun Diğer Deliller Değerlendirilerek Bir Karar Verilmesi Gerekirdi

“…Gerek terörle mücadelenin, gerekse darbe yargılamalarının, mahiyetinden kaynaklanan güçlükleri olduğu tartışmalardan varestedir. Başarıya ulaşmış bir darbenin yargılanması ne denli güç ise, icrasına başlanmış bir darbenin başarılı olamama ihtimalinde bile korunan değerlere, anayasal demokratik düzene verdiği zararlar tecrübe edilmiş gerçeklerdir. Bu nedenlerle kanun vazıı, temel ilkeden ayrılarak sayılı suçlar yönünden hazırlık hareketlerini de cezalandırma yoluna gitmiştir. Niteliği gereği cezalandırılan bu hareketlerle ilgili elde edilen hukuka uygun ve yeterli delillerin değerlendirilmesinde de aynı hassasiyetin korunması gerekir. Aksi halde yeterince kök salamayan kırılgan demokrasilerin, her defasında aynı sansı bulamayabileceği göz ardı edilmemelidir.”

10. Dijital Deliller Dışındaki “Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo/OEYTS” ve Bu Senaryonun Esas Alındığı Plan Seminerine İlişkin Belgeler ve Ses Kayıtları Sanıkların Cezalandırılmaları İçin Yeterlidir

“…AYM’nin adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine dair zikredilen kararına konu olmayan ve esas itibariyle sübutunda tartışma bulunmayan “olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo”, duruşmada sanıklar tarafından da doğrulanan plan seminerine ilişkin ses kayıtları çözüm tutanakları ile plan seminerinin hukuki dayanağı ve icra sekline ilişkin kurumsal belgeler birlikte değerlendirildiğinde; vukuunda, olgu ve içeriğinde tartışma bulunmayan bu somut delillerin maddi meselenin sübutu için yeterli, güvenilir ve denetlenebilir olduğunun kabulü gerekir.”

11. 5-7 Mart 2003 Tarihinde İcra Edilen Plan Seminerine Esas Alınan “Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo/OEYTS” Gerçek Olup Sübutunda Tartışma Yoktur

2) Olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo;

esas itibariyle sübutunda tartışma bulunmayan “olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo” şu şekildedir:”

12. Seminerin Amacı “Ertuğrul (Egemen) Harekat Planı” Olmasına Rağmen, 1. Ordu Komutanlığınca Ast Birliklere Gönderilen Yazıda, Seminerin 1 ve 2. Gününde Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryonun/OEYTS Esas Alınacağı Belirtilmiştir

“…Kara Kuvvetleri Komutanlığı Tatbikatlar programının 1. Ordu Plan Semineri 04-06 Mart 2003 olarak planlanıp, plan seminerinin Ertuğrul Harekat Planını geliştirmek amaçlı düzenlendiği, Kara Kuvvetleri Komutanı Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ imzalı Ocak 2003 tarihli mesaj formunun bulunduğu, buna göre 1. Ordu Plan semineri tatbikat planlama direktifine uygun olarak kuvvet yapısı çalışması dikkate alınarak yapılacağı, Genelkurmay 2. Başkanı Yasar Büyükanıt tarafından “Uygundur” şerhi ile 26.03.2003 tarihinde imzalandığı, seminerin konusunun 29.08.2000 tarihli Ertuğrul Harekat Planının incelenmesi olup, Kara Kuvvetleri Komutanlığı 02.01.2003 tarihli, 2003 yılı Tatbikatları Programına göre plan seminerinin icra edildiği belirtilmiş olmasına rağmen, 1. Ordu Komutanı olan sanık Çetin Doğan ve 1. Ordu Komutanlığında görevli rütbeli diğer sanıklar ile haklarındaki beraat kararı temyiz edilmeksizin kesinleşen bir kısım sanıkların olasılığı en yüksek senaryo semineri çerçevesinde yapılan toplantıda, iktidardaki Akparti Hükümeti yerine Milli Mutabakat Hükumeti kurmak, somut yer ve isim belirtilmek suretiyle İstanbul Büyükşehir ve diğer İl ve İlçe Belediye Başkanlıklarına atamalar yapmak, gözaltılar ve tutuklamalar gerçekleştirmek, milli istihbarat başkanlığı dahil bürokrasinin üst kademelerine atamalarda bulunmak, Milli Güvenlik Kurulu aracılığı ile Hükümeti uyararak ve hatta gidişatın kötü olduğunu dikte ederek bunun sonunun iyi olmayacağı seklinde Hükümeti tehdit etmek dahil demokratik bir toplumda kabullenilmesi ve katlanılması mümkün olmayan ve TSK’nın görev, yetki ve sorumlulukları ile bağdaşmayan, doğrudan Hükumeti Cebren Iskata yönelen içerikte konuştukları ve bunlara ilişkin planların hazırlandığına dair beyanlarda bulunarak hükümeti devirmeye dönük kastla hareket ettikleri ve bunu açıkça ifade ettikleri,

“…Her iki Dokümanda da Seminerin Gayesi; “K.K. Dumlupınar Veçhesi gereği hazırlanan ERTUGRUL Harekat Planın (Açık ismi EGEMEN Harekat Planı) geliştirmek, uygulamaya dönük hazırlıkları gözden geçirmek, müşterek harekatta görev alacak ast birlik ve karargahların çalışmalarına yön vermek ve personelin eğitimlerini geliştirmek, komuta/kontrol sistemlerini gözden geçirmek” olarak belirtildiği,

“…İcra edilecek plan seminerine ilişkin olarak 1. Ordu Komutanlığınca ast birliklere gönderilen 04 Ocak 2003 tarihli yazıda, seminerin 1 ve 2. gününde Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryonun, 3. gününde ise Egemen Harekat Planının esas alınacağı belirtilmiş iken, 06 Şubat 2003 tarihli yazıda, 04 Ocak 2003 tarihli emre ilişkin olarak metinden “Egemen Harekat Planı esas alınarak” ifadesinin çıkartılarak yerine “önceden gönderilecek özel durum esas alınarak” ifadesinin ilave edilmesi istenmiştir.”

13. Plan Seminerindeki Ses Kayıtlarına Göre 7 Sanık ile Haklarında Beraat Kararı Kesinleşen Diğer 5 Sanık da OEYTS Kapsamında Açıkça AKP Hükümetinin Devrilerek Yerine Milli Mutabakat Hükümetinin Kurulmasını Görüşmüştür

“…3- Ses kayıtları: Duruşmada sanıklar tarafından da doğrulanan plan seminerine ilişkin ses kayıtları çözüm tutanaklarına göre, aleyhe temyiz olunan sanıklardan…. Çetin Doğan, Behzat Balta, Mehmet Kaya Varol, İhsan Balabanlı, Metin Yavuz Yalçın, Erdal Akyazan, Emin Küçükkılıç …ifade etmek suretiyle seminerde oynanmakta olan “Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo” içinde öngörülmeyen Milli Mutabakat Hükümetininin kurulmasından bahsettiği…

Korgeneral Ayhan Tas’ın (15. Kolordu Komutanı)

Korgeneral Ergin Saygun’un (3. Kolordu Komutanı)

Korgeneral Şükrü Sarıışık’ın (5. Kolordu Komutanı)

Memiş Yüksel Yalçın’ın (15. Kolordu Harekat ve Eğitim Şube Müdürü)

Yurdaer Olcan ın konuşmaları…”

“…1. Ordu Komutanı olan sanık Çetin Doğan ve 1. Ordu Komutanlığında görevli rütbeli diğer sanıklar ile haklarındaki beraat kararı temyiz edilmeksizin kesinleşen bir kısım sanıkların olasılığı en yüksek senaryo semineri çerçevesinde yapılan toplantıda, iktidardaki Akparti Hükumeti yerine Milli Mutabakat Hükumeti kurmak, ….doğrudan Hükumeti Cebren Iskata yönelen içerikte konuştukları ve bunlara ilişkin planların hazırlandığına dair beyanlarda bulunarak hükümeti devirmeye dönük kastla hareket ettikleri ve bunu açıkça ifade ettikleri…”

14. Seminerin Sonuç Raporunda T.C. Devletine Yönelik En Büyük Tehdidin Siyasal İslam’dan Kaynaklanan İç Tehdit Olduğu, İç Tehdit Mevcutken Dış Tehditlere Yönelik Bir Harekâtın Başarı İle Sonuçlanmasının Mümkün Olamayacağı Belirtilmiştir

“…Seminer Sonuç Raporuna göre;

Cumhuriyetimizin laik demokrat yapısını tehdit eden iç politikalardaki gelişmeler, siyasal İslam’a yöneliş, devlet içi kadrolaşma gibi günden güne somutlaşan iç tehdit ile ülkemizin güvenliğini çok yakından ilgilendiren Irak’a ilişkin gelişmeler de dikkate alındığında, TSK’nın içten hem de dıştan gelebilecek tehditlere karsı daha müteyakkız olması gerektiği ancak, iç tehdit mevcut iken dışa yönelik bir harekatın başarı ile sonuçlanmasının riskli olabileceği,”

Dış tehdidin bertaraf edilmesinin ancak ülke içerisinde sağlam ve sağlıklı devlet yapısı ile mümkün olabileceği, siyasal İslam’ın ülke kaderini bütünüyle ele geçirmek için kadrolaşmaya hız verdiği bir ortamda, Türkiye Cumhuriyeti devletine yönelik en büyük tehdidin siyasal İslam’dan kaynaklanan iç tehdit olacağı dikkate alınarak, iç tehdide yönelik plan ve eklerin mevcut bilgiler ile güncelleştirilmesini müteakip Ordu plan seminerlerinde iç ve dış tehdidi kapsayan alternatif harekat planlarının incelenmesinin uygun olacağı değerlendirilmiştir…”

15. Plan Seminerinde, Çetin Doğan Tarafından İç Tehdidin Birinci Öncelik Olarak Algılandığı ve İç Tehditle İlgili Olarak Milli Mutabakat Hükümetinin Kurulması İle MİT Başkanlığına Asker Kişinin Getirilmesi Üzerinde Durulmuştur

“…1’inci Ordu Plan Seminerinin 2003 yılı Gözlemci raporu dosyaya gönderilmiş ve … 26 Mart 2003 tarihinde Genel Kurmay 2. Başkanı tarafından hukukçulara incelettikten ve ilgili birimlerin görüsü alındıktan sonra Genel Kurmay Başkanına arz edildiği ve onaylandığı anlaşılmaktadır.

Bu raporun d/3. maddesi “İç tehdit ile ilgili olarak;

A) Öncelikle bir Milli Mutabakat Hükümetinin kurulması gerektiği,

B) MİT Başkanlığına asker kişinin getirilmesi

Raporun e bendinde “Sn. Ordu K. Org. Çetin Doğan’ın plan seminerinde üzerinde durduğu önemli konular ;

1. İç tehdidin her zaman birinci öncelikli tehdit olarak algılanması gerektiği… şeklindedir.”

16. Plan Seminerinde Görevden Uzaklaştırılması Düşünülen Belediye Başkanlarının ve İmam Hatip Lisesi Müdürlerinin Gerçek İsimlerine Yer Verilmiştir

“…Kara Kuvvetleri Komutanlığının “Harp Oyunu ve Plan Tatbikat/Seminerleri İcra Esasları”na göre, plan seminerinde gerçek isimlerin kullanılmayacağı belirtilmesine rağmen, 05-07 Mart 2003 tarihinde icra edilen plan seminerinde görevden uzaklaştırılması düşünülen bazı yer belediye başkanlarının adları ile imam hatip lisesi müdürlerine (Tuzla, Sultanbeyli Belediye Başkanları, Kadıköy İmam Hatip Lisesi) yer verildiği, ayrıca aynı emirlere aykırı olarak 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın talimatı ile plan seminerindeki konuşmaların kayıt altına alındığı da görülmüştür.”

17. Plan Seminerinde; Akparti Hükümeti Yerine Milli Mutabakat Hükümeti Kurulmasına, Çok Sayıda Kişinin Tutuklanmasına ve Belediye Başkanları İle MİT’de Dahil Tüm Bürokratların Yerine Yeni Atamalar Yapılmasına Yer Verilmesi Hükümeti Devirmeye Yönelik Kastla Hareket Edildiğini Göstermektedir

“…1. Ordu Komutanı olan sanık Çetin Doğan ve 1. Ordu Komutanlığında görevli rütbeli diğer sanıklar ile haklarındaki beraat kararı temyiz edilmeksizin kesinleşen bir kısım sanıkların olasılığı en yüksek senaryo semineri çerçevesinde yapılan toplantıda, iktidardaki Akparti Hükumeti yerine Milli Mutabakat Hükumeti kurmak, somut yer ve isim belirtilmek suretiyle İstanbul Büyükşehir ve diğer İl ve İlçe Belediye Başkanlıklarına atamalar yapmak, gözaltılar ve tutuklamalar gerçekleştirmek, milli istihbarat başkanlığı dahil bürokrasinin üst kademelerine atamalarda bulunmak, Milli Güvenlik Kurulu aracılığı ile Hükümeti uyararak ve hatta gidişatın kötü olduğunu dikte ederek bunun sonunun iyi olmayacağı seklinde Hükümeti tehdit etmek dahil demokratik bir toplumda kabullenilmesi ve katlanılması mümkün olmayan ve TSK’nın görev, yetki ve sorumlulukları ile bağdaşmayan, doğrudan Hükumeti Cebren Iskata yönelen içerikte konuştukları ve bunlara ilişkin planların hazırlandığına dair beyanlarda bulunarak hükümeti devirmeye dönük kastla hareket ettikleri ve bunu açıkça ifade ettikleri,”

“…Şu hale ve özellikle sanık Çetin Doğan’ın ses kaydındaki ikrarına göre; faaliyetlerine görünüşte yasallık sağlamak üzere, “olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo” adında ve mutad seminer kapsamında, elverişlilik bakımından bulundukları rütbe, konum ve imkanlar itibariyle korunan değerlere yönelecek/matuf hareketler için yakın ve açık tehlike içerecek yeterlikte, eleman/asker, silah ve lojistiğe hükmettiklerinde tereddüt bulunmayan sanıkların, anılan sözde senaryonun içerik ve yöntemlerinden ayrılarak, demokratik seçimlerle iş basına gelmiş meşru Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin/Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin görevine cebren son vermek için 05-07 Mart 2003 tarihlerinde düzenli olarak toplanmak suretiyle, Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanları vasıtasıyla Hükümetin tehdit ettirilmesi, Milli Mutabakat Hükümeti kurulması, öncesi ve sonrasıyla bu neticeye ulaştıracak organizasyon ve planlama kapsamında, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının fişlenmesi, yerel yönetimler ve bunlara bağlı ortaklıklar, merkezi MIT gibi stratejik kurumlar, basın yayın organları, lojistik ve gıda basta olmak üzere faydalanılacak tüm ticari işletmeler dahil olmak üzere askeri bir disiplinle son derece ayrıntılı ve kapsamlı bir plan üzerinde anlaştıklarının…”

18. Seminer Çalışma Metni Genelkurmay Başkanlığınca da Olağan Dışı Görülerek İnceleme Yaptırılmış ve Darbe Hazırlığının Farkına Varılmıştır. Bu nedenle, Yüksek Askeri Şura’da Sanık Çetin Doğan ve Bir Kısım Sanıklar Resen Emekli Edilmiş, Bir Kısmı da Emekliliğini İstemiştir

“…Bu seminer çalışma metninin Genelkurmay Başkanlığınca da olağan dışı görülerek bu konuda inceleme yaptırıldığı ve daha sonrada Yüksek Askeri Şura’da sanık Çetin Doğan ve bir kısım sanıkların emekli edildiği anlaşılmaktadır.”

“…ve fakat ittifakın farkına varılması üzerine, bir kısmının emekliliğini istediği, bir kısmının da askeri şurada emekli edildiğinin anlaşılması karsısında;”

19. Sanıkların TCK’nın 312. Maddesinde Düzenlenen Hükümeti Devirme Şeklindeki Amaç Suçu İşleme Kastıyla Anlaştıkları Şüpheye Yer Vermeyecek Şekilde Açıktır. Ancak Bu Suçun İcrasına Henüz Başlamamışlardır

“…Üzerinde anlaşılan plan doğrultusunda, gerek suç tarihinde mer’i 765 sayılı TCK’nın 147., gerekse hüküm tarihinde yürürlükte olan 5237 sayılı TCK’nın 312. maddesinde düzenlenen suç yönünden, sanıkların kastının şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya çıktığında kuşku bulunmasa da, davranışların, suçların “doğrudan doğruya icrasına başladıklarının kabulünü mümkün kılan asamaya müncer olmadığı/olamadığı açıktır.”

20. Sanıklar Hükümeti Devirmek İçin Rütbe, Konum ve Diğer İmkânlar Yönüyle Elverişli Olup Yeterli Asker ve Silaha Hükmetmektedirler

“…Şu hale ve özellikle sanık Çetin Doğan’ın ses kaydındaki ikrarına göre; faaliyetlerine görünüşte yasallık sağlamak üzere, “olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo” adında ve mutad seminer kapsamında, elverişlilik bakımından bulundukları rütbe, konum ve imkanlar itibariyle korunan değerlere yönelecek/matuf hareketler için yakın ve açık tehlike içerecek yeterlikte, eleman/asker, silah ve lojistiğe hükmettiklerinde tereddüt bulunmayan sanıkların,”

21. Sanıkların Hükümeti Devirmeye Yönelik Bu Anlaşmaları Hazırlık Hareketi Niteliğinde Olup Eylemlerinin 765 Sayılı TCK’nın 171 ve 5237 Sayılı TCK’nın 316. Maddelerinde Düzenlenen Suçları Oluşturduğu Dikkate Alınarak ve Lehe Yasa Tespit Edilerek Cezalandırılmaları Gerekir

“…Bu nedenledir ki amaç suçlar bakımından sanıkların eylemleri teşebbüs aşamasına ulaşmayan hazırlık hareketleri kapsamında değerlendirileceğinden anılan suçların oluşmayacağının ve fakat dosya kapsamı, sanıklar tarafından da varlığı kabul edilen mezkur seminer çalışmasında, yine sanıklar tarafından gerçekleştirildiği kabul edilen ses kayıtları, özellikle somut yer ve kişiler belirtilmek suretiyle milli mutabakat hükümeti kurulması, yönetimin devralınması, iktidar partisine mensup Belediye Başkanları, siyasetçiler ve bir kısım yöneticilerin bu çerçevede toplanıp gözaltına alınarak tutuklanacağına yönelik konuşma içerikleri, plan seminerinin hukuki dayanağı ile icra sekline ilişkin kurumsal belgeler dikkate alındığında sanıkların fikir birliği içerisinde vukuu bulan eylemlerinin unsurları itibariyle 765 sayılı Türk Ceza Kanunun 171. maddesinde ve bunun karşılığı olan 01/06/2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 316. maddesinde düzenlenen suçu oluşturduğu nazara alınıp; … sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK’nın 7/2 ve 5252 sayılı Yasanın 9. maddeleri gereğince lehe-aleyhe yasa değerlendirmesi de yapılmak suretiyle hukuki durumlarının buna göre tayin ve takdiri gerekirken delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı ve yerinde olmayan gerekçeyle yazılı şekilde karar verilmesi…”

22. Sanıklar İradi Olarak Darbe Yapmaktan Vazgeçmeyip, Yetkililerin İttifaktan Haberdar Olması Üzerine Görevden Uzaklaştırıldıkları İçin Haklarında Etkin Pişmanlık Düzenlemesi Niteliğinde Olan “Çekilme” Hükümleri Lehlerine Uygulanamaz

Çekilmeden maksadın; anlaşmadan çekilmek olduğu ve iradi bir davranışı gerektirdiği, iradi davranıştan kaynaklanmayan fiili durumların/imkansızlıkların bu fıkra kapsamında değerlendirilemeyeceği dikkate alınarak, somut olayda çekildiklerine dair savunma, delil, somut olgu veya davranışı belirlenemeyen sanıklardan, ittifakın farkına varılması üzerine, bir kısmının emekliliğini istediği, bir kısmının da askeri şurada re’sen emekli edildiğinin anlaşılması karsısında 765 sayılı TCK’nın 171/3. ve 5237 sayılı TCK’nın 316/2. maddelerinin uygulanma yeri bulunmadığı da gözetilerek..”

Sonuç olarak; gerek AYM ve gerekse 16. Ceza Dairesi, Balyoz davasındaki dijital delillerin gerçek veya sahte olduğu konusunu hiç tartışmamıştır. AYM, yerel mahkemenin dijital delillerle ilgili gerekçesini yeterli bulmamış, 16. Ceza Dairesi ise dijital delillerin toptan reddinin doğru olmadığını ve yerel mahkemece değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

16. Ceza Dairesi, sadece plan seminerine ilişkin delillerin bile Çetin Doğan ve arkadaşlarının AKP Hükümetini devirmek için hazırlık yaptıklarını ispatlamaya yeterli olduğunu, sanıkların TCK’nın 312. maddesindeki Hükümete karşı suçu (darbeye teşebbüs) işlemek üzere anlaştıklarını, bu aşamadaki eylemlerin 316. maddedeki suçu oluşturduğunu ve sanıkların bu madde gereğince cezalandırılmaları gerektiğini ifade etmiştir.

16. Ceza Dairesi, dava konusu 7 sanık dışındaki 5 sanığın daha ismini vererek, plan seminerindeki ses kayıtlarına ve konuşma metinlerine göre bu kişilerin de seminerde OEYTS kapsamında konuştuklarını ve Çetin Doğan’la aynı konumda olduklarını belirtmiştir. Yani haklarındaki beraat kararları temyiz edilmeyerek kesinleşen bu 5 kişinin de, aslında TCK’nın 316. maddesinden cezalandırılmaları gerektiğini söylemiştir. Bu kişiler şunlardır;

1-Korgeneral Ayhan Taş (15. Kolordu Komutanı)

2-Korgeneral Ergin Saygun (3. Kolordu Komutanı)

3-Korgeneral Şükrü Sarıışık (5. Kolordu Komutanı)

4-Memiş Yüksel Yalçın (15. Kolordu Harekât ve Eğitim Şube Müdürü)

5-Yurdaer Olcan

III. 9. CEZA DAİRESİNİN 2013 TARİHLİ KARARI İLE 16. CEZA DAİRESİNİN SON KARARININ KARŞILAŞTIRMASI

TCK’nın 312. maddesinde düzenlenen hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs suçu bir amaç suçtur. Kanun koyucu bu suçun hazırlık hareketini 316. madde ile ayrıca cezalandırmıştır. İki suç arasında geçitli suç ilişkisi olup; Hükümeti devirmeye teşebbüs suçunun icra hareketine başlayan fail 312. madde gereğince, suçun hazırlık aşamasında bulunan fail ise 316. madde gereğince cezalandırılır.

16. Ceza Dairesi, 7 balyoz sanığı hakkında aslında 2013 yılında 9. Ceza Dairesinin verdiği karara paralel bir karar vermiştir. Zira 9. Ceza Dairesi de, 16. Ceza Dairesi gibi Çetin Doğan’ın liderliğindeki yapılanmayı Hükümeti devirme suçunu (m.312) işlemek amacıyla oluşturulmuş gizli ittifak/suç için anlaşma (765 sy TCK m.171; 5237 sy TCK m.316) olarak kabul etmiş ve amaç suçu işlemeye elverişli bulmuştur.(4)

İki karar arasındaki en önemli fark şudur; 9. Ceza Dairesi dijital delilleri de esas almış, bir kısım sanıkların suçun icra aşamasına geçtiğini kabul etmiş ve bu kapsamda; suçun icra aşamasına geçen sanıkların TCK’nın 312, hazırlık aşamasında kalanların ise 316. madde gereğince cezalandırılmalarını istemiştir. 16. Ceza Dairesi ise dijital delilleri dikkate almamış, sadece plan seminerine ait delilleri değerlendirmiş ve sanıkların eylemlerinin hazırlık aşamasında kaldığını belirterek, 316. madde kapsamında cezalandırılmaları gerektiğini belirtmiştir.

Bu durumda şu sonuç ortaya çıkmaktadır; 16. Ceza Dairesi tarafından değerlendirmeye alınmayan dijital delillerin hepsi veya bir kısmı gerçekse ve bu deliller bazı sanıkların suçun icra hareketine başladığını gösteriyorsa, 9. Ceza Dairesi ve 16. Ceza Dairesi aynı kanaattedirler. Aslında 16. Ceza Dairesi, dijital delilleri göz ardı edip hükümete karşı suç yerine, doğrudan gizli ittifak suçunun oluştuğunu kabul ederek 9. Ceza Dairesinden daha aleyhe bir değerlendirmede bulunmuştur.

Yine 9. Ceza Dairesi, 63 sanığın soruşturma başlamadan ittifaktan çekilmiş kabul edilmelerini ve haklarında 5237 sayılı TCK’nın 316/2. maddesi gereğince ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesini istemiştir. Bu karara uyan yerel mahkeme de, 63 sanık hakkında beraat kararı vermiş ve bu karar kesinleşmiştir.(5)

16. Ceza Dairesi ise TCK’nın 316/2. maddesindeki çekilme hükmünün uygulanması için çekilmenin iradi olması ve diğer ittifak mensuplarınca bilinmesi gerektiğini ve bu şartlar oluşmadığı için de çekilme hükümlerinin sanıklar lehine uygulanamayacağı belirtmiştir. Yani, 63 sanık hakkında verilen beraat hükmünü 16. Ceza Dairesi incelenseydi, muhtemelen bu kişiler için de çekilme hükümlerinin uygulanamayacağına karar verecekti.

IV. 16. CEZA DAİRESİNİN KARARINDAKİ HUKUKİ HATALAR

  1. 16. Ceza Dairesi Dijital Delillerle İlgili Bir Değerlendirme Yapmayarak Görevini Eksik Yapmıştır

Yargılamanın yenilenmesi, CMK’nın 311 ila 323. maddeleri arasında düzenlenen olağanüstü bir kanun yolu olup amacı kesinleşmiş hükümlerde maddi gerçeğe ulaşmaktır. Uygulama ve öğretide  ittifakla  benimsendiği üzere, yargılamanın yenilenmesi talebi kabul edilerek yapılan yeni yargılama eskisinden tamamen ayrı ve bağımsızdır (m.323 gerekçesi).

CMK’nın 311/1. maddesi gereğince, yargılamanın yenilenmesi yoluyla hükümlü lehine dava “tekrar” görülür. Bu yargılama öncekinin devamı değildir.(6) İlk defa yargılama yapılıyormuş gibi  hareket edilir ve mahkeme yenileme sebepleriyle dahi bağlı değildir. Mahkeme gerekli gördüğü tüm delilleri toplayabilir. Bu kapsamda; tanık, bilirkişi dinleyebilir, arama ve el koyma işlemi ve keşif yapabilir (CMK m.320, m.322 gerekçesi). Bu bakımdan, yeniden  yapılan yargılama gerek delillerin toplanması ve değerlendirilmesi, gerekse de suç vasfının tayini  ve cezanın takdiri bakımından  öncekinden tamamen bağımsızdır. Yani, eski ve yeni delilleri değerlendirme ve suç vasfını tayin de mahkeme önceki hükümle bağlı değildir (CMK m.323 gerekçesi).

Ayrıca, yeniden yargılama AYM veya AİHM tarafından verilen bir hak ihlaline dayanıyorsa, hak ihlaline sebep olan hususlar da giderilmelidir. Son olarak, yeniden yargılama üzerine verilen karar olağan kanun yolları olan istinaf ve temyiz yoluyla denetlenebilir.

Somut dosya bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçmeden önce temyiz edilerek Yargıtay’a geldiği ve bu nedenle istinaf incelemesinden geçmediği için karardaki tüm eksiklikler ve hukuka aykırılıklar 16. Ceza Dairesi tarafından incelenmelidir. Bu incelemede; AYM’nin tespit ettiği hak ihlallerinin telafi edilip edilmediği denetlenmeli, hukuka uygun veya aykırı deliller belirlenmeli ve delil takdiri ve suç vasfı tespit edilerek bir karar verilmelidir.

16. Ceza Dairesi, yerel mahkemenin AYM’nin ihlal gerekçelerini karşılamadığını açıkça belirtmiştir. Zira AYM’nin kararı çerçevesinde dijital delillerin denetlenmediğini, bu durumun isabetli olmadığını ve dinlenilmesi istenen tanıkların dinlenilmesine ise hiç tevessül edilmediğini söylemiştir. Ancak, bu hususları “bozma” gerekçesi yapmamış, sadece “tespitte” bulunmuştur. Oysaki AYM’nin ihlal gerekçelerinin karşılanıp karşılanmadığını denetleme ve karşılanmamış ise kararı bu yönüyle bozma 16. Ceza Dairesinin görevidir.

Yine, dosyadaki tüm delilleri değerlendirerek sanıkların sorumluluğunu belirlemek ve bu suretle yerel mahkemeye yol göstermek de 16. Ceza Dairesinin görevidir. Dijital delillerin toptan reddedilmesinin isabetli olmadığını belirten 16. Ceza Dairesi, bu hususta hiçbir karar vermemiştir. Ancak, dijital deliller ve bilirkişi raporları hakkında bir karar vermek bu aşamada 16. Ceza Dairesinin yasal görevidir.

Dosyada, dijital delillerle ilgili 14 ayrı bilirkişi raporu ve 3 ayrı uzman mütalaası bulunmaktadır. Bilirkişi raporlarından 5’i askeri savcılık tarafından, 4’ü İstanbul C. Başsavcılığı tarafından, 1’i mahkeme tarafından ve 4’ü de sanıklar tarafından aldırılmıştır. Dijital delillerin güvenilirliğinden şüphe ediliyorsa, gerekirse yeniden bilirkişi raporu aldırmak da dâhil dosyadaki tüm delilleri değerlendirmek, hangi delillerin hukuka uygun olduğunu, hangi delillere itibar edilip hangilerine edilmeyeceğini tespit etmek ve sanıkların sorumluluğu ile gerçek suç vasfını belirlemek 16. Ceza Dairesinin görevidir.

16. Ceza Dairesine göre dosyadaki belirleyici deliller şunlardır;

a. Bir gazeteci tarafından Cumhuriyet savcılığına teslim edilen 11, 16 ve 17 nolu CD’ler ile Gölcük Donanma Komutanlığında bulunan 5 nolu harddisk ve Eskişehir’de bir sanığın evinde bulunan flash bellekte yer alan dijital dokümanlar,

b. Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo,

c. Plan seminerine ilişkin resmi belgeler ve ses kayıtları.

Ancak, kamuoyuna da yansıdığı şekliyle dosyadaki deliller sadece bunlardan baret değildir. Zira söz konusu gazeteci tarafından savcılığa 3 değil, 19 CD, 10 teyp kaseti ve 2229 yazılı belge teslim edilmiştir. Yine, dosyada delil olarak çok sayıda tanık beyanı vardır. Zira yerel mahkemenin 2012 tarihli gerekçeli kararında 31 tanığın beyanına yer verilmiş olup bunlar arasında 1. Ordu veya Donanma Komutanlığında sivil memur ve plan subayı olarak çalışan kişiler olduğu gibi İlker Başbuğ’da vardır. Başka kararlarında tanık beyanlarına oldukça önem veren 16. Ceza Dairesi, Balyoz davasının temyiz incelemesinde tanık beyanlarına hiç yer vermediği gibi bu beyanları değerlendirmeye dahi almamış ve sadece sanıkların da kabul ettiği plan seminerine ilişkin delilleri dikkate alıp suç vasfını belirlemiştir. Ancak, dosyadaki diğer delillerle birlikte dijital deliller ve AYM kararındaki iki tanığın beyanı suç vasfını değiştirebilir ve sanıklar lehine verilen beraat kararının onanmasını sağlayabilirdi. 16. Ceza Dairesi bu konu da yerel mahkemeyi eleştirmekle yetinmiş, fakat bu konulara kendisi hiç tevessül etmemiştir.

2. Suçun Unsuru Olan Cebir ve Şiddete İlişkin Değerlendirme Hatalıdır

16. Ceza Dairesi TCK’nın 312. maddesindeki hükümete karşı suç hakkında açıklama yaparken; “suçun cebir ve şiddetle islenmesi gerekliyse de icrasına başlanılan hareketin de mutlaka cebir ve şiddet içermesi zorunlu değildir. Failin amacına yönelik olarak başladığı icra hareketinden hareketi tamamlamaya yönelik biçimde devam edecek olan davranışlarının cebir ve şiddet içereceğinin anlaşılması yeterlidir” demiştir. Bu cümlenin hukuken izahı mümkün değildir. Zira suç denilen şey, esasen haksızlık oluşturan iradi insan davranışlarıdır ki, buna fiil veya hareket denilir. Bir suçun işlenmesi için cebir ve şiddet gerekliyse, bu suçu oluşturan hareketin de cebir ve şiddet içermesi gerekir.

Tüm amaç suçlar (TCK m.302, 309, 311, 312) gibi hükümete karşı suçu oluşturan icra hareketinin de cebir ve şiddet içermesi gerektiği gerek doktrin ve gerekse yargısal kararlarda belirtilmekte olup bu husus izahtan varestedir. Cebir ve şiddet kullanılması suçun yasal unsurudur. Yine, failin davranışının ileride cebir ve şiddet içereceğinin anlaşılması da yeterli değildir. Failin gelecekte cebir ve şiddet kullanacağı kabul ediliyorsa, o zaman fail henüz o suçun icra aşamasına geçmemiştir. Bu durumda fiil, suçun hazırlık hareketi kabul edilebilir ve 314 veya 316. madde kapsamında değerlendirilebilir.

3. “Tehdit” TCK’nın 312. Maddesindeki Suçun Unsuru Değildir

TCK’nın 312. maddesinin gerekçesinde belirtildiği üzere, Anayasayı ihlal (m.309) ve Yasama Organına karşı suça (m.311) ilişkin madde gerekçeleri Hükümete karşı suç için de geçerlidir. Madde gerekçelerinin dikkate alınmasını isteyen 16. Ceza Dairesi, Anayasayı ihlal suçunun gerekçesinde yer alan; maddede tanımlanan suçun oluşabilmesi için, cebir veya tehdit kullanarak Anayasal düzenin değiştirilmesine teşebbüs edilmesi gerekir. Bu nedenle, cebir ve tehdit bu suçun unsurunu oluşturmaktadır” ifadesine bu kararda da atıf yapmıştır. Ancak, tüm amaç suçlarda “cebir veya tehdit” olarak yer alan bu unsur, tasarı yasalaşmadan TBMM’de “cebir ve şiddet” olarak değiştirilmiş ve gerekçedeki “tehdit” ifadesinin bir anlamı kalmamıştır. Buna rağmen, 16. Ceza Dairesi “cebir veya tehdit” ifadesini kullanmaya devam etmiştir. (7)

4. TCK’nın 312. Maddesindeki Hükümete Karşı Suçun İşlenmesi İçin Örgüt Şart Değildir

16. Ceza Dairesi, TCK’nın 312. maddesindeki Hükümete karşı suçu işlemeye ancak bir silahlı örgütün elverişli olabileceğini ve bu örgütlü yapının da bir terör örgütü veya cunta oluşumu olabileceğini şu şekilde ifade etmiştir; “Fail ve mağdur: Suçun faili, idare eden/edilen her gerçek kişi olabilir. Ancak elverişlilik açısından suçun silahlı örgütün faaliyeti çerçevesinde islenebileceğinin kabulü gerekir. Yani eylemin karakteristik özelliği, örgütlü bir organizasyonun ürünü olmasıdır. Bu örgütlü yapının, genel olarak silahlı bir terör örgütü olduğu görülmekle birlikte, devletin silahlı kuvvetlerini gayri hukuki olarak kontrol edebilen cunta benzeri oluşumlar olarak da ortaya çıkabildiği tecrübe edilmiş bir vakıadır.”

Örgütlü yapılarla ilgili Türk ceza mevzuatında üç farklı düzenleme vardır. Bunlar; suç örgütü (TCK m.220), terör örgütü (3713 sayılı Yasa m.7) ve silahlı örgüttür ( TCK m.314). Cunta şeklinde bir düzenlemeye mevzuatta yer verilmediğine göre, Hükümeti devirmeye elverişli kabul edilen cunta yapılanması 16. Ceza Dairesinin kabulü gereğince üç örgüt düzenlemesinden biri kapsamında değerlendirilmelidir.

Bu kabulü yapan, yani elverişlilik açısından suçun bir silahlı örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenebileceğini söyleyen 16. Ceza Dairesi, Çetin Doğan ve arkadaşlarını TCK’nın 312. maddesindeki “hükümeti devirme suçu” bakımından “elverişli” kabul etmesine rağmen, bu elverişli cuntayı örgüt olarak değil, 316. madde kapsamında suç için anlaşma, yani basit iştirak birlikteliği kabul etmiş ve bu suretle kendisiyle çelişmiştir. (8)

Yine 16. Ceza Dairesi, TCK’nın 316. maddesindeki “suç için anlaşma” suçunun oluşması için neticeyi yaratmaya elverişli olmak gerektiğini ve Çetin Doğan ve arkadaşlarının “elverişli” olduğunu belirtmesine rağmen, bir diğer paragrafta sadece silahlı örgütlerin amaç suç için elverişli olabileceğini belirterek yine kendisiyle çelişmiştir. (9)

Daha önceki yazılarda belirttiğimiz gibi Anayasayı ihlal veya Hükümeti devirme gibi bir amaç suç sadece örgütlü yapılar tarafından değil, suç için anlaşma birlikteliği (m.316) ya da organize olmuş bir topluluk tarafından da işlenebilir. Sivas Madımak Oteli örneğinde olduğu gibi silahlı örgüt olarak nitelendirilemeyen bir topluluk da Anayasayı ihlal suçu bakımından elverişli kabul edilebilir.

5. Fiilin Elverişliliği Hatalı Değerlendirilmiştir

Tüm amaç suçlar (TCK m.302, 309, 311, 312) teşebbüs suçudur. Teşebbüsün oluşması için fiilin zarar neticesini meydana getirmeye elverişli olması gerekirse de, neticenin gerçekleşmesi gerekmez. Netice gerçekleştiği takdirde failleri cezalandırma imkânı da kalmaz.

Doktrin ve yargısal kararlarda vurgulandığı üzere, amaç suçu oluşturan fiil “kastedilen neticeyi” gerçekleştirmeye elverişli olmalıdır. Kastedilen netice de anayasal düzenin değiştirilmesi, Hükümetin devrilmesi veya TBMM’nin ortadan kaldırılmasıdır. Bu neticeleri meydana getirebilme tehlikesi doğuran fiiller elverişli kabul edilir. Yani elverişlilik; “ortadan kaldırma” veya “değiştirme” ya da “engelleme” sonucunu gerçekleştirmeye elverişli olmaktır. (10)

Ancak, 16. Ceza Dairesi, fiilin “hükümeti ortadan kaldırmaya elverişli” olmasını değil, “tehlikeye düşürmeye elverişli” olmasını yeterli kabul etmiş ve şöyle demiştir; “elverişli hareketin belirlenmesinde hareketin ortadan kaldırma veya engelleme neticelerine elverişliliğini değil bu neticeler bakımından tehlike oluşturup oluşturmadığının incelenmesi gerekir. Failin korunan değeri tehlikeye düşürmeye elverişli bir hareketle icraya başlaması yeterlidir.” Fakat fiilin tehlike yaratmaya değil, amaca ulaşmaya elverişli olması gerekir.

6. Etkin Pişmanlık (Çekilme) Değerlendirmesi Hatalıdır

TCK’nın 316/2. maddesinde özel bir etkin pişmanlık hükmü düzenlenmiş ve şöyle denilmiştir;amaçlanan suç işlenmeden veya anlaşma dolayısıyla soruşturmaya başlanmadan önce bu ittifaktan çekilenlere ceza verilmez.”

16. Ceza Dairesi, bu hükmün uygulanmasını iki koşula bağlamıştır; çekilmenin iradi olması ve çekilmenin diğer ittifak üyelerince de bilinmesi. Ancak, bir etkin pişmanlık hükmünün uygulanabilmesini diğer ittifak üyelerinin “bilgisine” bağlamak mümkün değildir. Zira etkin pişmanlık, cezayı kaldıran veya azaltan bir şahsi sebep olarak diğer suç ortaklarının iradesine bağlanamaz. Çekilmenin doğası gereği, diğer ittifak üyelerinin bilgi veya izninin aranması mümkün değildir. Örneğin, TCK’nın 221. maddesinde düzenlenen ve örgütlü yapılanmalarda geçerli olan etkin pişmanlık hükmünün uygulanması diğer örgüt mensuplarının iradesine bağlı değildir.

Ayrıca, çekilmenin iradi olması ile isteyerek olması da farklıdır. Zira fail ittifaktan kendi isteği ile çekilebileceği gibi tayininin çıkması, emekli olması gibi nedenlerle çekilmek zorunda da kalabilir. Önemli olan failin ittifaktan ayrılmasıdır ve ayrılma gerekçesi önemli değildir. TCK’nın 168. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükmünde yer alan “bizzat pişmanlık göstererek” şeklindeki ifadeye TCK’nın 316/2. maddesinde yer verilmediğinden, failin pişman olarak çekilip çekilmediğinin de bir önemi yoktur. Ancak, 16. Ceza Dairesi, Yüksek Askeri Şura’da resen emekliliğe sevk edilen sanıkların iradeleri dışında çekilmek zorunda kaldıklarını kabul ederek, haklarında TCK’nın 316/2. maddesindeki etkin pişmanlık hükmünün uygulanamayacağını belirtmiştir.(11) Buna karşılık 9. Ceza Dairesi, 63 Balyoz sanığı hakkında TCK’nın 316/2. maddesinin uygulanmasını isterken iradi çekilme veya diğer ittifak üyelerinin bilgisini aramamıştır.

DİPNOTLAR:

  1. Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 14/6/2021 T., 2016/5925 E., 2021/3893 K.
  2. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 09/10/2013 T., 2013/9110 E., 2013/12351 K.
  3. Anayasa Mahkemesinin Sencer Başat ve Diğerleri kararı, B.No: 2013/7800, 18/6/2014.
  4. “…Balyoz Güvenlik Harekat Planı, Suga Harekat Planı ve Oraj Hava Harekat Planının hedef, yöntem ve içerikleri, bu planların birbirleri ile uyumları, ortaya koydukları amaç, organizasyon ve çalışmalar, diğer belgeler ve seminer konuşmaları ile tüm dosya kapsamından, sanıkların meydana getirdikleri oluşumun, icra hareketleri başlamadan önce amaç suçun işlenmesine ilişkin bir ittifakı içerdiği açıkça görülmektedir. … Buna göre; gerçekleşen ittifak olgusunun 765 sayılı TCK’nın 147. ve 5237 sayılı TCK’nın 312. maddelerinde düzenlenen suçu işlemeye yönelik olduğu, bu suçu hususi/elverişli vasıtalarla işlemeye ilişkin bulunduğu, sayısal yeterliliği ve gizliliği içerdiği, maddi olgularla belirlenen bir biçimde gerçekleştiği ve amaç suça yönelik olarak harekete geçmekten başka yapacak bir şey kalmayacak şekilde tamamlandığı görülmektedir. Sanıklarca gerçekleştirilen ittifak, suçun hem 765 sayılı TCK’daki hem de 5237 sayılı TCK’daki unsurlarını taşımaktadır. Buna göre; amaç suça yönelik icra hareketlerinin başlangıcında mevcut olan anlaşmaya dahil olduğu tespit edilen, ancak; amaç suçun icrasına yönelik faaliyetlerin içinde bulundukları kuşkuya yer bırakmayacak biçimde saptanamayan sanıkların hukuki durumunun, şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince ittifak suçu kapsamında kaldığının kabulü gerekmiştir.” Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 09/10/2013 T., 2013/9110 E., 2013/12351 K.
  5. “…Balyoz Güvenlik Harekat Planı kapsamında kendilerine kişiye özel olarak görev tevdi edilen ve bu onurlu görevi kabul eden personel olarak nitelendirilen “görevlendirmede yetkili personel” başlıklı EK-A ile Suga Harekat Planı kapsamında hazırlanan “görev bölümü” başlıklı EK-A listelerinde yer alıp, yasadışı oluşumdaki konumları itibariyle dahil oldukları ittifakın mahiyetini bilecek durumda olan ve fakat ittifakın amacı istikametindeki faaliyetlerin içerisinde bulunduklarına dair her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemeyen sanıkların, yukarıda da ayrıntısı ile açıklandığı üzere; sübut bulan eylemlerinin amaç suçun işlenmesine yönelik ittifak suçu kapsamında kaldığı, suç için gerçekleştirilen ittifakın dosya kapsamına göre soruşturmanın başlangıcına kadar temadi ettiğinin kabulünün de mümkün olmadığı nazara alındığında, soruşturma başlamadan önce ittifaktan çekilmiş olarak kabul edilmesi gereken sanıklar hakkında lehe olan 5237 sayılı TCK’nın 316/2. ve CMK’nın 223/4-a maddeleri gereğince “ceza verilmesine yer olmadığına” karar verilmesi gerekirken, suç vasfının tayininde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde mahkumiyet hükmü kurulması…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 09/10/2013 T., 2013/9110 E., 2013/12351 K.
  6. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 05/11/1990 T., 1990/8-220 E., 1990/258 K.
  7. Tipik eylem açısından yukarıda yer verilen madde gerekçesinde yapılan açıklamalar nazara alınmalıdır. Suçun bir teşebbüs suçu olduğu görüldüğünden neticenin gerçekleşmesi aranmaz. Nihai amaca yönelen elverişli eylemlerin cebir veya tehdit kullanarak ika edilmesi gerekir.”
  8. “…Şu hale ve özellikle sanık Çetin Doğan’ın ses kaydındaki ikrarına göre; faaliyetlerine görünüşte yasallık sağlamak üzere, “olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo” adında ve mutad seminer kapsamında, elverişlilik bakımından bulundukları rütbe, konum ve imkanlar itibariyle korunan değerlere yönelecek/matuf hareketler için yakın ve açık tehlike içerecek yeterlikte, eleman/asker, silah ve lojistiğe hükmettiklerinde tereddüt bulunmayan sanıkların…”
  9. Bu suç bir tehlike suçu olduğundan, ittifak mensuplarının neticeyi yaratabilecek durum, şahsiyet ve kuvvette olması şart olduğu gibi, bu neticeyi doğurabilecek sayıda olup olmadıklarını hakim tayin edecektir.”

“…Bu nedenle eylemin kastedilen neticeyi elde etmeye uygun ve elverişli olması ve elverişli vasıtalarla zorlayıcı eyleme girişilmiş bulunulması, diğer bir deyişle eylemin maddede öngörülen neticeyi doğurabileceğine objektif olarak ihtimal verilen icrai hareket olarak belirmesi gereklidir.” Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 23/6/1995 T., 1995/2846 E., 1995/4383K.

“…Sanıkların Anayasal düzeni yıkıp yerine Marksist-Leninist esaslara dayalı bir devlet kurmak amacıyla giriştikleri şiddet hareketleri, sanıkların örgütsel bağlılığı, örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğü, toplumdaki etkinliği ve vahameti birlikte değerlendirildiğinde olayın basit bir gasp eylemi olarak değerlendirilemeyeceği, sanıkların eylemlerinin örgütsel bütünlük içinde öngördükleri amaca ulaşma tehlikesi doğuran ve vahamet arz eden nitelikte olduğu anlaşılmakla…” Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 23/11/1999 T., 1999/9-274 E., 1999/284 K.

  1. Çekilmeden maksat anlaşmadan çekilmektir. Dolayısıyla çekilmenin iradi olması ve diğer ittifak üyelerince de bilinmesi gereklidir. Çekilme iradi bir davranışı gerektirir. Kişinin Yüksek Askeri şurada resen emekliliğe sevk edilmesi gibi iradi bir davranıştan kaynaklanmayan fiili durumların/imkansızlıkların bu fıkra kapsamında değerlendirilemeyeceklerinde kuşku yoktur.”

“…Somut olayda çekildiklerine dair savunma, delil, somut olgu veya davranışı belirlenemeyen sanıklardan, ittifakın farkına varılması üzerine, bir kısmının emekliliğini istediği, bir kısmının da askeri şurada re’sen emekli edildiğinin anlaşılması karsısında 765 sayılı TCK’nın 171/3. ve 5237 sayılı TCK’nın 316/2. maddelerinin uygulanma yeri bulunmadığı da gözetilerek…”

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞVURU FORMU (ŞARTLI TAHLİYE VE DENETİMLİ SERBESTLİK HAKKINDAN YARARLANMAK İÇİN)

ANAYASA MAHKEMESİ BAŞVURU FORMU
(ŞARTLI TAHLİYE VE DENETİMLİ SERBESTLİK HAKKINDAN YARARLANMAK İÇİN)
.
Cezaevinde kalması gereken süre dolmasına rağmen, Yargıtay’ın zamanında karar vermemesi nedeniyle şartlı tahliye ve denetimli serbestlikten yararlandırılmayan kişilerin Anayasa Mahkemesine yapılabilecekleri tedbir talepli başvuruda kullanmaları için hazırlanan örnek başvuru formuna, form düzenlenirken dikkat edilmesi gereken hususlara, örnek dilekçeye ve emsal Yargıtay kararına aşağıdaki BAĞLANTILARDAN ulaşabilirsiniz.
.

TERÖR SUÇLARINDA DÖNÜM NOKTASI; 16. CEZA DAİRESİNDEN SONRASI

TERÖR SUÇLARINDA DÖNÜM NOKTASI; 16. CEZA DAİRESİNDEN SONRASI

Yeni Türkiye’ye! geçiş ve özellikle yargıyı ele geçime planı doğrultusunda, 2015 yılında Yargıtay’a yeni daireler kurulmuş ve yeni üyeler seçilmiştir. Terör suçlarına bakma görevi de yeni kurulan dairelerden 16. Ceza Dairesine verilmiştir. Bu dairenin tüm üyelerinin yeni seçilenlerden olması mı, bu kişilerin terör suçlarındaki bilgisizliği mi, yoksa planlı bir sürecin başlangıcı olması mı bilinmez ama bu daire, terör suçlarında farklı bir dönem başlatmış ve terör suçlarındaki yılların birikimi olan içtihatları hukuksuzca alt üst etmiştir.

Bu yazı da; 16. Ceza Dairesi’nin, örgütün adına veya sanığın kimliğine göre değiştirdiği, yanlı, yanlış ve hukuksuz uygulamalarından bazılarına yer verilmiştir.

  1. Terör Örgütü Üyeliği İçin Tek Taraflı İrade Yeterli Kabul Edilmiştir

Terör örgütü üyeliği suçunun maddi unsuru örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olmadır. Hiyerarşik yapıya dâhil olmak ancak iki taraflı iradenin birleşmesi ile mümkündür. Çünkü emir-komuta zincirine dâhil olmak için emir alma iradesini ortaya koyan failin yanında, ona emir vermeyi kabul edecek bir başka irade de bulunmalıdır.

Örgüte katılma iradesine sahip failin, örgüte kabul edilmediği sürece örgüt üyesi olamayacağı yargısal içtihatlarda sabittir. Örneğin, silahlı örgüte katılmaya karar veren fail, örgüt mensuplarıyla irtibata geçerek Edirne’den Hakkâri’ye gelse bile hiyerarşik yapıya kabul edilmediği sürece örgüt üyesi olamaz. Zira fail, henüz emir komuta zincirine girmemiştir. (1)

Yine, yerleşik içtihatlar gereğince sadece silahlı örgüt mensuplarıyla irtibat halinde olması kişiyi örgüt üyesi yapmaz. Örneğin, örgüte yardım eden kişi de örgüt mensuplarıyla irtibat halindedir. Ancak, bu durum kişinin örgüte katıldığını göstermez.(2) Zira örgütün emir komuta zincirine dahil olma isteği kabul edilen kişi örgüt üyesi olabilir.

Ancak, 16. Ceza Dairesi terör suçlarına bakmaya başladıktan sonra, tek taraflı iradeyle de örgüt üyeliği suçunun oluşabileceğini kabul etmiş ve şöyle demiştir; ““…örgüte üye olmak fiili bir katılma olup örgüte üye olmak için örgüt yöneticilerinin rızasının varlığına gerek yoktur, tek taraflı iradeyle bile örgüte katılmak mümkündür.” (3) Bu kabul, örgütün rızasına gerek olmadan örgüte üye olunabileceği, yani örgüt kurucu veya yöneticilerinin bilgisi ve isteği olmadan ve failin kendini örgüt üyesi görmesiyle suçun oluşabileceği anlamına gelir ki; bu, terör örgütünün dahi haberdar olmadığı pek çok üyesinin olması demektir. Oysaki bir örgütün bilgisi, denetimi ve kontrolünde olmayan kişilerin o örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olduğu söylenemez. Zira hiyerarşik yapı, emir komuta zinciridir ve örgütün varlığından dahi haberdar olmadığı bir kişi bu zincire dahil değildir.  

Bu içtihat değişikliği ile TCK’nın 220/5. maddesindeki; “örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır” hükmü birlikte değerlendirildiğinde; örgüt yöneticileri, varlığından dahi haberdar olmadıkları kişilerin işledikleri suçlardan da sorumlu tutulacaklardır. Ancak, örgütlü suçlar irade birlikteliğini gerektirir ve irade birliği içinde olmayan kişilerin birlikte hareket ettiklerinden söz edilemez. Nitekim 16. Ceza Dairesi, örgütlü suç anlayışıyla bağdaşmayan bu yanlış uygulamasından dönmek zorunda kalmıştır. (4)

16. Ceza Dairesi’nin yerleşik içtihatlara tamamen zıt kararlar vermesi, bu kararlarından bazen geri dönüp bazen ısrar etmesi bile örgüt ve terör suçlarına ne kadar yabancı olduğunun göstergesidir.

2. Propaganda Faaliyetlerinin Üyelik Suçunu Oluşturacağı Kabul Edilmiştir

Bir örgütün propagandasını yapmak, o örgüte sempatizanlığı gösteren bir eylemdir. Propagandanın az ya da çok sayıda yapılması örgütün hiyerarşik yapısına dahil olunduğu anlamına gelmez. Yine, tek tip faaliyet olan çok sayıdaki propaganda eylemlerinde çeşitlilik ve yoğunluk kriterleri de yoktur. Maddi nitelikteki tek tip faaliyetin birden fazla yapılması, örneğin kırsala birkaç kez yiyecek götürülmesi üyelik suçunu değil, yardım suçunu oluştururken; maddi nitelikte olmayan ve manevi destek kabul edilen propaganda faaliyetinin birden fazla yapılması hiçbir zaman üyelik suçunu oluşturmaz.

2015 yılına kadarki uygulama bu yönde olsa ve Leyla Zana kararı da dahil bu husus yerleşik uygulama halini alsa da, (5) terör suçlarına bakma görevi 16. Ceza Dairesine verildikten sonra bu Daire, dokuz ay içinde yirmi ayrı örgütün propagandasına dönüşen gösterilere katılan kişinin örgüt üyeliğinden cezalandırılması gerektiğini belirtmiştir. (6)

Örgüt mensubiyetine ilişkin suçlar (üye, yönetici, yardım, adına suç işleme) birbirine dönüşebilen suçlar olsalar da, propaganda bir örgüte mensubiyeti göstermediği için üyelik suçuna dönüşemez (7) ve sadece diğer örgütsel faaliyetleri destekleyici yan delil kabul edilebilir. Ancak 16 Ceza Dairesi, örgüte manevi destek niteliğindeki propaganda faaliyetlerinin bile üyelik suçunu oluşturacağını kabul etmiştir.

3. Manevi Yardımların Üyelik Suçunu Oluşturacağı Kabul Edilmiştir

Terör örgütlerine yapılan maddi desteklerin (yiyecek/giyecek/erzak/para verme), TCK’nın 220/7. maddesi yollamasıyla 314/2. madde kapsamında yardım suçunu; manevi nitelikteki destek ve yardımların da TMK’nın 7/2. maddesindeki örgütü propagandası suçunu oluşturur. (8)

Terör örgütlerine yapılan manevi destek ve yardımlar; örgütü veya amacını ya da mensuplarını övücü, örgütün toplum içinde benimsenmesini sağlayan her türlü beyan, yazı, açıklama, sosyal medya paylaşımı ve basın açıklaması gibi faaliyetlerdir. Bu tür faaliyetler, şartları varsa suç ve suçluyu övme veya terör örgütünün propagandasını yapma suçlarını oluşturur.

16. Ceza Dairesi PKK yargılamalarında aynı uygulamayı devam ettirirken, 15 Temmuz yargılamaları söz konusu olunca örgüte yapılacak manevi katkının da üyelik suçunu oluşturacağını kabul etmiştir. (9) Yine, PKK’nın kurucusuna tecrit uygulandığı iddiasıyla tutuklu ve hükümlüler tarafından gerçekleştirilen açlık grevine destek vermek amacıyla düzenlenen yasadışı gösterilere katılarak slogan atanların eylemi propaganda suçu kabul edilirken; 15 Temmuz yargılamalarında tutuklanan ve henüz suçlu oldukları dahi belli olmayan kişilere destek olanların veya destek için eylem yapanların eylemleri yardım suçu kabul edilmiştir. (10) Aynı şekilde Daire, zafer işareti yapmayı suç kabul etmezken, 15 Temmuz yargılamalarında zafer işareti yapmak veya üstü yazılı (yumruk yapmış el vs.) tişört giymeyi yardım suçu kabul etmiştir. (11)

4. Legal Basın Yayın Organlarındaki Faaliyetler Üyelik Kabul Edilmiştir

Yerleşik içtihatlarda; terör örgütlerinin güdümünde yayın yapan legal ya da illegal basın-yayın organlarını takip etmek veya yayınlarına katılmak (Roj TV), program yapmak ve konuşmak tek başına örgüt üyeliğine esas alınmamış, yayınların içeriğinde suç oluşturan bir husus varsa bu suçtan (örgüt propagandası, örgüt açıklaması yayınlamak ve suç ve suçluyu övme) sadece fail sorumlu tutulmuş ve bu tür faaliyetler uzun bir süre devam etse dahi üyelik olarak kabul edilmemiştir. (12)

16. Ceza Dairesi de, diğer terör örgütlerinde aynı uygulamayı devam ettirip; bir gazetenin dokuz ayrı nüshasında terör örgütünü destekleyici yazıların propaganda suçunu oluşturduğunu belirtmiştir (13). Ancak 15 Temmuz yargılamalarında, Gülen Hareketi ile irtibatlı olan ve yasal olarak faaliyet yürüten basın yayın kuruluşlarında çalışan, program yapan, yönetici olan veya bu kuruluşlarda konuşma yapıp yazı yazan kişiler örgüt üyeliği ya da örgüte yardımdan cezalandırılmışlardır. Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ile ilgili verilen kararlar bunun en somut örneğidir.

5. Yasal ve Rutin Faaliyetler Üyelik Suçuna Esas Alınmıştır

Geçmiş uygulamalarda yasal olarak faaliyet yürüten bir sendika veya derneğe üye olmak ya da bu tür yasal kuruluşların faaliyetleri çerçevesinde yapılan ve meşru bir hakkın kullanılmasını gerektiren faaliyetler örgütsel kabul edilmediği gibi örgüt üyeliği veya örgüte yardım suçuna da esas alınmamıştır. (14) 

15 Temmuz yargılamalarında ise; yasal bir sendika veya derneğe üye olmak, bir gazeteye abone olmak, çocuğunu belirli bir okula göndermek veya bu okulda çalışmak, ankesörlü bir telefondan aranmak, Bylock kullanmak, barışçıl dini sohbetlere katılmak, bir bankada bankacılık faaliyetlerinde bulunmak, Bakanlar Kurulu tarafından kamuya yararlı dernek statüsü verilen bir derneğe yardımda bulunmak, SGK’lı olarak bir kurumda çalışmak gibi tamamıyla yasal ve terörle hiçbir ilgisi olmayan pek çok faaliyet örgüt üyeliği suçuna esas alınmıştır. (15)

6. Meşru Eylem Çağrılarına veya Kampanyalara Katılmak Üyelik Suçuna Esas Alınmıştır

Kampanyalar ve eylem çağrıları, terör örgütlerinin yürüttüğü örgütsel faaliyetlerdendir. Türkiye’de özellikle, imza kampanyası, kepenk kapatma kampanyası, serhildan türü sivil itaatsizlik eylem çağrıları yaygındır. Bunalar, örgüt üyeleri dışında tüm vatandaşların da katıldığı faaliyetlerdir. (16) 765 sayılı eski TCK döneminde silahlı çetenin kepenk kapatma çağrısına uyularak dükkânların kapatılması suç olarak kabul edilmemiş, kaymakamlıkça verilen dükkânların açılma emrine uyulmaması ise 526. madde kapsamında “kabahat” kabul edilmiştir. (17) Yani, bu tür kampanyalara “bizatihi katılmak” suç olarak görülmemiştir.

Ancak, 15 Temmuz yargılamalarında toplu olarak gerçekleştirilen yasal faaliyetlere sadece katılmak bile üyelik suçunun oluşumu için yeterli kabul edilmiştir. Örneğin, yasal bir bankaya (Bank Asya) para yatırılması şeklindeki bir kampanyaya katılmak veya yasal bir televizyon kanalını yayından kaldırdığı için bir yayın kuruluşunun (Dijitürk) aboneliğinden toplu olarak ayrılmak örgütsel kabul edilip üyelik suçuna esas alınmıştır. (18) Oysaki örgüt çağrısı ile yapılsa bile meşru bir hakkı kullanmak veya yasal bir eylem gerçekleştirmek örgütsel faaliyet kabul edilemez.

7. Tutuklu ve Hükümlülere İnsani veya Hukuki Yardımlar Suç Kabul Edilmiştir

Yerleşik içtihatlar gereğince, cezaevinde bulunan örgüt mensuplarına insani duygularla veya akrabalık ilişkilerinin gereği olarak yapılan yardımlar üyelik suçunu oluşturmaz. (19) Ancak, 15 Temmuz sonrası gerçekleştirilen cezaevi ziyaretleri, cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlü yakınlarına yapılan insani yardımlar ve hatta hakkında soruşturma/kovuşturma bulunan kişilere avukatların görevleri gereği yaptığı hukuki yardımlar dahi örgütsel faaliyet kabul edilip üyelik suçuna esas alınmıştır.

8. Örgütsel Toplantı ve Aidat Kavramları Yanlış Yorumlanmıştır

Örgütsel toplantılar her silahlı örgütte yapılan faaliyetlerdendir. Bütün silahlı örgütlerde ciddi bir siyasi eğitim aşaması vardır. Örgüt mensuplarındaki örgütsel bilinci geliştirmek ve sürekli zinde tutmak bu sayede olur. Sağ veya sol görüşlü, dini ya da Marksist-Leninist temelli tüm silahlı örgütlerde bu toplantılar önemli yer tutar. Bu toplantılarda, örgütün amacına ulaşması için yapılması gerekenler ve üyelere düşen vazifeler konuşulur. Kısaca, örgütsel toplantılar örgütün ve amacının açıkça konuşulduğu, değerlendirildiği ve örgüt bilincinin geliştirildiği toplantılardır.

Örgütsel ders olarak da adlandırılan bu toplantılar, nihai amacın ve örgüt ideolojisinin anlatıldığı yerlerdir ve bu mahiyette olmayan toplantılar örgütsel kabul edilmez. Bu nedenle, örgüt mensuplarının düzenlediği/katıldığı her toplantı örgütsel değildir ve sadece “örgütsel nitelikli” toplantı/ders üyelik suçuna esas alınabilir. (20)

Ancak, güncel yargılamalarda barışçıl dini toplantılar/sohbetler örgütsel kabul edilmiştir. Bu yargılamalarda; tanık, gizli tanık ve itirafçılar bile yapılan toplantı/sohbetlerde sadece Kuran ve dini kitap okunduğunu, namaz kılındığını ve dini sohbet yapıldığını söyleseler de, bu faaliyetler terör faaliyeti olarak değerlendirilmiştir. (21)  

Yine Terör örgütlerinin gelir kaynaklarından biri olan aidatlar, illegal alanda ve terör faaliyetlerinde kullanılan kayıt dışı paralardır. Bu paralar ile örgütün işleyeceği suçların finansmanı ve örgüte silah sağlanıp, kırsaldaki örgüt mensuplarının ihtiyaçları karşılanır. Ancak güncel yargılamalarda, tanık ve gizli tanık beyanlarıyla da sabit olduğu üzere, fakir öğrenci okutmak, kurban kestirmek, okul veya öğrenci yurdu inşa etmek gibi yasal ve hayır amaçlı toplanan ve hiçbir terör faaliyetinde kullanılmayan paralar örgütsel aidat olarak kabul edilmiştir.(22)

9. Bylock Kullanmak Örgüt Üyeliğine Esas Kabul Edilmiştir

Bylock’un hukuka aykırı delil olması bir yana, bu uygulama halka açık ve yasal bir sistemdir. Ancak, görüşme içeriği tespit edilmese de sadece bu iletişim sistemi kullanmak dahi hiyerarşik yapıya dahil olma olarak kabul edilmiştir. Zira Gülen hareketinin terör örgütü, görevleri gereği tahliye kararı vermek dışında başka bir eylemleri tespit edilmeyen iki hakimin de terör örgütü üyesi kabul edildiği ilk karar da (23) ve bu kararın onanmasına ilişkin Ceza Genel Kurulu kararında (24), sanıkların hiyerarşik yapıya dahil olduklarına ilişkin tek delil Bylock kullanmalarıdır.

16. Ceza Dairesince verilen kararda; sanıkların Bylock listelerinde isimlerinin bulunduğu, ancak mesaj içeriklerinin tespit edilemediği, sanık M.B.’in 19 farklı günde; sanık M.Ö.’in 21 farklı günde Bylock sistemine giriş yaptığının tespit edildiği belirtilmiş ve sadece bu gerekçeyle üyelik suçunun oluştuğu kabul edilmiştir.

Ceza Genel Kurulu kararında da; “…FÖTÖ/PDY” silahlı terör örgütü mensuplarının kullanımı için oluşturulmuş ve münhasıran bu terör örgütünün mensupları tarafından kullanıldığı bilinen ByLock iletişim sistemini kullanmak suretiyle örgütün hiyerarşik yapısına dahil oldukları ve böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işledikleri anlaşılmaktadır” denilmiştir. Bu kararda; yasal tek bir faaliyet örgütsel olarak kabul edilmiş ve çeşitlilik, süreklilik, yoğunluk kriterleri de aranmadan üyelik suçundan hüküm kurulmuştur.

Oysa 16. Ceza Dairesi, Bylock ile ilgili başka bir kararında, tespit edilen Bylock yazışma içeriklerinin örgütsel nitelikte olmaması nedeniyle mahkumiyete esas alınamayacağını belirtmiştir. (25)

Bylock’la ilgili kararlarında kendisiyle de çelişen 16. Ceza Dairesi, ilk kararında yazışma içeriklerinin önemli olmadığını ve sadece bu sisteme dahil olmanın üyelik için yeterli olduğunu söylerken, ikinci kararında yazışma içeriklerinin önemli olduğunu ve eğer örgütsel nitelikte değilse üyelik suçunun oluşmayacağını söylemiştir. Bu durumda, üyelikten mahkum olan iki hakimin tespit edilemeyen yazışma içerikleri örgütsel nitelikte değilse, haklarında nasıl mahkumiyet hükmü kurulduğu sorusu cevapsız kalmıştır.

10. Sabit Hatlardan Aranmak Örgüt Üyeliğine Esas Kabul Edilmiştir

Yerleşik Yargıtay içtihatları gereğince; şüphelinin kiminle, ne zaman, nerede iletişim kurduğunu gösteren ve görüşme içerikleri belli olmayan iletişimin tespiti kayıtları basit şüphe oluşturan yardımcı delil niteliğinde olup kamu davası açılması için aranan yeterli şüphe ve mahkûmiyet için aranan kesin delil niteliğinde değilken ve bu kayıtların mutlaka somut delillerle desteklenmesi ve aleyhinde HTS kayıtlarından başka delil bulunmayan kişinin, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinden faydalanması gerekirken; (26) 16. Ceza Dairesi, Yönetmelikte öngörülen imha süresi geçmesine rağmen imha edilmeyip hukuka aykırı hale gelen, kimin aradığı ve içeriği belli olmayan HTS kayıtlarına dayanılarak örgüt üyeliği suçundan verilen cezayı onamıştır. (27)

Acaba, “ankesörle aranmak”, silahlı örgüt üyeliğinin “temsil edici” veya “kanıtlayıcı” delili olabilir mi? Elbette ki hayır. Zira arayan kişinin örgüt üyesi olup olmadığı ve görüşme içerikleri dahi henüz tespit edilememiştir. Bir örgütün bu yöntemi kullandığı kabul edilse bile, failin bu amaçla arandığına ilişkin şüphe giderilmemiştir. Ardışık veya periyodik arama gibi yeni kavramlar üretilerek ya da destekleyici/yan delil ardına sığınılarak da bu şüphe giderilemez.

Yine,”sanığın neden arandığına dair makul bir açıklama getirememesi”, “örgüt imamı tarafından arandığı” veya “örgütsel toplantıya çağrıldığı” gibi varsayımlar şüphe sebeplerini ortadan kaldırmayacağı gibi hiçbir destekleyici delil, “ankesörle aranmanın” bir kişinin bir örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduğuna ilişkin şüpheyi de ortadan kaldıramaz. Maddi gerçeği bulma yükümlülüğü hakimlere aittir. Ne suçlu olduğunu ikrar eden sanık suçunu; ne de masum olduğunu iddia eden sanık masumiyetini ispat etmek zorunda değildir. Zira kural olan masumiyettir ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince, kesin nitelikte kanıtlanamayan veya şüpheli kalan her husus sanık lehine yorumlanmak zorundadır.

İçeriği tespit edilen tek bir görüşme kaydı bile terör örgütü üyeliğine delil olabilirken; kiminle, ne amaçla görüşüldüğü ve içeriği tespit edilemeyen yüzlerce kayıt, bir kişinin bir terör örgütüyle irtibatlı olduğunu göstermez. Kaldı ki, suçun oluşması için irtibat yeterli olmayıp, kişinin hiyerarşik yapıya dahil olduğunun ispatı gerekir.

Kısaca; ankesörle aranmanın silahlı örgütü üyeliği suçuna esas alınabilmesi için;

a. Görüşme kayıtlarının hukuka uygun (saklanma süresinde) elde edilmesi,

b. Görüşme içeriklerinin tespiti ve

c. Tespit edilen görüşme içeriklerinin, terör örgütünün nihai amacına (mevcut yargılamalarda darbeye teşebbüs) katkı sağlayan örgütsel faaliyetlere ilişkin olması gerekir. Aksi durumun kabulü, örgüt mensuplarının aralarındaki şahsi sohbetlerin veya aile üyeleriyle yaptıkları “periyodik ve ardışık” görüşmelerin dahi suç kabul edilmesi anlamına gelecektir.

Yukarıdaki ilkeleri güncel yargılamalara uyguladığımızda; görüşmelere ilişkin HTS kayıtları saklanması gerekenden daha fazla saklandığı için hukuka aykırı hale gelmiştir. Bu dosyalar da, hiç bir görüşme içeriği ve dolayısıyla tespit edilen hiç bir örgütsel nitelikli konuşma yoktur. Yani, ankesör soruşturmaları bir şüphe ve varsayım üzerine yürütülmekte ve maddi gerçek ortaya çıkarılmadan bir zan ile kişilere örgüt üyeliğinden ceza verilmektedir. Oysaki bu delillerle kişilere ceza verilebilmesi kesinlikle mümkün değildir. Zira şüphe sebepleri %100 giderilememiştir.

11. Savunma Hakkının Kullanılması Cezalandırılmıştır

Terör yargılamalarında, örgüt veya lideri lehine slogan atma, masaya vurma, alkışlama, hâkim, savcı, Devlet, Millet Anayasa gibi değerlere hakaret etme ve duruşmada soyunma gibi davranışların görülmesi mümkündür. Bu hareketler, bugüne kadar cezanın tayinine esas alınmamış ve 16. Ceza Dairesi de PKK yargılamalarında örgüt veya kurucusu lehine slogan atmayı savunma hakkı kapsamında değerlendirmiştir. (28)

Yine, yerleşik içtihatlar gereğince susma hakkı gibi inkâr da savunma yollarından biridir ve teşdide ya da takdiri indirim uygulanmamasına gerekçe yapılamaz. (29)

Güncel yargılamalarda ise; Fethullah Gülen veya hareketi lehine bırakın slogan atmayı, lehe söylenen en basit ifadeler ya da bu hareketin terör örgütü olmadığına veya terörist olunmadığına ilişkin hukuki savunmalar dahi savunma hakkı kapsamında kabul edilmemiş, bu ifadeler ya teşdit gerekçesi yapılmış ya da bunlar nedeniyle takdiri indirim uygulanmamıştır. 

Aynı şekilde, daha önce savunma hakkı kapsamında sanığın veya müdafisinin yüzlerce sayfalık savunmasını duruşmada uzun süre okuması “yargılamayı uzatmaya yönelik olumsuz davranış” olarak değerlendirilmezken; 16. Ceza Dairesi, güncel yargılamalarda “muhakeme hukukunun tanıdığı hakları kullanarak yargılamayı uzatmak” şeklinde bir gerekçeyle takdiri indirim uygulamamıştır. (30) Ancak, muhakeme hukukunun tanıdığı hakları sonuna kadar kullanmak savunma hakkının ayrılmaz bir parçasıdır.

Benzer şekilde, 16 Ceza Dairesi PKK yargılamalarında üyelik suçunda teşdit uygulanmasını veya yardım/adına suç işleme suçlarında az indirim yapılmasını bozma nedeni yaparken; (31) Gülen Hareketi mensuplarıyla ilgili yargılamalarda, teşdit uygulanmamasını eleştirmiş veya bozma nedeni yapmıştır. Yani, artı hiçbir suçu olmayan, sadece yasal ve rutin faaliyetlerde bulunan kişilere teşdit uygulanmasını istemiştir. (32)

12. Terör Örgütü Üyeliği ile Yöneticilik Arasındaki Sınır Değiştirilmiştir

Güncel yargılamalarda yönetici olmanın kapsamı çok genişletilmiş ve önceden örgüt üyesi kabul edilen kişiler bu yargılamalarda yönetici kabul edilmiştir. Şöyle ki; 5237 sayılı yeni TCK’da yer verilmese de, 765 sayılı eski TCK’nın 168. maddesinde yöneticiler ile üyeler arasında bir konumda olan ve örgütte nitelikli görev üstlenen “hususi bir vazifeyi haiz” kişilere yer verilmişti. Ancak, yeni TCK’nın yürürlüğe girmesiyle, eski TCK döneminde “hususi vazifeye haiz örgüt üyeliğinden” mahkûm olanlar “normal örgüt üyesi” kabul edilmiş ve buna göre uyarlama yargılamaları yapılmıştır. (33)

Önceki uygulamalarda, sağ görüşlü bir örgütün genel şurasına delege olarak katılıp, yasama şurasına katılacakların belirlenmesi için yapılan seçimde oy kullanan sanık yönetici değil, özel görevli üye kabul edilmiştir. (34) Yine PKK, Hizbullah, THKP/C (Dev-Sol) gibi terör örgütlerinde il, bölge, üniversite ve cami sorumluları, askeri kanadın eylem birliklerinin (tim, manga, bölük, tabur) komutanları ve merkez komitede görevli olanlar yönetici değil özel görevli üye veya hitap edilen mensup sayısına göre normal üye olarak kabul edilmiştir.(35)

Ancak, güncel yargılamalarda özel görevli niteliğinde olan üyeler yöneticilikten cezalandırılmıştır. Yani, özel görevli üyelerle ilgili 5237 sayılı TCK’da yer almayan hükümler, bu yargılamalarda tekrar getirilmiş ve il, ilçe, üniversite, ev sorumluları ile çok az sayıda kişiden sorumlu olduğu iddia edilen kişiler yönetici kabul edilmiştir. Kısaca; 765 sayılı Yasa döneminde özel görevli olan üyeler, 5237 sayılı Yasa döneminde yönetici yapılmış ve bunun sonucu olarak da tarihte görülmemiş şekilde çok sayıda yöneticisi olan bir terör örgütü yaratılmıştır.

13. Manevi Unsur Bir Karine Üzerinden Değerlendirilmiştir

Terör örgütü üyeliği suçu doğrudan kast ile işlenebilir ve suçun işlenmesinde dolaylı kast (TCK m.21/2) yeterli değildir. Başka bir deyişle, failin içinde bulunduğu yapının silahlı örgüt olabileceğini “öngörmesine” rağmen bu yapıya dahil olması halinde suç oluşmaz. . Legal bir örgütün mensubu olunduğuna dair esaslı hata kastı kaldırır. Yani, fail, bu yapının silahlı örgüt olduğunu kesin olarak bilmelidir.

Gülen Hareketinin ilk silahlı eylemi 15/7/2016 tarihli olaylar, bir terör örgütü olduğu da 26/9/2017 tarihinde kesinleşen yargı kararıyla kabul edilmiştir. Yine, bu hareketin nihai amacının gizli tutulduğu, kendi mensuplarından dahi gizlediği ve dini bir cemaat görüntüsünde olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle, hareket üyelerinden kimlerin anayasal düzeni değiştirmek için hareket ettiğinin tespit ve ispatı çok önem kazanmıştır.

15 Temmuz yargılamalarında manevi unsur değerlendirmesi bir karine üzerinden yürütülmektedir. Zira 16. Ceza Dairesi, “7 katlı piramit” şeklinde bir yapılanma kabul ederek piramidin 1. ve 2. katında bulunanların bu cemaatin silahlı örgüt olduğunu bilemeyebileceğini, 3, 4, 5, 6, 7. katlarda bulunan kişilerin ise bunu bilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bu piramide göre manevi unsur değerlendirmesi yapan 16. Ceza Dairesi, amaç suçu yani darbe teşebbüsünü 6 ve 7. katlarda bulunanlarla ilgili “mutlaka bilir, 4 ve 5. katlarda bulunanlarla ilgili “kural olarak bilir, 1 ve 2. katlarda bulunanlarla ilgili de “bilmeyebilir” şeklinde bir ön kabul ve varsayımda bulunmuştur. Bu varsayımdan hareket eden Daire, TCK’nın 30. maddesindeki hata hükümlerinin yalnızca 1 ve 2. katlarda bulunanlar için düşünülebileceğini, 3, 4, 5, 6 ve 7. katlarda bulunanlar için değerlendirilmesinin gerekmediğini ve hatta 6 ve 7. katlarda bulunanlar için 30. maddenin uygulanmasının dahi mümkün olmadığını kabul etmiştir.

Oysa 16. Ceza Dairesi, manevi unsur değerlendirmesini sol örgütlerde farklı yapmıştır. Zira il emniyet müdürü olan ve uzun yıllar emniyet biriminde ve özellikle istihbaratta görev yapan sanığın, “telefonların dinleniyor” söyleyerek yardım ettiği kişinin örgüt üyeliği suçundan 7 yıl cezaevinde kaldığını ve aynı suçtan hakkında ikinci bir soruşturma başlatıldığını bilmesine ve hatta bu kişinin ilk sorgusunda hazır bulunmasına rağmen, doğrudan kastla hareket ettiğine dair yeterli delil olmadığını ve suçun manevi unsurunun oluşmadığı belirterek mahkumiyet kararını bozmuştur. (36)

Ancak, Gülen Hareketi mensubu olduğu iddia edilen ve 2015 yılı Nisan ayından beri tutuklu olan iki hakimin, bu hareketin bir terör örgütü olduğunu bildiklerini ve 15/7/2016’da gerçekleşen darbe teşebbüsünden haberdar olduklarını söylemiştir. Daire bu kararında şu varsayımsal ifadeler ile doğrudan kastın varlığını kabul etmiştir; “…örgüt pramidi içindeki konumları itibariyle “mahrem alan” kapsamında yer almaları ve meslekleri gözetildiğinde, örgütün nihai amacını, …bilmeleri beklenen sanıkların…”, “Sanıkların eğitim düzeyi, yaptıkları görev nedeniyle edindikleri bilgi, tecrübe ve örgütteki konumları itibariyle bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu bilebilecek durumda oldukları…(37)

Yani, emniyet müdürüyle ilgili kararda “bilmeme ihtimalini” beraat gerekçesi yapan 16. Ceza Dairesi, hakimlerle ilgili kararda “bilme ihtimalini” mahkumiyet gerekçesi yapmış, ancak iki ihtimal arasında bir fark olmadığını görmezden gelmiştir. Daire, bir emniyet müdürü için silahlı örgüt üyesine yardım ettiğini “bilemeyebilir” derken; güncel yargılamalarda bir hakim, öğretmen, doktor, esnaf ve hatta ev hanımı için darbe teşebbüsünü “biliyordur” diyerek çifte standart uygulamıştır.

13. Usul Hükümleri Farklı Uygulanmıştır

16. Ceza Dairesi, muhakeme hukukuna ilişkin kuralları da güncel yargılamalarda görmezden gelmiştir. Örneğin, diğer terör örgütlerine ilişkin yargılamalarda Cumhuriyet savcısı veya ihtiyar heyetinden ya da komşulardan iki kişi olmadan yapılan aramayı ve bu aramada ele geçen delilleri hukuka aykırı kabul edip hükme esas alınamayacağını belirtirken, (38) güncel yargılamalarda, komşunun bulunmadığı ve sadece polisin yaptığı arama kararları hukuka uygun bulmuştur.

Yine, diğer yargılamalarda maddi delil ile desteklenmeyen ihbar tutanağına itibar edilmezken, (39) güncel yargılamalarda ihbar tutanakları en itibarlı delillerdendir.

Aynı şekilde, diğer örgütlerle ilgili yargılamalarda başka bir şehirde tutuklu olup duruşmalara gelebileceğini beyan eden hasta sanıklar tahliye edilip, kaçma şüphesini gösterir olguların bulunmaması da tahliyeye gerekçe yapılırken, (40) güncel yargılamalarda felçli, kanser, hastanede yatan ve duruşmalara gelemeyecek kadar hasta tutuklular tahliye edilmediği gibi kendisi gelip teslim olan ve hatta yurtdışından gelen kişiler kaçma şüphesini gösteren hiçbir olgu bulunmamasına rağmen tutuklanmakta ya da tahliye edilmemektedir.

Sonuç

Silahlı örgütlere ilişkin düzenleme 1926 yılından beri mevzuatta bulunmaktadır ve yaklaşık yüz yıllık bir uygulaması vardır. Terör suçlarındaki artış nedeniyle, 1973 yılında Yargıtay 9. Ceza Dairesi kurulmuş ve Daire müstakilen terör suçlarının temyiz incelemesiyle görevlendirilmiştir. Bu görevi 16. Ceza Dairesine devredene bazı eleştirilere maruz kalsa da, 16. Ceza Dairesi 5-6 yıllık süreçte 9. Ceza Dairesi’ne adeta rahmet okutmuştur.

Kanaatimizce, 16. Ceza Dairesinin güncel yargılamalarla ilgili verdiği en hukuksuz karar, Gülen Hareketini silahlı örgüt kabul ettiği kararıdır. Darbe girişimleri konusunda oldukça tecrübeli olan Türk yargısı, darbeci yapılanmaları hiçbir zaman terör örgütü olarak vasıflandırmazken; darbeci bir yapılanma olduğu iddia ve kabul edilen Gülen Hareketi terör örgütü kabul edilmiştir. Ancak, ne Kenan Evren ve arkadaşları ne Talat Aydemir ve arkadaşları ve ne de yakın geçmişteki balyoz davası terör örgütü veya terörist olarak yaftalanmamıştır.  

Bir an için Gülen Hareketi silahlı örgüt kabul edilse dahi; örgüt üyeliği suçunun maddi ve manevi unsuru ya da muhakeme hukukuna ilişkin kurallar bu hareket mensuplarının yargılamalarında yerleşik içtihatlara aykırı, hukuksuz ve öngörülemez şekilde uygulanmıştır.

DİPNOTLAR

  1. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 10/6/2008 T., 2007/9-270 E., 2008/164 K.; “…Sanığın kırsala gitme hazırlığı içinde yakalanmasının ötesinde örgütsel faaliyette bulunduğu ve örgüt üyesi olduğu hususunda cezalandırılmasına yeterli, her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı kanıt elde edilemediğinden özel Daire bozma ilamına uyulması gerekmekle sanığın beraatine karar verilmelidir.” Yargıtay Ceza Genel Kurulu 26/10/1999 T., 1999/9-253 E., 1999/244 K.; Benzer kararlar için bkz.; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 26/6/2009 T., 2009/5702 E., 2009/7463 K.; 06/4/2010 T., 2008/9178 E., 2010/3894 K. sayılı kararları.

  2. “…Sanığın sabit görülen hareketi, örgütün elemanlarını barındırıp, silahlarını saklamaktan ibaret kalmasına göre, TCK’nın 169’uncu maddesiyle ceza tayin olunmasında yasaya aykırı bir yön görülmemiştir. Maddede yazılı barınacak yer gösterme, yardım etme, erzak, vs. tedarik etme gibi hareketlerin gerçekleştirilebilmesi için failin, örgütün bazı mensupları ile şu ya da bu şekilde ilişkiye geçmiş olması, bu suçun yasal unsurunu teşkil edeceğinden, ayrıca o şahsın yardım ettiği örgüte girdiğini de göstermez. Askeri Yargıtay 2. Dairesi 11/7/1984 T., 265/313 K.

  3. “…Örgüte üye olmak fiili bir katılma olup örgüte üye olmak için örgüt yöneticilerinin rızasının varlığına gerek yoktur, tek taraflı iradeyle bile örgüte katılmak mümkündür.” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 20/4/2015 T., 2015/1069 E., 2015/840 K.

  4. “…Tek taraflı irade beyanıyla örgüte üye olmak imkânı bulunmamaktadır. Örgüt yönetiminin açık ya da zımni bir kabulü olmalıdır. Örgüt yöneticilerinin, örgüt faaliyeti kapsamında işledikleri bütün suçlardan asli fail olarak sorumlu tutuldukları (TCK 220/5 md) bir sistemin, tek taraflı irade beyanı ile kendi içinde gizlilik, disiplin ve mutlak sadakat gibi zorunlu kuralları barındıran, dış dünyaya kapalı bir yapıya üye olunabileceğini de kabul etmesi beklenemez.” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 05/7/2019 T., 2019/521 E., 2019/4769 K. 

  5. “…Dairemizin 24.01.2013 tarih 2010/12749-2013/1337 sayılı, 16.05.2013 tarih 2012/11301-2013/7759 sayılı ve 31.10.2013 tarih 2012/11455- 2012/13025 sayılı kararlarında da belirtildiği gibi, hiyerarşik yapıya dahil olma unsuru ortaya konulmadan sadece silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçunun birden çok işlenmiş olmasına dayanılarak terör örgütünün doğrudan üyesi olma suçundan mahkumiyet hükmü kurulamayacağı gözetilmeden delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24/12/2013 T., 2012/10057 E., 2013/16583 K.; “…Sanığın silahlı terör örgütü ile organik bağ içinde olduğu, hiyerarşik yapı içinde faaliyette bulunduğu ve bu suretle örgüt üyesi olduğu yolunda dosyaya yansıyan bilgi ve belge bulunmadığı gibi terör örgütünün propagandasının birden fazla kez yapılmasının terör örgütü üyeliğini oluşturmayacağı,…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 16/5/2013 T., 2012/11301 E., 2013/7759 K.

  6. “…Sanığın dosya kapsamına göre, sübutu kabul edilen 13.01.2011 tarihinden  15.10.2011 tarihine kadar yirmi ayrı terör örgütünün propagandasına dönüşen gösterilere katılma eyleminin, örgüt faaliyetlerindeki süreklilik ve yoğunluğu itibariyle, silahlı terör örgütü üyeliği suçunu oluşturacağı gözetilmeden suç vasfının nitelendirmesinde yanılgıya düşülerek sanığın katıldığı eylemlerin terör örgütüne yardım suçunu oluşturduğunun kabulü ile yazılı şekilde hüküm tesisi…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 27/4/2015 T., 2015/1381 E., 2015/930 K.

  7. “…Sanık hakkında TCK un 168/2. maddesine uygun silahlı çetenin sair efradı olmak suçundan açılan kamu davasının 3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesindeki (örgütle ilgili propaganda yapmak) suçuna dönüşmeyeceği ve bu suçtan dolayı da açılmış bir dava bulunmadığı gözetilmeden davaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 20/9/1994 T., 1994/4213 E., 1994/4710 K.; “…Sanıklar hakkında 3713 sayılı Kanunun 7/2. maddesine aykırılık suçundan açılmış bir dava bulunmadığı, iddianamede örgüt üyeliği suçundan açılan dava nedeniyle sanıkların faaliyetlerinden bahsedilmiş olması anılan suçtan dava açılmış sayılmasını gerektirmediği gibi silahlı terör örgütüne üye olma suçunun 3713 sayılı Kanunun 7/2. maddesine aykırılık suçuna dönüşemeyeceği de gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 18/01/2011 T., 2010/16139 E., 2011/127 K.

  8. “…3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesi ile 5237 sayılı TCK’nın 220/7. maddesinin unsurları benzerlik arz etmekte ve bir kısım fiiller her iki maddede de düzenlenmiş bulunmakta ise de, uygulamada benimsenen en ayırıcı ölçüt yardım fiillerinin maddi nitelikte bulunup bulunmamasıdır. Maddi nitelikteki yardım fiilleri suç tarihinde yürürlükte bulunan normlar dikkate alınmak suretiyle 5237 sayılı TCK’nın 220/7. maddesi kapsamında, maddi nitelikte olmayan fiiller ise 3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir.” Yargıtay Ceza Genel Kurulu 12/02/2008 T., 2007/9-230 E., 2008/23 K.

  9. “…Örgüt üyesinin…, örgütün varlığına veya güçlendirilmesine nedensel bir bağ taşıyan maddi ya da manevi somut bir katkısının bulunması gerekir.” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 05/7/2019 T., 2019/521 E., 2019/4769 K. 

  10. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 01/4/2015 T., 2015/216 E., 2015/483 K; 13/4/2015 T., 2015/215 E., 2015/746 K.

  11. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 02/4/2015 T., 2015/112 E., 2015/527 K.

  12. “…Örgütün yayın organı niteliğindeki bu internet siteleri ile ayrıca örgütün sesi konumundaki Roj tv olay öncesinde sık sık yapmış olduğu yayınlarla ortamı germiş, halkın işe gitmemesini, kepenklerini kapatmasını, çocukların okula gitmemesini sağlamış, eylem çağrıları ve provaktif yayınlar sonucu ölen örgüt mensuplarının cenaze törenlerine katılan kişiler belirtilen eylemleri gerçekleştirmiş.” Yargıtay Ceza Genel Kurulu 04/3/2008 T., 2007/9-282 E., 2008/44 K. 

“…Bir derneğin il başkanı olan sanığın canlı yayınlanan Roj Tv haber bültenine bağlanarak yaptığı konuşma bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiğinde; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 26 ve Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin 10. maddelerinde öngörülen ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları ile de desteklenen ifade hürriyetinin kullanılması kapsamında kaldığı ve silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçunu oluşturmayacağı gibi konuşmanın niteliği ile gerçekleştirildiği ortama göre suç işlemeye tahrik suçunu da oluşturmayacağı anlaşılmakla yüklenen suçtan beraati yerine, yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 21/3/2012 T., 2010/5039 E., 2012/3760 K.

”…Olay tarihinde yurtdışından ROJ TV adıyla uydu üzerinden yayın yapan televizyon kuruluşunun canlı yayınına telefonla katılan sanığın silahlı terör örgütünün  amacı ve kurucusu  Abdullah Öcalan’ın  görüş  ve düşüncelerinin  toplum içinde benimsenmesi, yayılması ve kökleşmesini telkin ve teşvik edecek şekilde yaptığı konuşmanın içeriği, sanığın konumu, hitap edilen kitle, yayımlanma amacı ile hitap edilen kitle tarafından algılanma biçimi de nazara alındığında, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kabul edilemeyeceği, kullanılması kişiye görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlüklerin demokratik bir toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün sağlanması bakımından sınırlandırılabileceği ve eylemin 3713 sayılı Yasanın 7/2. maddesinde belirlenen silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçunu oluşturacağı, sanığın hukuki durumunun buna göre takdir ve tayini gerektiği gözetilmeden suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm tesisi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 04/02/2008 T., 2007/9370 E., 2008/617 K.

  1. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 14/5/2015 T., 2015/2735 E., 2015/1352 K.

  2. “…Yasal olarak kurulmuş bir sendika olan Tüm Yargı-Sen Üyesi sanıkların, sendika tüzüğünde de yer olan “çalışanların sosyal, mali özlük hakları ile çalışma koşullarının iyileştirilmesi” amacıyla, F tipi cezaevlerinin çalışanları olan infaz koruma memurları ve diğer sendika üyesi personelin muhtemel sorunlarının eleştirilmesi amacıyla oluşturulan platforma katılarak, bu platformun belirlediği yasal eylemlerde bulunmaktan ibaret faaliyetlerinde, TCK’nın 169. maddesinde tanımlanan herhangi örgüte yardım ve yataklık suçunun Yasal unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden bu suçtan beraatları yerine, yazılı gerekçeyle mahkumiyetlerine karar verilmesi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 07/3/2002 T., 2002/2894 E. 2002/437 K.

  3. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24/04/2017 T., 2015/3E., 2017/3 K.; 11/12/2019 T., 2019/5786 E., 2019/7702 K; 20/12/2017 T., 2017/1862 E., 2017/5796 K.; 22/5/2019 T., 2018/2824 E., 2019/3730 K.

  4. “…Sanıkların “ben bir kürdistanlı olarak, kürdistanda sayın Abdullah Öcalan’ı bir siyasal irade olarak görüyor ve kabul ediyorum” ibarelerini içeren bildirileri imzalamaktan ibaret eylemlerinin suç teşkil etmeyeceğinin gözetilmemesi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 13/5/2009 T., 2009/2603 E., 2009/5679 K.

  5. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 02/5/1994 T., 1994/2-105 E., 1994/131 K.

  6. “…Örgütle irtibatlı olduğu için kapatılmasına karar verilen Aktif-Sen isimli sendikaya üye olan ve örgüt liderinin talimatı doğrultusunda anılan örgütle irtibatlı Bank Asya’daki hesabına para yatıran sanığın faaliyetlerinin hükme esas alınması gerektiğinin gözetilmesinde zorunluluk bulunması…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 22/5/2019 T., 2018/2824 E., 2019/3730 K. 

  7. “…Öte yandan, sanığın salt insani duygularla ve akrabalık ilişkilerinin gereği olarak dayısının oğlu MA’ı cezaevinde zaman zaman 9 aya varan aralarla ziyaret edip çeşitli ihtiyaçlarını karşılaması da, cezaevindeki diğer örgüt mensuplarıyla ilişki içinde bulunduğunun kanıtı olarak kabul edilemez. Bu itibarla, 31 yaşında olup, sabıkası bulunmayan ve bir kısım yakınları kolluk görevlileri tarafından gözaltına alındıktan sonra kaçma olanağı bulunduğu halde kaçmayan ve evinin aranmasına da onay veren sanığın diğer kanıtlarla desteklenmeyen ve sonraki aşamalarda reddettiği kolluk anlatımının tek başına hüküm kurulmasına yeterli kanıt değeri bulunmadığı, bunun dışında sanığın örgüt üyesi olduğunu gösterir, bu suçtan cezalandırılmasına yeterli, kuşkudan arınmış kesin ve inandırıcı başkaca kanıt da bulunmadığı anlaşılmaktadır.”  Yargıtay Ceza Genel Kurulu 30/4/2002 T., 2002/9-102 E., 2002/236 K.

  8. “…Sanığın örgütsel nitelikli ders alma, ders verme, silahlı nöbet tutma, örgütün kitapevi sorumlusu olma gibi süreklilik ve çeşitlilik gösteren eylem ve faaliyetlerinin silahlı örgüt üyesi olma suçunu oluşturduğu ve sahte kimlikle yakalandığı 15.10.2004 tarihinin suç tarihi olduğu kabul edilerek   hukuki durumunun buna göre tayin ve takdiri gerektiği gözetilmeden suç vasfında ve tarihinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm tesisi…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 09/6/2008 T., 2007/9258 E., 2008/7446 K. 

  9. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24/4/2018 T., 2018/284 E., 2018/1217 K.

  10. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 28/02/2018 T., 2017/3716 E., 2018/633 K.

  11. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.

  12. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 26/9/2017 T., 2017/16.MD-956 E., 2017/370 K.

  13. “…Yazışma içeriklerinin örgütsel nitelikte olmadığının anlaşılmasına rağmen hatalı değerlendirmeyle sanığın, örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının kabul edilerek yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 25/6/2020 T., 2019/11650 E., 2020/3039 K. 

  14. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 03/07/2007 T., 2007/5.MD-23 E., 2007/167 K.; 22/01/2008 T.,  2008/3-25 E., 2008/3 K.; 9. Ceza Dairesi 01/3/2018 T., 2018/18 E., 2018/18 K.

  15. 16. Ceza Dairesi 11/12/2019 T., 2019/5786 E., 2019/7702 K.

  16. “…Sanıkların, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/207 esas sayılı dosyasında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yapılan yargılamaları sırasında mahkumiyetlerine dair verilen hükümlerin tefhimi sonrasında, üyesi oldukları terör örgütünün kurucusu lehine slogan atmaları şeklindeki olayda, eylemin gerçekleştirildiği yer, koşullar ve muhatapları da nazara alındığında, savunma hakkı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve propaganda suçunu oluşturmayacağı gözetilmeden yüklenen suçtan beraatleri yerine yazılı şekilde mahkumiyetlerine karar verilmesi…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 06/5/2015 T., 2015/724 E., 2015/1240 K.; 16. Ceza Dairesinin benzer kararları için bkz.; 11/5/2015 T., 2015/327 E., 2015/1277 K.; 04/5/2015 T., 2015/1723 E., 2015/1081 K.; 16/6/2015 T., 2015/28 E., 2015/1857 K.

  17. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 09/6/1998 T., 8-163 E., 1998/216 K.; Yargıtay 4. Ceza Dairesi 05/5/1999 T., 1999/3904 E., 1999/4799 K.; Yargıtay 4. Ceza Dairesi 07/5/2002 T., 2002/6194 E., 2002/8056 K.; Yargıtay 4. Ceza Dairesi 10/4/2002 T., 2002/3896 E., 2002/6158 K.; Yargıtay 5. Ceza Dairesi 04/5/1993 T., 1993/1541 E., 1993/1918 K.

  18. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.

  19. “…Temel cezanın belirlenmesinde TCK’nın 61/1. maddesinde gösterilen ölçütler nazara alınmak suretiyle, TCK’nın 3/1. maddesi uyarınca işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı olacak şekilde, suçun işleniş biçimi, işlendiği yer ve zaman, meydana gelen tehlikenin ağırlığı göz önünde bulundurularak alt ve üst sınırlar arasında adalet ve hakkaniyet kurallarına uygun bir cezaya hükmedilmesi gerektiği gözetilmeden her iki sanık hakkında temel cezanın belirlenmesinde alt sınırdan uzaklaşılmak suretiyle fazla ceza tayini…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 27/5/2015 T., 2015/4151 E., 2015/1602 K.

“…Oluşa ve dosya kapsamına göre, sanığın eylemine hukuki vasıf verilirken, Anayasanın 138/1. maddesi, 6352 sayılı Kanunun amaç, kapsam ve gerekçesi ile 5237 sayılı TCK’nın 3/1. maddesinde düzenlenen orantılılık ilkesi çerçevesinde, yardım eyleminin yoğunluğu, sürekliliği ve sonuca etkisi şeklindeki niteliklerinin hükme esas alınması gerekliliği karşısında, sanığın akrabası ve komşusu olan Memet Kurt’un talimatıyla, bu kişinin evine yerleşen silahlı terör örgütü mensuplarına, verilen talimat üzerine sadece yiyecek vermekten ve zaman zaman ihtiyaçlarını gidermeleri için kilitli olan kapıyı açmaktan ibaret eyleminde, hakkında tayin olunan cezadan TCK’nın 220. maddesinin 7. fıkrasının 2. cümlesinde yer alan düzenleme uyarınca makul ve hakkaniyete uygun bir oranda indirim yapılması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde uygulama yapılmak suretiyle fazla ceza tayini…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 12/5/2015 T., 2015/1426 E., 2015/1292 K.; 16. Ceza Dairesinin benzer kararları için bkz: 25/5/2015 T., 2015/1831 E., 2015/1705 K.; 17/6/2015 T., 2015/1404 E., 2015/1868 K.; 13/5/2015 T., 2015/1512 E., 2015/1327 K.; 05/5/2015 T., 2015/1638 E., 2015/1147 K.

  1. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 16/6/2020 T., 2019/5527 E., 2020/2677 K.; 19/3/2019 T., 2018/2373 E., 2019/1888 K.

  2. “…Sanığın sübutu kabul edilen eylemlerinin niteliği ve örgüt üyelerini sevk ve idare ettiği kabul edilen alan itibarıyla silahlı terör örgütü yöneticisi olduğuna dair mahkumiyetine yeterli, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı ve 765 sayılı TCK’nın 168/1. maddesinde yer alan “hususi bir vazifeyi haiz olursa” şeklindeki düzenlemeye 5237 sayılı TCK’nın 314/1. maddesinde yer verilmediği de gözetildiğinde, eylemlerinin bir bütün halinde örgüt üyeliği suçunu oluşturduğu kanıtlanan sanık hakkında, eylemlerinin niteliği ve yoğunluğu ile orantılı olarak alt sınırdan uzaklaşmak suretiyle TCK’nın 314/2. maddesi uyarınca mahkumiyet hükmü kurulması yerine …  yazılı şekilde hüküm kurulması…” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 05/3/2013 T., 2012/10041 E., 2013/3402 K.

Dairemizin 02.10.2002 tarihli kararı ile onanmasına karar verilen mahkemenin 01.12.1998  tarihli kararında da belirtildiği üzere, hükümlüler FY ile Eİ’nin silahlı terör örgütünün amirliği ve hususi bir vazifeyi haiz üyesi oldukları, eylemlerin 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın 314/2. maddesinde belirtilen silahlı terör örgütünün üyesi olma suçunu oluşturduğu, lehe yasa değerlendirmesinin buna göre yapılması gerekirken suç vasfında yanılgıya düşülerek” yazılı şekilde (5237 sy TCK 314/1.maddesi gereğince) hüküm kurulması nedeniyle uyarlama yargılaması sonucu kurulan hükmün bozulmasına karar verilmiştir.” Yargıtay 9. Ceza Dairesi 03/5/2011 T., 2010/16690 E., 2011/2694 K.

  1. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 14/5/2002 T., 2002/9-101 E., 2002/246 K.

  2. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 27/3/2001 T., 2001/9-34 E., 2001/45 K.; Yargıtay 9. Ceza Dairesi 11/11/1996 T., 1996/4894 E., 1996/6342 K.; 30/9/l993 T., 1993/32l6 E., 1993/3730 K.; 24/6/l999 T., l999/440 E., l999/2846 K.

  3. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 30/4/2015 T., 2015/3344 E., 2015/926 K.

  4. Yargıtay 16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.

  5. “…Kolluk tarafından, Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın CMK’nın 119/4. maddesi gereğince o yer ihtiyar heyetinden veya komşularından iki kişi bulundurulmaksızın konutlarında yapılan aramada suça konu bildirilerin ele geçtiğinin anlaşılması, sanıkların arama işlemi sonucu ele geçen bildirilerin kendilerine ait olmadığını savunmaları karşısında; aramanın anılan yasa hükmüne aykırı yapılmış olması nedeniyle hukuka uygun şekilde elde edilmeyen delillerin hükme esas alınması suretiyle CMK’nın 217/2. maddesine muhalefet edilerek mahkumiyet hükmü kurulması…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 29/4/2015 T., 2015/1540 E., 2015/1061 K.

  6. “…Sanığın yüklenen suçu işlediğine dair savunmasının aksine maddi delillerle desteklenmeyen ihbar tutanağı dışında cezalandırılmasına yeterli her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği gözetilmeden beraati yerine yazılı gerekçe ile mahkumiyetine karar verilmesi…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 06/5/2015 T., 2015/2439 E., 2015/1138 K.

  7. “…Yargılandığı suçtan dolayı mahkemenin yargı çevresi dışındaki bir cezaevinde tutuklu olan sanık hakkında duruşmalarda bulunmaktan bağışık tutulması hususunda herhangi bir karar verilmediği gibi, kendini özgür ve  güvende hissetmediğini beyan eden sanığın, ısrarla mahkeme huzuruna çıkarak savunma yapmak istemesi ve sanık müdafiinin de bu yönde talepte bulunması karşısında,  adil yargılanma hakkı kapsamında sanığın duruşmada hazır bulundurulması sağlanarak savunmasının tespiti yerine, SEGBİS sistemi yoluyla savunmasının alınıp yargılamanın yapılması ve sanığın mahkumiyetine karar verilmesi suretiyle savunma hakkının kısıtlanması, kanuna aykırı, sanık müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebepten dolayı BOZULMASINA, sanığın kaçma şüphesi gösterir olgular bulunmaması, sağlık durumu ve tutuklulukta geçirdiği süre dikkate alındığında sanık AD’ın tahliyesine, başka suçtan tutuklu veya hükümlü değilse derhal salıverilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına…” Yargıtay 16. Ceza Dairesi 07/5/2015 T., 2015/1064 E., 2015/1049 K.

AİHM’İN, TERÖR VE TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİYLE İLGİLİ SUÇ VE CEZALARIN YASALLIĞI (AİHS m. 7) KAPSAMINDA SORDUĞU SORULARA CEVAPLAR

AİHM’İN, TERÖR VE TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİYLE İLGİLİ SUÇ VE CEZALARIN YASALLIĞI (AİHS m. 7) KAPSAMINDA SORDUĞU SORULARA CEVAPLAR

Bu makale; AİHM’in Yalçınkaya başvurusunda (Başvuru No. 15669/20), terör ve terör örgütü üyeliğiyle ilgili suç ve cezaların yasallığı (AİHS m.7) kapsamında sorduğu sorulara verilebilecek cevaplara ilişkindir.

SORU 1: Terör örgütü üyeliğinden mahkûmiyet, FETÖ/PDY’yi terör örgütü olarak ilan eden bir yargı kararının bulunmasına bağlı mıdır?

CEVAP 1: Terör örgütü üyeliği suçunun maddi unsuru, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmaktır ve maddi unsur iki aşamada değerlendirilir. İlk aşamada, failin içinde bulunduğu yapılanmanın bir terör örgütü olup olmadığı tespit edilir. İkinci aşamada ise failin bu örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olup olmadığı değerlendirilir.

Silahlı örgüt üyeliği yargılamalarında asıl olan, her mahkemenin ilk aşama incelemesini de kendisinin yapmasıdır. Ancak, uygulamada terör örgütleri bakımından bu hukuki tavsifi (yasal bir zorunluluk olarak) her mahkemenin kendisi yapamaz. Bu nedenle, başka bir mahkeme tarafından yapılmış hukuki tavsife, yani failin içinde bulunduğu yapının terör örgütü olduğuna dair verilmiş başka bir yargı kararına ihtiyaç duyar.

Şöyle ki; 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) 1. maddesindeki tanımda 2003 yılında 4928 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonrası, bir yapıya terör örgütü vasfının verilebilmesi için maddede sayılan amaçlara yönelik olarak o yapı tarafından “cebir ve şiddet kullanılarak suç teşkil eden bir eylem gerçekleştirilmesi” zorunludur. Bir suç örgütünün varlığı için “suç işleme amacının” bulunması yeterli ise de, bir terör örgütünün varlığı için ayrıca “suç teşkil eden bir eylem” de gerçekleştirilmesi gerekir.

Bir eylemin “suç” teşkil edip etmediği de ancak kesinleşmiş yargı kararı ile tespit edilebileceğinden, bir yapılanmanın terör örgütü olup olmadığına da ancak “cebir ve şiddet içeren bir suç yargılamasında” karar verilebilir. Bu nedenle, “cebir ve şiddet içeren bir suç” nedeniyle yargılama yapmayan mahkemeler, failin içinde bulunduğu yapıya terör örgütü vasfı veremeyeceğinden, faili de terör örgütü üyeliğinden cezalandıramaz.

Başvuran hakkındaki yargılama da dâhil olmak üzere, örgüt üyeliği yargılamalarının büyük çoğunluğunda fail tarafından işlenmiş cebir ve şiddet içeren bir suç yargılaması yoktur. Zira fail, cebir şiddet içeren suçları işlediği iddia edilen terör örgütünün üyesi olmaktan yargılanmaktadır. Başka bir ifadeyle, örgütün işlediği suçlar ve sahip olduğu silahlar başka yargılamaların konusudur. Ayrıca, CMK’nın 225/1. maddesi gereğince hâkim kendi yargılamasıyla ilgili iddianamedeki “fail ve fiil” ile bağlı olduğundan, başka yargılamalara konu suçların bu yapı tarafından işlendiğini kabul edip örgütün geneli hakkında vasıflandırma yapamaz. Bu nedenle, örgütün nihai amacı kapsamında işlenmiş cebir ve şiddet içeren bir suç hakkında yargılama yapılmayan (başvuranın da dâhil olduğu) bu davalarda, o örgütün bir terör örgütü olduğuna dair önceden verilmiş bir yargı kararı bulunması şarttır.

Başvuran açısından da; başvuranı terör örgütü üyeliğinden cezalandırabilmek için, Gülen Hareketini daha önce terör örgütü olarak kabul eden kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmalıdır. Zira başvuran hakkındaki yargılamada Gülen Hareketinin terör örgütü olarak vasıflandırılması yasal olarak mümkün değildir.

Gülen hareketinin “cebir ve şiddet içeren ve suç teşkil eden eylemlerine” ilişkin yargılamaların 15.7.2016 tarihli olaylara ilişkin yargılamalar olduğu kabul edilmektedir. Zira bu hareket tarafından işlendiği kabul edilen cebir ve şiddet içerikli bir suç hakkında daha önce verilmiş başka bir yargı kararı yoktur. Bu nedenle, Gülen Hareketinin terör örgütü olduğuna ilişkin vasıflandırma, ancak bizzat 15.7.2016 tarihli olaylara ilişkin (Akıncı üssü, kara havacılık, Genelkurmay çatı davası vb.) bu yargılamalarda yapılabileceğinden, başvuran hakkındaki yargılamada, 15.7.2016 tarihli olaylarla ilgili vasıflandırmanın beklenmesi gerekirdi.

Ayrıca, suçun manevi unsurunun değerlendirilmesi açısından da Gülen Hareketini terör örgütü kabul eden bir yargı kararının bulunması önemlidir. Zira silahlı örgüt üyeliği suçunun manevi unsuru doğrudan kasttır (amaç suçu bilme ve bunu isteme) ve örgüte katılırken dâhil olduğu yapının silahlı bir örgüt olduğunu bilmeyen kişilerin TCK’nın 314/2. maddesinden cezalandırılabilmesi mümkün değildir.

Yine, failin silahlı örgüt üyeliğine esas teşkil eden eylem tarihlerinden önce bu yapının bir terör örgütü olduğuna dair kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmuyorsa; failin içinde bulunduğu yapının silahlı bir örgüt olduğunu bilmediği kabul edilir. Dolayısıyla, Gülen Hareketinin silahlı terör örgütü olduğuna dair kesinleşmiş yargı kararı bulunmayan dönemde, bu oluşumun hiyerarşik yapısına dâhil olduğu değerlendirilen başvuran hakkında kural olarak suçun manevi unsurunun oluşmadığı kabul edilmelidir.

Bir yapı ve oluşumun terör örgütü ve bu yapıya mensup kişinin de örgüt üyesi olarak kabulü için bu konuda kesinleşmiş bir yargı kararı bulunması gerektiğine ilişkin çok sayıda Yargıtay kararı bulunmaktadır. Bunlardan biri, kamuoyunda Ergenekon olarak bilinen dosyada verilen karardır. Kararın ilgili kısmı şöyledir; “Yargılama safhasında, dava ya da soruşturmaya konu oluşumun nerede, ne zaman, kimler tarafından, ne amaçla kurulduğu, ülke genelinde amaca elverişli eylem ve faaliyetlerine ilişkin bilgiler ilgili Devlet kurumlarında dosyaya getirtilmek suretiyle dosyada mevcut olay ve deliller doğrultusunda yargılama makamlarınca belirlenmekte ve yargı kararının kesinleşmesi ile oluşumun suç, terör ya da silahlı terör örgütü niteliğinde bulunup bulunmadığı kesin olarak tespit edilmektedir…” (16. Ceza Dairesi 21/4/2016 T., 2015/4672 E., 2016/2330 K.).

Bir diğer karar, kamuoyunca vahim nitelikteki eylemleri ile bilinen Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı terör örgütü hakkında verilmiştir. Kararın ilgili kısmı şöyledir; “…Sanığın mensubu bulunduğu iddia edilen Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) adlı oluşumun 3713 sayılı Kanunun 1, 7/1 ve TCK’nun 314. maddelerinde tanımlanan terör örgütü ya da silahlı terör örgütü olduğunu gösterir; örgütün kuruluşu, kurucuları, lideri, amacı, stratejisi, eylemleri, Türkiye’de ve Türkiye dışında, Türk vatandaşları ya da Türkiye Cumhuriyeti kurum ve kuruluşlara karşı gerçekleştirdiği eylem ve faaliyetlerinin bulunup bulunmadığı, varsa bu eylem ve faaliyetlerinin nelerden ibaret olduğu hususunun İçişleri Bakanlığı ve ilgili kurumlardan sorulmasından ve örgütün niteliği hiçbir duraksamaya yer vermeyecek biçimde belirlenmesinden sonra, sanığın hukuki durumunun takdir ve tayin edilmesi gerekirken, eksik araştırmayla yazılı şekilde hüküm kurulması … kanuna aykırı olduğundan …hükmün bozulmasına…” (16. Ceza Dairesi 22/6/2015 T., 2015/4588 E., 2015/2133 K.).

Başka bir karar, PKK ile ilgilidir ve kararın ilgili kısmı şöyledir; “…3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 1. maddesinde, “terör” tanımı ayrıntılı bir şekilde yapılmıştır. Yargısal kararlarla da kabul edildiği üzere, anılan maddede belirtilen terör eylemleri ile amaç veya yöntem yönünden bağlantısı hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlanan PKK`nın, silahlı bir terör örgütü olduğu ve gerçekleştirdiği terör eylemlerinde birçok insanın yaşamını kaybettiği, gerek Devletin gerekse kişilerin çok büyük maddi kayıplara uğramasına neden olduğu sabittir (Ceza Genel Kurulu 17/4/2007 T., 2007/9-69 E., 2007/99 K.).

Diğer bir karar da Hizbut Tahrir örgütüne ilişkindir. Kararın ilgili kısmı şöyledir; “…sanığın kesinleşmiş yargı kararları ile terör örgütü olduğu kabul edilen Hizb-üt Tahrir adlı örgütün üyesi olduğu…” (9. Ceza Dairesi 16/02/2010 T., 2008/19839 E., 2010/2059 K.).

Ayrıca AİHM, Atilla Taş’ın Bugün gazetesine kayyım atanmasını protesto eden gösteriye katılmasının tutuklama gerekçesi yapılmasını yerinde görmemiş ve gösteriye katıldığı zamanında söz konusu gazetenin bir terör örgütünün kontrolü olduğuna dair hiçbir mahkeme kararı olmadığını belirterek, bu konuda verilmiş bir mahkeme kararının bulunması gerektiğini net bir şekilde ortaya koymuştur (Atilla Taş/Türkiye B. No: 72/17, 19/01/2021, § 134).

SORU 2: Bu hususta, başvuranın 7. madde kapsamındaki şikâyetleri açısından, Yargıtay’ın Fetullah Gülen’i terör örgütü kurma ve yönetme suçlamalarından akladığı 24 Haziran 2008 tarihli kararının eğer bulunuyorsa nasıl bir alakası vardır?

Başvurana isnat edilen suçun maddi ve manevi unsurunun değerlendirilmesi açısından Fetullah Gülen hakkında verilen beraat kararı önem arz etmektedir. Şöyle ki; Gülen Hareketini terör örgütü olarak kabul eden ve diğer yargılamalarda esas alınan Yargıtay 16. Ceza Dairesi’ne ait kararda (ilk derece mahkemesi sıfatıyla, 24.04.2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K. sayılı karar) örgütün temellerinin 1966 yılında atıldığı belirtilmiş, ancak Hizmet Hareketi veya Gülen Cemaati olarak adlandırılan bu yapının ne zaman FETÖ/PDY adlı terör örgütüne dönüştüğüne açıklık getirilmemiştir.

Ayrıca, 16. Ceza Dairesinin diğer kararlarında da Gülen Hareketinin dini, ahlaki ve eğitim hareketi olarak başlayıp sonradan terör örgütüne dönüştüğü belirtilse de (11.6.2019 T., 2017/3139 E., 2019/4111 K.), bu kararlarda da bu hareketin ne zaman terör örgütüne dönüştüğüne yer verilmemiştir.

TMK 1. maddesi gereğince, bir yapı ancak cebir ve şiddet içeren bir suç işlediğinde terör örgütüne dönüşebilir. 16. Ceza Dairesi ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 15.7.2016 tarihli eylemlerin bu yapı tarafından gerçekleştirildiğini kabul etmişler, ancak bu tarihten önce bu yapı tarafından işlenen cebir şiddet içerikli başka bir suç göstermedikleri gibi bu yapının mensuplarının terör örgütü üyeliğinden sorumluluğunun başlangıcını da netleştirmemişlerdir. Gülen Hareketinin silahlı örgüte dönüştüğü tarih yargı kararlarında netleştirilmediği için de, hâkimler çok eski tarihli faaliyetleri dahi mahkûmiyete esas almışlardır.

Gülen Hareketinin kurucu ve yöneticisi olduğu iddia edilen Fetullah Gülen hakkında TMK’nın 7/1. maddesi kapsamında (silahsız) terör örgütü kurmak suçundan daha önce açılan davada verilen beraat kararı 2008 yılında kesinleşmiştir (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 24/6/2008 T., 2008/9-82 E., 2008/181 K. sayılı kararı). Bu karar, bu yapının o tarihe kadar cebir ve şiddet kullanmaması ve suç teşkil eden bir eylem gerçekleştirmemesi nedeniyle verilmiş olup, bu maddi gerçek kesinleşmiştir. Dolayısıyla, beraat kararının kesinleştiği tarihten önce bu yapının silahlı (terör) örgüte dönüştüğünün kabulü mümkün değildir ve bu husus kesinleşmiş yargı kararı ile sabittir.

Ancak, 1980’li, 1990’lı veya 2000’li yıllarda bu yapı (cemaat/sivil toplum kuruluşu) içinde bulunan kişiler terör örgütü üyeliğinden cezalandırılmakta ve bu yıllarda FETÖ/PDY adlı terör örgütünün kurulu olduğu, yani varlığı kabul edilmektedir. Fakat böyle bir kabul hukuka aykırıdır. Zira henüz cebir ve şiddet içeren bir suç işlememiş bir yapının TMK’nın 1. maddesi gereğince terör örgütü, bu yapıya mensup kişilerin de terör örgütü üyesi olarak kabulü mümkün değildir.

Gülen Hareketine mensup kişiler hakkında 20-30 yıl önceki faaliyetlerinden dolayı mahkûmiyet kararı verilebilmesi, bu hareketin 20-30 yıl önce illegal bir yapıya dönüşerek silahlı terör örgütü vasfını kazandığının açık ve net olarak gösterilmesine bağlıdır. Ancak, Fetullah Gülen hakkında verilen beraat kararı, bu yapının o tarihlerde silahlı bir örgüte dönüşmediğinin en önemli kanıtıdır. Gülen Hareketinin ne zaman legal alandan illegal alana geçtiği yargısal içtihatlarla açık ve net olarak ortaya konulmadığından, bu yapıya mensup kişilerin sorumluluklarının başlangıç tarihi de öngörülebilir değildir. Ayrıca, bu tarihin Fetullah Gülen hakkındaki beraat kararından daha geriye yürütülmesi AİHS’e ek 7 Nolu Protokolün 4. maddesinde düzenlenen, “aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkının” ihlaline neden olacağından, beraat kararı çok önemli hale gelmiştir.

Yine, suçun manevi unsuru açısından da beraat kararı önemli olup; bu karara güvenerek cemaate dâhil olan kişiler için suçun manevi unsurunun gerçekleşmediği kabul edilmelidir. Yani bu beraat kararı itibariyle, Fetullah Gülen’in öncülüğünü yaptığı yapılanmaya dâhil olan veya bu yapıyı destekleyen kişilerin, mahkeme kararıyla da suç örgütü olmadığı tescillenen bu yapının yasal faaliyetlerde bulunduğunu düşünerek hareket ettikleri varsayılmalıdır. Yargının yasadışı olmadığını tescillediği bir yapı içinde yer alanlar bakımından kural, bu yapının varsa teröre yönelik herhangi bir gayesini bilmedikleri ve bunu istemedikleridir. Kaldı ki, 16. Ceza Dairesi de TCK’nın 30. maddesindeki hata hükümlerinin değerlendirilmesinde Fetullah Gülen hakkındaki beraat kararının dikkate alınması gerektiğini belirtmektedir (11.6.2019 T., 2017/3139 E., 2019/4111 K. sayılı karar).

SORU 3: Başvuranın silahlı örgüt üyeliğinden mahkûmiyeti, Sözleşme’nin 7. maddesinin gerekleriyle bağdaşmakta mıdır?

Bilhassa; Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesinde belirtilen terör örgütü üyeliği suçunun unsurları nelerdir ve bu unsurlar başvuranın davasında mevcut mudur?

CEVAP 3: TCK’nın 314/2. maddesinde tanımlanan suçun maddi unsuru, silahlı bir örgüte üye olmaktır. Maddede üyeliği oluşturan eylem ve davranışlar gösterilmemiştir. Ancak, TCK’nın 6/j ve 220/7. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde; terör örgütü üyeliğini oluşturan tek eylem, örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olmadır.

Hiyerarşik yapı; örgütteki emir komuta zinciri, ast ve üst olma durumudur. Terör örgütlerinin kırsal alandaki kamplarına giderek örgüt üyeleriyle buluşan, eğitim alan, kendisine silah, özel kıyafet ve teçhizat verilerek emir-komuta zincirine bağlanan kişilerin hiyerarşik yapıya dahil oldukları kolaylıkla kabul edilebilir. Ancak, özellikle terör örgütlerinin sivil kanadında faaliyet yürüten üyeleri için hiyerarşik yapıya olan bağlılıklarını tespit zordur. Yargısal kararlarda, fiziksel varlığı olmayan bu bağlılığı tespit için “örgütsel faaliyetlerdeki süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk” kriterleri aranmaktadır.

Yerleşik içtihatlarda istikrarlı bir şekilde kabul edilen bu kriterler, 15 Temmuz yargılamalarında hatalı uygulanmaktadır. Özellikle örgütsel faaliyet kavramı yanlış yorumlanarak yasal faaliyetler örgütsel olarak kabul edilmektedir. Örgüt üyeliği suçunun oluşması için bu üç kriterin birlikte bulunması zorunludur ve bunlardan birinin eksikliği halinde eylem, üyelik değil örgüte yardım olarak vasıflandırılır. Fakat 15 Temmuz yargılamalarında bu kriterlerden sadece birinin bulunması, örgüt üyeliğinden cezalandırmak için yeterli kabul edilmiştir.

Yasal ve rutin faaliyetlerin örgütsel bir yönü olmadığı halde, bu faaliyetler sürekli, çeşitli ve yoğun kabul edilerek örgüt üyeliğine gerekçe yapılmakta, ancak, bu faaliyetlerin ne suretle sürekli, çeşitli ve yoğun olduğu ve hangi gerekçeyle örgütsel nitelikli kabul edildiğine kararlarda yer verilmemektedir. Yani, yasal ve rutin faaliyetlerin dahi çeşitli, sürekli ve yoğun olmasına bakılmamakta ve suç ve cezalar geçmişe yürütülerek insanlar cezalandırılmaktadır.     

TCK’nın 314. maddesindeki suçun manevi unsuru doğrudan kasttır. Fail, silahlı bir terör örgütü olduğunu bilerek ve isteyerek bir yapı veya oluşumun hiyerarşisine dâhil olmalıdır. Ancak, bu yargılamalarda sanıkların, Gülen Hareketinin amaç suçu kabul edilen “hükümeti silah zoruyla yıkma (darbe)” hedefi ve sürekli bir suç işleme iradesi ile bu yapı içinde yer aldıkları hususu (manevi unsur) hiç gündeme gelmemektedir. Mahkemeler, tamamen yasal veya bir temel hakkın kullanımı niteliğindeki faaliyetleri gerekçe göstererek ve kişilerin bu yapının silahlı örgüt olduğunu bildiklerini varsaymaktadır. Kısaca, manevi unsur hiçbir yargılamada kanıtlanmamakta, tamamen karineler üzerine hüküm kurulmaktadır. Ancak, gerekçelendirme yapılmadan, unsurları ortaya konulmadan ve soyut iddialarla yasal ve rutin faaliyetlere dayanılarak kişilerin örgüt hiyerarşisine dâhil olduğuna karar verilmesi mümkün değildir. Yine, güncel yargılamalarda örgütün nerede, ne zaman, kimler tarafından ve ne amaçla kurulduğu somut delillerle ortaya konulamamakta ve örgüt yapılanması ve hiyerarşisi de soyut ve genel ifadelerle anlatılmaktadır.  

Ayrıca daha önce belirtildiği üzere, örgüt hiyerarşisine dâhil olma iki aşamada değerlendirilir. İlk aşama, failin içinde bulunduğu yapının terör örgütü olup olmadığının; ikinci aşama da, failin bu örgütün hiyerarşisine dahil olup olmadığının tespitine ilişkindir. Ancak, 15 Temmuz yargılamalarında ilk aşama değerlendirmesi yanlış yapılmıştır. Zira yerleşik içtihatlarında darbeci yapılanmalar terör örgütü değil, “suç için anlaşma” (TCK m.316) kapsamında değerlendirilmiştir (Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 24/01/1964 T. ve 12/1 sayılı; 18.02.1988 tarih ve 7/15 sayılı kararları; Yargıtay 1. Ceza Dairesinin, 25/4/1966 T.,  975 E., 975 K. sayılı Kararı; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 09/10/2013 T., 2013/9110 E., 2013/12351 K. sayılı kararı). Gülen Hareketi de Yargıtay tarafından darbeci bir yapılanma olarak kabul edildiği için bu kabul gereğince, vasfının da TCK’nın 314. maddesi değil, 316. maddesi olarak belirlenmesi gerekirdi. Bu ilk değerlendirme yanlış yapıldığı için Gülen Hareketi mensuplarının TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılmaları da yanlıştır. Bir an için Gülen Hareketinin silahlı örgüt olduğu kabul edilse dahi; bu yargılamalarda örgüt üyeliği suçunu oluşturacak eylem ve davranışlar yerleşik içtihatlara aykırı ve öngörülemez şekilde uygulanmıştır.

SORU 4: a. Başvuranın mahkûm edildiği ulusal yasal hükümler, uygulanmaları itibariyle öngörülebilir midir? Bu bağlamda, ulusal mahkemelerin FETÖ/PDY’yi bir terör örgütü olarak kabulleri, mahkûmiyetin dayanağı olan eylemler zamanında başvuran tarafından makul şekilde öngörülebilir midir?

b. Söz konusu mahkumiyet başvuran tarafından ileri sürüldüğü şekliyle, cezai olarak suçlanabilecek herhangi bir davranış olmadan mı verilmiştir?

c. Başvuran o zamanlarda, ona atfedilen eylemlerin (yani Bylock kullanımı, Bank Asya’ya para yatırma ve yasal kabul edilen bir sendika ile derneğe üyelik), Ceza Kanunu’nun 314/2 maddesi uyarınca “silahlı örgüt üyeliği” suçunun delili olarak yorumlanacağını makul şekilde öngörebilir midir? Başvuruya konu olayda bu hükmün uygulanması, bahse konu suça ilişkin cezai sorumluluğun kapsamını hukukilik ilkesine aykırı şekilde genişletmiş midir? Her halükarda, ulusal mahkemelerin Ceza Kanunu’nun 314/2. maddesini başvuruya konu olayda uygulaması bu suçun özüyle tutarlı mıdır ve makul şekilde öngörülebilir midir?

CEVAP 4: Suçta “kanunilik ve belirlilik”, ceza hukukunun en temel ilkelerindendir. Bu ilkelerle, hangi davranışların suç oluşturacağının suç tarihinden önce açık ve net bir şekilde belirlenmesi amaçlanır. Bu ilkeler gereğince; kişiler yasak olan eylemlerden haberdar olmalı, hangi davranışları gerçekleştirirse ileride bir ceza mahkûmiyeti ile karşılaşacağını kesin olarak bilmelidir. Eylem tarihinde, bu eylemi nedeniyle ileride kınanabileceğini öngöremeyen veya bu eyleminin ileride haksızlık kabul edileceğini düşünemeyen kişiler bu eyleminden dolayı cezalandırılamaz. Gerçekleştirildiği tarihte yasal olan bir faaliyetin ileride bir ceza mahkûmiyeti ile neticeleneceğini kişilerin bilmeleri veya öngörmeleri mümkün değildir ve yasal faaliyetlerin daha sonra suç olarak kabulü kanunilik ve belirlilik ilkelerine aykırıdır.

Yasalarda silahlı örgüt üyeliği suçunu oluşturacak eylemler açıkça gösterilmediği için hangi eylemlerin bu suçu oluşturacağı içtihatlarla belirlenmektedir. Terör suçlarına bakma görevi 2015 yılına kadar Yargıtay 9. Ceza Dairesi’ne aitken, bu tarihten sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesine verilmiştir. Ancak, 16. Ceza Dairesi usul ve esasa ilişkin mevzuatın yorumlanmasında yerleşik içtihatları bir kenara bırakmıştır.

Özellikle TCK’nın 314. maddesindeki suçu oluşturan eylemler bakımından kendi içinde çelişkili, örgütlere göre değişen farklı ve radikal uygulamalar yapmıştır. Örneğin, yerleşik içtihatlar gereğince terör örgütünün hiyerarşisine dahil olma iki taraflı iradenin (katılma ve kabul etme) birleşmesiyle mümkünken (Ceza Genel Kurulu 10/6/2008 T., 2007/9-270 E., 2008/164 K.); 16. Ceza Dairesi, örgüt yöneticilerinin rızasına gerek olmadan, yani tek taraflı iradeyle bile terör örgütüne üye olunabileceğini kabul etmiştir (16. Ceza Dairesi 20/4/2015 T., 2015/1069 E., 2015/840 K.). Bu kabul; terör örgütlerinin bilgisi, denetimi ve kontrolünde olmayan örgüt üyelerinin de varlığı anlamına gelir ki, bu kişilerin örgüt hiyerarşisine dahil olduklarının kabulü mümkün değildir. 

Yine, yerleşik uygulamada örgütü, amacını ya da mensuplarını öven beyan, yazı, açıklama, sosyal medya paylaşımı ve basın açıklaması gibi örgüt lehine yapılan manevi nitelikteki destekler propaganda suçu kabul edilirken (Ceza Genel Kurulu 12/2/2008T., 2007/9-230 E., 2008/23 K.); 16. Ceza Dairesi, terör örgütüne yapılacak bu tür manevi yardım ve desteklerin üyelik suçunu oluşturacağını kabul etmiştir (16. Ceza Dairesi 05/7/2019 T., 2019/521 E., 2019/4769 K.).

Ayrıca, terör örgütlerinin çok sayıda propagandasını yapmak üyelik suçu olarak kabul edilmezken (9. Ceza Dairesi 16/5/2013 T., 2012/11301 E., 2013/7759 K.); 16. Ceza Dairesi, bu tür faaliyetlerin de üyelik suçunu oluşturacağını kabul etmiştir (16. Ceza Dairesi 27.04.2015 T., 2015/1381 E., 2015/930 K.).

Yine, daha önceki içtihatlarda yasal kuruluşların faaliyetleri çerçevesinde yapılıp, meşru bir hakkın kullanılmasını gerektiren faaliyetler örgütsel kabul edilmezken (Yargıtay 9. Ceza Dairesi 07.03.2002 T., , 2001/2894 E., 2002/437 K.); güncel yargılamalarda yasal faaliyetler örgüt üyeliğine esas alınmakta ve kanunilik-belirlilik ilkeleri hiçe sayılmaktadır. Örneğin Bank Asya’ya para yatırmak terör faaliyeti gibi kabul edilmektedir. Gülen Hareketi mensubu olsun veya olmasın pek çok kişinin para yatırdığı bu bankanın açılışını, halen ülkede Cumhurbaşkanı olan kişi yapmıştır. Böyle bir bankanın ileride bir terör örgütüyle ilişkilendirileceğini öngörmek mümkün değildir. Para yatırıldığı tarihte bu banka yasal olarak faaliyetlerine devam etmektedir. Devlet denetimi altında olan ve devletin faaliyetlerini yasaklamadığı bir dönemde bu bankanın müşterisi olmanın ileride terör örgütü üyeliğini oluşturacağı öngörülemez.

Aynı şekilde, banka müşterilerinin bu bankaya yatırılan paraların bir terör örgütüne verilmiş gibi kabul edileceğini düşünmeleri de beklenemez. Bank Asya, yasal olarak faaliyet yürüten, bütün işlemleri devlet kontrolünde olan bir bankadır. Kaldı ki bu banka bir terör örgütünün güdümünde olsa bile, bu bankaya yatırılan paralar kayıt dışı değildir; paraların nerelerde kullanıldığı devletin bilgisi dâhilindedir ve bu nedenle illegal alana ve özellikle terör faaliyetlerinde kullanılmak amacıyla başka bir yere aktarılması mümkün değildir.

Benzer şekilde; devletin denetim ve kontrolü altında olan bir sendika veya derneğe üye olmanın, çocuğunu belli bir okula göndermenin, Bakanlar Kurulu tarafından kamuya yararlı dernek statüsü verilen bir yardım kuruluşuna yardım etmenin veya faaliyetlerine katılmanın, milyonlarca kişinin program indirdiği uygulama mağazalarındaki bir haberleşme programını kullanmanın, arayanı ve içeriği belli olmayan sabit hatlı bir numaradan aranmanın, Digitürk üyeliğini iptal etmenin ve SGK’lı olarak bir kurumlarda çalışmanın, “kriter adı altında” terör örgütü üyeliği ya da örgüte yardım suçunu oluşturacağına karar verilmiş ve yargısal içtihatlarla belirlenen bu suçların kapsamı öngörülemez şekilde genişletilmiştir.

Ayrıca, kriter adı altında cezalandırmaya gerekçe yapılan hususların yelpazesi o kadar geniştir ki, bunlarla ülkede örgüt üyeliğinden ceza almayacak kimse neredeyse yoktur ve bu kriterler nedeniyle cezalandırılıp cezalandırılmamak tamamen uygulayıcıların insafına kalmıştır. Aynı faaliyetlerde bulunan bazı kişiler hakkında hiçbir işlem yapılmazken ve bu kişiler kamu görevlerine devam edebilmekteyken; bazı kişiler aynı eylemler nedeniyle tutuklanmakta ve cezalandırılmaktadır. İşte bu nedenle, TCK’nın 314. maddesi öngörülebilir değildir ve yasal bir faaliyet bile terör örgütü üyeliğiyle suçlanmak için yeterlidir (Selahattin Demirtaş/Türkiye (no. 2) [BD], B.No: 14305/17, 22/12/2020, § 280 ve 337).

Yine, başvurucu gibi hapis cezası verilen kişilerin tamamına yakınıyla ilgili darbe teşebbüsüne kadar her hangi bir idari ya da cezai soruşturma yoktur. Bu kişiler, gerçekleştirdikleri dönemden yıllar sonra, hangi amaçla bu faaliyetlerde bulundukları sorgulanmaksızın ve daha vahimi suç ve cezalar geçmişe yürütülerek yasal ve rutin eylemleri nedeniyle cezalandırılmışlardır. Eğer bu kişiler suçluysa ve daha önemlisi silahlı bir örgütün üyesi iseler, bu kişilerle ilgili darbe teşebbüsüne kadar neden bir işlem yapılmamıştır? Devlet, silahlı bir örgütün üyelerine 15 Temmuz’a kadar neden göz yummuş ve faaliyetlerine imkân tanımıştır? Ya da 14 Temmuz 2016’da suçsuz olan kişiler bir gün sonra nasıl örgüt üyesi kabul edilmişlerdir?

Bu soruların cevabı çok basittir; ortada bir terör faaliyeti ve suçu yoktur, ancak kişilerin cezalandırılabilmesi için mutlaka bir gerekçeye ihtiyaç vardır ve bu gerekçe de, kişilerin geçmişteki hukuka uygun faaliyetleridir. Oysa bu faaliyetlerin geçmişe dönük olarak cezalandırmaya gerekçe yapılması mümkün değildir. Kısaca, başvurucu hakkında verilen mahkûmiyet kararı, cezai olarak suçlanabilecek herhangi bir davranış olmadan verilmiştir.

Sivil toplum kuruluşu olarak bilinen Gülen Hareketinin faaliyetleri uzun yıllar devlet ve hükümet yetkililerince açıkça desteklenmiştir. Başvurucunun, bu yapının ulusal mahkemeler tarafından ileride bir terör örgütü olarak vasıflandırılabileceğini öngörmesi mümkün olmadığı gibi; dava konusu yasal ve rutin faaliyetlerinin ileride “silahlı örgüt üyeliği” suçunun delili olarak yorumlanacağını öngörmesi de mümkün değildir.

Başvuruya konu olayda TCK’nın 314/2. maddesinin uygulanması, bahse konu suça ilişkin cezai sorumluluğun kapsamını hukukilik ilkesine aykırı şekilde genişletmiştir. Zira bankaya para yatırmanın, Bylock kullanmanın ve sendika üyeliğinin nasıl ve ne suretle örgütsel faaliyet kabul edildiği, bu faaliyetlerin hangisinin ne surette şiddet içerdiği, terörizmin finansmanı ve daha önemlisi bu faaliyetlerin nasıl darbeye ve şiddete ilişkin olduğu belirtilmeden, varsayım ve ön yargılarla ve sadece kriter kabul edilen hususların varlığı nedeniyle başvurucu otomatik olarak örgüt üyesi kabul edilmiştir.

Ancak, somut delilerle bir kişi ile örgüt arasındaki bağ ve örgütsel faaliyetler ortaya konulmadan o kişinin cezalandırılması mümkün değildir. TCK’nın 314/2. maddesinin amacı, örgütün hiyerarşik yapısına dâhil olan kişiyi örgütsel faaliyetleri nedeniyle cezalandırmaktır. Örgütsel faaliyetler, terör örgütünün nihai amacına hizmet eden illegal faaliyetlerdir. Oysaki başvurucu, tamamen yasal faaliyetleri nedeniyle cezalandırılmıştır. Bu faaliyetlerin cezalandırmaya gerekçe yapılması, bu suçun özü ile tutarlı olmadığı gibi hangi eylemlerin ileride örgüt üyeliğini oluşturacağını da öngörülemez hale getirmiştir.

Örneğin, istikrar kazanmış yargı kararları gereğince, yasal olarak elde edilse dahi MİT, jandarma ya da polis tarafından istihbari çalışmalar neticesinde elde edilen bilgilerin ceza yargılamasında delil olarak kullanılması mümkün değilken (Ceza Genel Kurulu 17/05/2011 T., 2011/9-83 E., 2011/95 K.; Ceza Genel Kurulunun 21.10.2014 T., 2012/1283 E., 2014/430 K.); 16. Ceza Dairesi ve Ceza Genel Kurlu hiçbir makul ve yeterli gerekçe göstermeden “istihbari bilgi” olduğunda şüphe bulunmayan Bylock bilgilerini delil ve ilgililerin isimlerinin yalnızca Bylock abone listelerinde yer almasını da hiyerarşik yapıya dahil olma kabul etmişlerdir. Yani, bu sistem halka açık ve yasal olmasına rağmen, tek bu faaliyet örgütsel kabul edilerek çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk kriterleri de aranmadan üyelik suçunun oluşacağı kabul edilmiştir (16. Ceza Dairesi 24/04/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.; (Ceza Genel Kurulu 26/9/2017 T., 2017/16.MD-956 E., 2017/370 K.)

Yine, yerleşik Yargıtay içtihatları gereğince; şüphelinin kiminle, ne zaman, nerede iletişim kurduğunu gösteren ve görüşme içerikleri belli olmayan iletişimin tespiti kayıtları basit şüphe oluşturan yardımcı delil niteliğinde olup kamu davası açılması için aranan yeterli şüphe ve mahkûmiyet için aranan kesin delil niteliğinde değilken ve bu kayıtların mutlaka somut delillerle desteklenmesi ve aleyhinde HTS kayıtlarından başka delil bulunmayan kişinin, “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinden yararlanması gerekirken (Ceza Genel Kurulu 03/07/2007 T., 2007/5.MD-23 E., 2007/167 K.; 22/01/2008 T.,  2008/3-25 E., 2008/3 K.; 9. Ceza Dairesi 01/3/2018 T., 2018/18 E., 2018/18 K.); 16. Ceza Dairesi, Yönetmelikte öngörülen imha süresi geçmesine rağmen imha edilmeyip hukuka aykırı hale gelen, kimin aradığı ve içeriği belli olmayan HTS kayıtlarına dayanılarak örgüt üyeliği suçundan verilen cezayı onamıştır (16. Ceza Dairesinin 11/12/2019 T., 2019/5786 E., 2019/7702 K. sayılı kararı)

Ancak, yalnızca Bylock kullanmak veya sabit bir hattan aranmak gibi kimle ve ne amaçla görüşüldüğü tespit edilemeyen ve içeriği bilinmeyen kayıtlar bir terör örgütüyle irtibat halinde olunduğunu göstermez. Kaldı ki, suçun oluşması için irtibat yeterli olmayıp, hiyerarşik yapıya dâhil olunduğunun da ispatı gerekir. Bylock veya ankesörle aranmanın örgüt üyeliğine esas alınabilmesi için bu kayıtların; hukuka uygun elde edilmesi, görüşme içeriklerinin tespiti ve görüşme içeriğinde terör örgütünün nihai amacına katkı sağlayan örgütsel faaliyetlerin bulunması gerekir.

SORU 5: Ulusal mahkemeler, özellikle Sözleşme’nin 7. maddesinin gerekli kıldığı üzere, Yargıtay içtihatlarında ortaya konulduğu şekliyle suçun manevi unsurunun başvuranın davasında gerçekleştiğini layıkıyla belirlemiş midir

CEVAP 5: Silahlı örgüt üyeliği suçunun manevi unsuru doğrudan kasttır. Doğrudan kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir (TCK m.21/1). Suçun oluşması için failin, bu yapının TCK’nın 314. maddesi kapsamında bir silahlı (terör) örgüt olduğunu bilerek ve isteyerek bu yapıya dahil olması gerekir (Ceza Genel Kurulu 04/3/2014 T. , 2013/9-67 E., 2014/110 K; Ceza Genel Kurulu 19/6/2001 T., 2001/9-125 E., 2001/128 K.).

16. Ceza Dairesi de, Gülen Hareketini silahlı örgüt kabul ettiği ilk kararında manevi unsurunu şöyle tanımlamıştır; “suçun manevi unsuru, doğrudan kast ve “suç işlemek amacı/saiki”dir. Örgüte giren kişinin, girdiği örgütün suç işleyen, suç işlemeyi amaçlayan bir örgüt olduğunu bilmesi gerekir. Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Tüm faillerin kastının suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüte katılmak olması gerekirken hepsinin de aynı suçları işlemek amacında olması gerekmez. Bir oluşuma dahil olan kişinin bu oluşumun suç işlemek amacında olduğunun bilincinde olması aranır.” (16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.)

Failin, mensubu olduğu örgütün silahlı (terör) örgüt olduğunu bilmesi demek; örgütün nihai amacını ve amaç suçunu, dolayısıyla TCK’nın 302, 309, 311, 312. maddelerindeki suçlardan birini işlemek üzere bir araya gelindiğini, silahlı mücadele yönteminin benimsendiğini, yeterli üye ve silaha sahip olduğunu, en az üç kişiden oluştuğunu, hiyerarşik yapısını, elverişli olduğunu, temadi ettiğini, cebir ve şiddet kullandığını ve suç işlediğini, yani mensubu olduğu yapının TCK’nın 220, 314 ve TMK’nın 1 ve 7. maddelerindeki tüm unsurları taşıdığını bilmesi demektir.

Suç doğrudan kast ile işlenebilir ve suçun işlenmesinde dolaylı kast (TCK m.21/2) yeterli değildir. Başka bir deyişle, failin içinde bulunduğu yapının silahlı örgüt olabileceğini “öngörmesine” rağmen bu yapıya dahil olması halinde suç oluşmaz. Fail, bu yapının silahlı örgüt olduğunu kesin olarak bilmelidir.

Silahlı örgütün unsurlarından biri hakkındaki eksik veya yanlış bilgi ya da legal bir örgütün mensubu olunduğuna dair esaslı hata kastı kaldırır. Örneğin, dini bir cemaate veya sivil toplum kuruluşuna mensup olduğunu sanan fail, TCK’nın 30. maddesi gereğince bu hatasından yararlanır. Bu kişi kasten hareket etmiş kabul edilmez ve dolayısıyla TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılmaz.

Güncel yargılamalarda ise; kişilerin, amaç suçun anayasal düzeni değiştirmek (TCK m.309) ve hükümeti ortadan kaldırmak (TCK m.312) olduğunu, bu amaca cebir şiddet kullanılarak ulaşılacağını ve örgütün “silahlı” olduğunu bilmesi ve istemesi hususu araştırılmamaktadır.  

– 15 Temmuz Yargılamalarında Manevi Unsur Değerlendirmesi

Yargı mensuplarının PKK yargılamalarındaki alışkanlıklarının bir sonucu olarak, 15 Temmuz yargılamalarında manevi unsur değerlendirmesi neredeyse hiç yapılmamıştır. Ayrıca, yıllardır faaliyet yürüten PKK yargılamalarındaki manevi unsur değerlendirmesi ile 15 Temmuz yargılamalarındaki değerlendirmenin aynı olması mümkün değildir. Zira PKK, otuz yıl önce silahlı örgüt kabul edilmiş ve bu husus aleniyet kazanmıştır. Yine, PKK’nın 30 yıldır silahlı eylemler gerçekleştirdiği herkesçe bilinmektedir. Bu nedenle, mensuplarının PKK’nın silahlı örgüt olduğunu bildiği kabul edilir. Oysa ki, Gülen Hareketinin ilk silahlı eylemi 15/7/2016 tarihli olaylar kabul edilmekte olup terör örgütü olduğuna ilişkin ilk karar da 26/9/2017 tarihinde kesinleşmiştir.

Ayrıca, PKK’nın nihai amacı, kurucu ve yöneticileri tarafından gizlenmemiş olup herkesçe bilinmektedir. Ancak, yargı kararlarında yer verildiği şekliyle Gülen Hareketinin; “nihai amacını gizli tutan”, “büyük bir gizlilik içerisinde olmayı şiar edinen” ve “görünür yüzüyle gerçek yüzü arasındaki farkı gizleyen” bir örgüt olduğu kabul edilmektedir. Yine, bu hareketin nihai amacını kendi mensuplarından dahi gizlediği, dini bir cemaat olarak bilinen bu yapının aslında bir terör örgütü olduğunu devlet yetkililerinin dahi bilmediği kabul edilmektedir. Nihai amaç “çok gizli” olunca, cemaat mensuplarından kimlerin anayasal düzeni değiştirmek için hareket ettiğinin tespit ve ispatı da bir o kadar zorlaşmıştır. Zira cemaat içinde bulunan herkesin gizli olan nihai amacı bildiğini kabul etmek hukuken ve aklen mümkün değildir.

Silahlı örgüt vasfı yeni kabul edilen ve nihai amacını çok gizli tuttuğu belirtilip, uzun yıllar dini bir cemaat ve sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet yürüten bir yapının mensuplarının manevi unsur incelemesinin PKK yargılamaları gibi yapılması mümkün değildir. Ancak, Türk yargısı bu ayrımı yapamamıştır.   

Gülen Hareketi mensubu olarak yargılanan kişilerin örgüt üyeliğine esas alınan eylemleri, bu yapının nihai amacının ortaya çıktığı ve kesinleştiği tarihler kabul edilen 15/7/2016 ve 26/9/2017’den daha önceye ait olmasına rağmen, faillerin bu tarihlerden önce, bu yapının terör örgütü vasfının bilip bilmedikleri hiç araştırılmamıştır. Yerel mahkemeler, sadece maddi olay incelemesi yapmış, yani failin sadece Gülen Hareketine mensup olup olmadığını araştırmış ve iddia ve kabul edildiği gibi bu hareketin bir terör örgütü olduğunu kimlerin bildiğini değerlendirmemişlerdir.

Manevi unsur değerlendirmesine yönelik itirazlar üzerine de, bilme ve istemeyi bazı karinelere bağlamışlar ve “bildiği varsayılır, bilebilecek durumda, nasıl olsa biliyordur, bilmemesi mümkün değil, bilmesi beklenir, mutlaka biliyordur, bildiğini kabul ediyorum” gibi varsayımsal ve şüpheyi bertaraf etmeyen ifadelerle suçun manevi unsurunun oluştuğunu kabul etmişlerdir. Ancak, ceza hukukunda “kesin yargı” ile karar verilir ve varsayım, ihtimal, yorum ve kıyas yapmak mümkün değildir. Başka bir deyişle, manevi unsur yüzde yüz kesinlikte ispat edilmelidir. Yüzde bir şüphenin bile karşılığı sadece beraat hükmüdür ve aksi durumun kabulü masumiyet karinesine aykırıdır. Kısaca, doğrudan kast (özel kast), yani bilmek ve istemek mutlaka “maddi delille” ve “kesin olarak” ispatlanmalıdır.

– 15 Temmuz Yargılamalarında Manevi Unsur Karinesi

15 Temmuz yargılamalarında manevi unsur değerlendirmesi bir karine üzerinden yürütülmektedir. Zira 16. Ceza Dairesi, “7 katlı piramit” şeklinde bir yapılanma kabul ederek piramidin 1. ve 2. katında bulunanların bu cemaatin silahlı örgüt olduğunu bilemeyebileceğini, 3, 4, 5, 6, 7. katlarda bulunan kişilerin ise bunu bilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bu piramide göre manevi unsur değerlendirmesi yapan 16. Ceza Dairesi, amaç suçu yani darbe teşebbüsünü 6 ve 7. katlarda bulunanlarla ilgili “mutlaka bilir, 4 ve 5. katlarda bulunanlarla ilgili “kural olarak bilir, 1 ve 2. katlarda bulunanlarla ilgili de “bilmeyebilir” şeklinde bir ön kabul ve varsayımda bulunmuştur. Bu varsayımdan hareket eden Daire, TCK’nın 30. maddesindeki hata hükümlerinin yalnızca 1 ve 2. katlarda bulunanlar için düşünülebileceğini, 3, 4, 5, 6 ve 7. katlarda bulunanlar için değerlendirilmesinin gerekmediğini ve hatta 6 ve 7. katlarda bulunanlar için 30. maddenin uygulanmasının dahi mümkün olmadığını kabul etmiştir.

16. Ceza Dairesi, 1 ve 2. katlarda bulunanlar için şu üç nedenle hata hükümlerinin (TCK m.30) değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir (16 Ceza Dairesi, 11/6/2019 T., 2017/3139 E., 2019/4111 K.);

– Bu yapının dini, ahlaki ve eğitim hareketi olarak başlayıp sonradan terör örgütüne dönüşmesi,

– Gayrı meşru amaçlarını gizleyerek alenen kriminalize olmaması ve

– Kurucusu hakkında daha önce aynı suçtan beraat kararı verilerek kesinleşmesi.

Yani 16. Ceza Dairesi, piramidin 1 ve 2. katında olanların bu sebeplerle Gülen Hareketinin terör örgütü olduğunu bilemeyebileceklerini kabul etmiş, ancak, bu üç kriterin diğer katlar için neden geçerli olmadığını ve onlar hakkında hata hükümlerinin neden değerlendirilemeyeceğini açıklamamıştır.

Yine 16. Ceza Dairesi, örgütün temellerinin 1966’da atıldığını ve 2016’ya kadar nihai amacının açığa çıkmadığını belirtmesine rağmen, bu kadar uzun süre saklanabilen “gizli nihai amacın” her katmandaki kişilerden ve hatta yönetici konumundakilerden bile gizlenebileceği ve her katmanda hata içinde bulunan kişilerin bulunabileceği gerçeğini görmezden gelmiştir. 16. Ceza Dairesi’nin bu ön kabulü (ön yargısı) ve hakimlerin PKK yargılamalarındaki alışkanlığı birleştiği için, güncel yargılamalarda “nihai amaç kabul edilen darbe teşebbüsünü bilme” hususu hiç araştırılmamaktadır.

Bu yargılamalarda, kişilerin sadece Gülen Hareketine mensup olup olmadığı araştırılmış, fakat amaç suçu (darbe teşebbüsünü) bilip bilmedikleri veya bu hususta esaslı bir hata içinde olup olmadıkları araştırılmamıştır. Başka bir ifadeyle; silahlı terör örgütü üyesi olduğu kabul edilen ve haklarında onlarca yıl mahkûmiyet verilen kişilerin dosyalarında, bu kişilerin özel kastı, yani nihai amacı bildikleri ispat edilmemiştir. Bu dosyalarda ispat edilebilen tek şey, bu kişilerin Gülen Hareketi ile olan irtibatları ve bu harekete dini bir cemaat olduğunu bilerek girdikleridir.

– Silahlı Örgüt Mensubiyetinde Manevi Unsuru İspat Yükü

Örgüt kurma suçu ani suç olup bir örgüt yasal tüm unsurlarıyla tamamlandığı anda kurulmuş sayılır. Bu bağlamda en son tamamlanan unsur elverişliliktir. Örgüt; üye, silah ve yapılanma açısından nihai amacını gerçekleştirmeye elverişli hale geldiği an kurulmuş sayılır. Elverişlilik; somut tehlikenin gerçekleşmesi anlamına gelir ki, Devletin güvenliği ve anayasal düzen için somut tehlike yaratan örgüt, elverişli hale gelmiş ve kurulmuş kabul edilir. TCK’nın 314. maddesi kapsamındaki örgütler açısından somut tehlike, örgütün ilk eylem tarihinde gerçekleşmiş kabul edilir. Terör örgütünün varlığı için cebir şiddet içeren bir suç işlenmesi gerekli olup ilk eylem tarihinde bu unsur tamamlanır ve mensuplarının sorumluluğu da bu tarihten sonra başlar (9. Ceza Dairesi 19/4/1999 T., 1999/2861 E., 199/1805 K.; 9 Ceza Dairesi 05/7/1996 T., 1996/1935 E., 1996/4324 K.).

Örgütün ilk vahim eylemine ilişkin yargılamada, bu yapıya silahlı örgüt vasfı verilir ve bu hükmün kesinleşmesiyle birlikte yapı “silahlı örgüt” olarak vasıflandırılır. Yani, silahlı örgütler ilk matuf (vahim) eylemle kurulurlar. Ancak, bunun kesinleşmesi ve herkes için aleniyet kazanması Yargıtay ilamı ile gerçekleşir. Bu nedenle, silahlı örgüt mensubu olduğu iddia edilen kişileri manevi unsur bakımından üç dönemde değerlendirmek gerekir.

– Birinci Dönem: İlk eylem tarihinden önceki dönemdir. Silahlı örgüt, ilk matuf eylemle kurulur (yaralama, öldürme, suikast ve bombalama gibi vahim eylemlerle). İlk eylem tarihinden önce diğer tüm unsurlar tamamlanmış olsa bile objektif cezalandırılma şartı olan; elverişlilik, somut tehlike ve “suç işlenmesi” unsurları oluşmadığından, henüz silahlı örgüt kurulmamıştır. Silahlı örgütün olmadığı bir yerde onun mensubu olmak da mümkün değildir. Bu nedenle, bu tarihten önce yapılanma içinde yer alan kişiler TCK’nın 314. maddesinden sorumlu tutulamaz. Şartları varsa, ancak TCK’nın 316 veya 220. maddeleri değerlendirilebilir.

– İkinci Dönem: İlk eylem tarihi ile silahlı örgüt kabulünün Yargıtay’ca onandığı tarih arasındaki dönemdir. Bu dönemde, silahlı örgüt “iddiası ve şüphesi” vardır. Ancak, yargı henüz son noktayı koymamıştır. Kesinleşmiş yargı kararına kadar kural olarak herkes iyi niyetlidir. Bu dönemde örgüt içinde bulunanlar kural olarak iyi niyetli sayılır. Yani, yapılanmanın silahlı terör örgütü olduğunu bilmedikleri kabul edilir. Zira ilk eylem yargılaması devam etmekte olup yargılama sonunda beraat kararı verilmesi de mümkündür.

Bu dönemde iyi niyetin aksini, yani failin Yargıtay ilamından önce bu yapılanmanın silahlı örgüt olduğunu bildiğini ispat mahkemeye aittir. Bazı devlet yetkilileri, siyasiler ve MGK gibi idari kurumlar tarafından yapılan açıklamalar failin iyi niyetini ortadan kaldırmaz. Siyasiler oy kaygısı veya başka nedenlerle açıklamalarda bulunabilirler. Ancak, bunların hukuki bir bağlayıcılığı yoktur.

Örgüt üyeliği suçu için dolaylı kast veya bilinçli taksir yeterli olmadığından; failin bu yapılanmanın terör örgütü olduğunu “öngörebileceği” veya “bilebileceği” gibi kabullerle mahkumiyet kararı verilemez. Çünkü bu kabuller sadece dolaylı kastı gösterebilir. Doğrudan kast için ise bilme kesin olarak ispatlanmalıdır.  

– Üçüncü Dönem: Silahlı örgüt kabulünün Yargıtay’ca onanmasından sonraki dönemdir. Bu dönemde silahlı terör örgütünün varlığı hukuken kabul edilmiş, kesinleşmiş ve aleniyet kazanmıştır. Bu nedenle, Yargıtay’ın silahlı örgüt kabulünden sonra yapılanma içine giren veya kalmaya devam eden kişilerin kural olarak, bu yapılanmanın silahlı örgüt olduğunu bildikleri, yani suçun manevi unsurunun oluştuğu kabul edilir. Dolayısıyla bu kişilerin iyi niyetli olduğu kural olarak kabul edilmez. Şüpheli aksini iddia ediyorsa bunu ispat etmelidir.

Yargıtay’ın Gülen hareketini silahlı örgüt kabul ettiği kararın kesinleşme tarihi 26/9/2017’dir. Ancak, ne bu tarihten önce ne de sonraki yargılamaların hiç birinde, sanıkların Yargıtay kabulünde olduğu şekliyle, bu hareketin “hükümeti ortadan kaldırma” nihai amacını bildikleri ve istedikleri araştırılmamış ve suçun manevi unsuru görmezden gelinerek kişilere çok ağır cezalar verilmiştir. Yine, ispat yükü tersine çevrilerek ve yukarıda anlatıldığı şekliyle tamamına yakını birinci ve çok azı ikinci döneme denk gelen bu yargılamalarda sanıkların silahlı örgüt üyesi olmadıklarını ispat etmeleri istenmiştir. Kişilerin terör örgütü üyesi olduklarına ilişkin delil olarak ileri sürülen hususların hepsi zamanında yasal ve rutin faaliyetleridir. Yani 15 Temmuz günü suç olmayan hususlar 16 Temmuz’da suç kabul edilmiştir. Ayrıca, delil olarak ileri sürülen hususların hiç birisi bir kişinin darbeye teşebbüs eylemeni bildiğini değil, en fazla bir kişinin Gülen hareketiyle olan irtibatını gösterir ki, bir yapı ya da oluşumla irtibatlı olmak bir kişiyi terör örgütü mensubu yapmaz.

Kısaca, silahlı örgüt üyeliği suçunun manevi unsurunun doğrudan kast olduğunu kararlarına yazan hakimler, konu 15 Temmuz yargılamaları olunca, sanıkların “Gülen Hareketinin terör örgütü olduğunu bilerek ve isteyerek” bu yapıya dahil olduklarını bir karine üzerinden kabul etmişlerdir.  

– Manevi Unsurda Örgüte Göre Uygulama Farklılığı

16. Ceza Dairesi, manevi unsur değerlendirmesini örgütlere göre farklı uygulamaktadır. Bu hususu iki karar üzerinden örneklendirmek mümkündür

İlk kararda; il emniyet müdürlüğü de yapan Hanefi A. hakkında silahlı örgüte yardım suçundan mahkumiyet kararı verilmiş, bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanarak kesinleşmiştir. Ancak, mahkumiyet kararının onanmasını isteyen Yargıtay C. Başsavcısı, karar onandıktan sonra bu kez de bozulması için CMK’nın 308. maddesindeki yetkisine istinaden karara itiraz etmiş ve dosyayı inceleyen 16. Ceza Dairesi, “suçun manevi unsurunun gerçekleştiğine dair yeterli delil bulunmadığı” gerekçesiyle mahkumiyet hükmünü bozmuştur.

Bu kararda, Hanefi A’nın yardım ettiği NK isimli kişi, 1980’de THKP-C Kurutuluş adlı terör örgütüne üye olmaktan yakalanmış, hatta sanık Hanefi A, NK’nın emniyet sorgusunda bulunmuştur. NK, bu suçtan tutuklanmış, hakkında dava açılarak yargılanmış, 7 yıl tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilmiştir. Tahliye sonrası NK hakkında yine silahlı örgüt üyeliğinden soruşturma başlatılmış ve mahkeme kararı ile telefonları dinlemeye alınmıştır. İl emniyet müdürü olan Hanefi A, telefonlarının dinlendiğini NK’ya söylemiş ve ona yardımda bulunmuştur. NK, bu soruşturma neticesinde de silahlı örgüt üyeliğinden cezalandırılmış ve karar kesinleşmiştir.

16. Ceza Dairesi bu dosya da; uzun yıllar emniyette ve özellikle istihbarat alanında görev yapan ve NK’nın geçmişini yakinen bilen Hanefi A’nın silahlı terör örgütüne yardım ettiğini bilemeyeceğini, sanığın doğrudan kastla hareket ettiğine dair yeterli delil olmadığını ve bu nedenle suçun manevi unsurunun oluşmadığını belirtmiştir (16. Ceza Dairesi 30/4/2015 T., 2015/3344 E., 2015/926 K.).

İkinci karar; Gülen Hareketi mensubu olduğu iddia edilen iki hakimin, bu hareketin bir terör örgütü, yani gizli nihai amacının darbe yapmak olduğunu bildiklerine ve Gülen Hareketinin silahlı örgüt olduğuna ilişkin ilk karardır. Bu kararda 16. Ceza Dairesi, 2015 yılı Nisan ayından beri tutuklu olan bu kişilerin 15/7/2016’da gerçekleşen darbe teşebbüsünden haberdar olduklarını söylemiştir. 16 Ceza Dairesi, bu kararında şu varsayımsal ifadeler ile doğrudan kastın varlığını kabul etmiştir; “…örgüt pramidi içindeki konumları itibariyle “mahrem alan” kapsamında yer almaları ve meslekleri gözetildiğinde, örgütün nihai amacını, …bilmeleri beklenen sanıkların…”, “Sanıkların eğitim düzeyi, yaptıkları görev nedeniyle edindikleri bilgi, tecrübe ve örgütteki konumları itibariyle bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu bilebilecek durumda oldukları…” (16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.).

Yani, ilk kararında “bilmeme ihtimalini” beraat gerekçesi yapan 16. Ceza Dairesi, ikinci kararda “bilme ihtimalini” mahkumiyet gerekçesi yapmış, ancak iki ihtimal arasında bir fark olmadığını görmezden gelmiştir. 16. Ceza Dairesi, Hanefi A. gibi bir emniyet müdürü için silahlı örgüt üyesine yardım ettiğini “bilemeyebilir” derken; güncel yargılamalarda bir hakim, öğretmen, doktor, esnaf ve hatta ev hanımı için darbe teşebbüsünü “biliyordur” diyerek çifte standart uygulamıştır.

Ayrıca, ikinci karar kendi içinde de çelişkilidir. Şöyle ki; 16. Ceza Dairesi, bu kararda hakim ve savcıların “mahrem konumları gereği” gizli nihai amacı (darbe) bildikleri şeklinde bir kabulde bulunmuştur. Ancak, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak için itirafçı olan ve yaklaşık 20 yıldır cemaatin içinde yer alıp çok “mahrem” görevlerde bulundukları kabul edilen eski HSYK üyesi ve yüksek hakimler A.H., K.T., ve M.K.Ö, Gülen Hareketinin amacının darbe olduğunu bilmediklerini söylemişlerdir.

Bu durumda, 16. Ceza Dairesinin kabulü ile itirafçı hakimlerin savunmaları çelişmektedir. Eğer 16. Ceza Dairesinin kabulü doğruysa ve tüm hakim savcılar “konumları gereği” darbeyi biliyorlarsa; itirafçılar “bilmiyorduk” diyerek yalan söylemektedirler. O zaman, yalancı itirafçıların diğer beyanlarına itibar edilerek pek çok kişi hakkında nasıl mahkumiyet kararları verilmiştir?

Eğer; itirafçı hakimler doğru söylüyor ve gerçekten nihai amacı bilmiyorlarsa, o zaman 16. Ceza Dairesinin “tüm hakimler biliyordur” şeklindeki kabulü yanlıştır ve yanlış olan bu varsayımla yüzlerce hakim ve savcı hakkında nasıl mahkumiyet kararı verilmiştir?  

AİHM’İN, TERÖR VE TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİYLE İLGİLİ SUÇ VE CEZALARIN YASALLIĞI (AİHS m. 7) KAPSAMINDA SORUDUĞU SORULARA CEVAPLAR-3

AİHM’İN, TERÖR VE TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELİĞİYLE İLGİLİ SUÇ VE CEZALARIN YASALLIĞI (AİHS m. 7) KAPSAMINDA SORDUĞU SORULARA CEVAPLAR-3

Bu makale; AİHM’in Yalçınkaya başvurusunda (Başvuru No. 15669/20), terör ve terör örgütü üyeliğiyle ilgili suç ve cezaların yasallığı (AİHS m.7) kapsamında sorduğu:

Ulusal mahkemeler, özellikle Sözleşme’nin 7. maddesinin gerekli kıldığı üzere, Yargıtay içtihatlarında ortaya konulduğu şekliyle suçun manevi unsurunun başvuranın davasında gerçekleştiğini layıkıyla belirlemiş midir?

Sorusuna verilebilecek cevaba ilişkindir.

SORU 1: Ulusal mahkemeler, özellikle Sözleşme’nin 7. maddesinin gerekli kıldığı üzere, Yargıtay içtihatlarında ortaya konulduğu şekliyle suçun manevi unsurunun başvuranın davasında gerçekleştiğini layıkıyla belirlemiş midir

CEVAP 1: Silahlı örgüt üyeliği suçunun manevi unsuru doğrudan kasttır. Doğrudan kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir (TCK m.21/1). Suçun oluşması için failin, bu yapının TCK’nın 314. maddesi kapsamında bir silahlı (terör) örgüt olduğunu bilerek ve isteyerek bu yapıya dahil olması gerekir (Ceza Genel Kurulu 04/3/2014 T. , 2013/9-67 E., 2014/110 K; Ceza Genel Kurulu 19/6/2001 T., 2001/9-125 E., 2001/128 K.).

16. Ceza Dairesi de, Gülen Hareketini silahlı örgüt kabul ettiği ilk kararında manevi unsurunu şöyle tanımlamıştır; “suçun manevi unsuru, doğrudan kast ve “suç işlemek amacı/saiki”dir. Örgüte giren kişinin, girdiği örgütün suç işleyen, suç işlemeyi amaçlayan bir örgüt olduğunu bilmesi gerekir. Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Tüm faillerin kastının suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüte katılmak olması gerekirken hepsinin de aynı suçları işlemek amacında olması gerekmez. Bir oluşuma dahil olan kişinin bu oluşumun suç işlemek amacında olduğunun bilincinde olması aranır.” (16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.)

Failin, mensubu olduğu örgütün silahlı (terör) örgüt olduğunu bilmesi demek; örgütün nihai amacını ve amaç suçunu, dolayısıyla TCK’nın 302, 309, 311, 312. maddelerindeki suçlardan birini işlemek üzere bir araya gelindiğini, silahlı mücadele yönteminin benimsendiğini, yeterli üye ve silaha sahip olduğunu, en az üç kişiden oluştuğunu, hiyerarşik yapısını, elverişli olduğunu, temadi ettiğini, cebir ve şiddet kullandığını ve suç işlediğini, yani mensubu olduğu yapının TCK’nın 220, 314 ve TMK’nın 1 ve 7. maddelerindeki tüm unsurları taşıdığını bilmesi demektir.

Suç doğrudan kast ile işlenebilir ve suçun işlenmesinde dolaylı kast (TCK m.21/2) yeterli değildir. Başka bir deyişle, failin içinde bulunduğu yapının silahlı örgüt olabileceğini “öngörmesine” rağmen bu yapıya dahil olması halinde suç oluşmaz. Fail, bu yapının silahlı örgüt olduğunu kesin olarak bilmelidir.

Silahlı örgütün unsurlarından biri hakkındaki eksik veya yanlış bilgi ya da legal bir örgütün mensubu olunduğuna dair esaslı hata kastı kaldırır. Örneğin, dini bir cemaate veya sivil toplum kuruluşuna mensup olduğunu sanan fail, TCK’nın 30. maddesi gereğince bu hatasından yararlanır. Bu kişi kasten hareket etmiş kabul edilmez ve dolayısıyla TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılmaz.

Güncel yargılamalarda ise; kişilerin, amaç suçun anayasal düzeni değiştirmek (TCK m.309) ve hükümeti ortadan kaldırmak (TCK m.312) olduğunu, bu amaca cebir şiddet kullanılarak ulaşılacağını ve örgütün “silahlı” olduğunu bilmesi ve istemesi hususu araştırılmamaktadır.  

– 15 Temmuz Yargılamalarında Manevi Unsur Değerlendirmesi

Yargı mensuplarının PKK yargılamalarındaki alışkanlıklarının bir sonucu olarak, 15 Temmuz yargılamalarında manevi unsur değerlendirmesi neredeyse hiç yapılmamıştır. Ayrıca, yıllardır faaliyet yürüten PKK yargılamalarındaki manevi unsur değerlendirmesi ile 15 Temmuz yargılamalarındaki değerlendirmenin aynı olması mümkün değildir. Zira PKK, otuz yıl önce silahlı örgüt kabul edilmiş ve bu husus aleniyet kazanmıştır. Yine, PKK’nın 30 yıldır silahlı eylemler gerçekleştirdiği herkesçe bilinmektedir. Bu nedenle, mensuplarının PKK’nın silahlı örgüt olduğunu bildiği kabul edilir. Oysa ki, Gülen Hareketinin ilk silahlı eylemi 15/7/2016 tarihli olaylar kabul edilmekte olup terör örgütü olduğuna ilişkin ilk karar da 26/9/2017 tarihinde kesinleşmiştir.

Ayrıca, PKK’nın nihai amacı, kurucu ve yöneticileri tarafından gizlenmemiş olup herkesçe bilinmektedir. Ancak, yargı kararlarında yer verildiği şekliyle Gülen Hareketinin; “nihai amacını gizli tutan”, “büyük bir gizlilik içerisinde olmayı şiar edinen” ve “görünür yüzüyle gerçek yüzü arasındaki farkı gizleyen” bir örgüt olduğu kabul edilmektedir. Yine, bu hareketin nihai amacını kendi mensuplarından dahi gizlediği, dini bir cemaat olarak bilinen bu yapının aslında bir terör örgütü olduğunu devlet yetkililerinin dahi bilmediği kabul edilmektedir. Nihai amaç “çok gizli” olunca, cemaat mensuplarından kimlerin anayasal düzeni değiştirmek için hareket ettiğinin tespit ve ispatı da bir o kadar zorlaşmıştır. Zira cemaat içinde bulunan herkesin gizli olan nihai amacı bildiğini kabul etmek hukuken ve aklen mümkün değildir.

Silahlı örgüt vasfı yeni kabul edilen ve nihai amacını çok gizli tuttuğu belirtilip, uzun yıllar dini bir cemaat ve sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet yürüten bir yapının mensuplarının manevi unsur incelemesinin PKK yargılamaları gibi yapılması mümkün değildir. Ancak, Türk yargısı bu ayrımı yapamamıştır.   

Gülen Hareketi mensubu olarak yargılanan kişilerin örgüt üyeliğine esas alınan eylemleri, bu yapının nihai amacının ortaya çıktığı ve kesinleştiği tarihler kabul edilen 15/7/2016 ve 26/9/2017’den daha önceye ait olmasına rağmen, faillerin bu tarihlerden önce, bu yapının terör örgütü vasfının bilip bilmedikleri hiç araştırılmamıştır. Yerel mahkemeler, sadece maddi olay incelemesi yapmış, yani failin sadece Gülen Hareketine mensup olup olmadığını araştırmış ve iddia ve kabul edildiği gibi bu hareketin bir terör örgütü olduğunu kimlerin bildiğini değerlendirmemişlerdir.

Manevi unsur değerlendirmesine yönelik itirazlar üzerine de, bilme ve istemeyi bazı karinelere bağlamışlar ve “bildiği varsayılır, bilebilecek durumda, nasıl olsa biliyordur, bilmemesi mümkün değil, bilmesi beklenir, mutlaka biliyordur, bildiğini kabul ediyorum” gibi varsayımsal ve şüpheyi bertaraf etmeyen ifadelerle suçun manevi unsurunun oluştuğunu kabul etmişlerdir. Ancak, ceza hukukunda “kesin yargı” ile karar verilir ve varsayım, ihtimal, yorum ve kıyas yapmak mümkün değildir. Başka bir deyişle, manevi unsur yüzde yüz kesinlikte ispat edilmelidir. Yüzde bir şüphenin bile karşılığı sadece beraat hükmüdür ve aksi durumun kabulü masumiyet karinesine aykırıdır. Kısaca, doğrudan kast (özel kast), yani bilmek ve istemek mutlaka “maddi delille” ve “kesin olarak” ispatlanmalıdır.

– 15 Temmuz Yargılamalarında Manevi Unsur Karinesi

15 Temmuz yargılamalarında manevi unsur değerlendirmesi bir karine üzerinden yürütülmektedir. Zira 16. Ceza Dairesi, “7 katlı piramit” şeklinde bir yapılanma kabul ederek piramidin 1. ve 2. katında bulunanların bu cemaatin silahlı örgüt olduğunu bilemeyebileceğini, 3, 4, 5, 6, 7. katlarda bulunan kişilerin ise bunu bilmesi gerektiğini kabul etmiştir.

Bu piramide göre manevi unsur değerlendirmesi yapan 16. Ceza Dairesi, amaç suçu yani darbe teşebbüsünü 6 ve 7. katlarda bulunanlarla ilgili “mutlaka bilir, 4 ve 5. katlarda bulunanlarla ilgili “kural olarak bilir, 1 ve 2. katlarda bulunanlarla ilgili de “bilmeyebilir” şeklinde bir ön kabul ve varsayımda bulunmuştur. Bu varsayımdan hareket eden Daire, TCK’nın 30. maddesindeki hata hükümlerinin yalnızca 1 ve 2. katlarda bulunanlar için düşünülebileceğini, 3, 4, 5, 6 ve 7. katlarda bulunanlar için değerlendirilmesinin gerekmediğini ve hatta 6 ve 7. katlarda bulunanlar için 30. maddenin uygulanmasının dahi mümkün olmadığını kabul etmiştir.

16. Ceza Dairesi, 1 ve 2. katlarda bulunanlar için şu üç nedenle hata hükümlerinin (TCK m.30) değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir (16 Ceza Dairesi, 11/6/2019 T., 2017/3139 E., 2019/4111 K.);

– Bu yapının dini, ahlaki ve eğitim hareketi olarak başlayıp sonradan terör örgütüne dönüşmesi,

– Gayrı meşru amaçlarını gizleyerek alenen kriminalize olmaması ve

– Kurucusu hakkında daha önce aynı suçtan beraat kararı verilerek kesinleşmesi.

Yani 16. Ceza Dairesi, piramidin 1 ve 2. katında olanların bu sebeplerle Gülen Hareketinin terör örgütü olduğunu bilemeyebileceklerini kabul etmiş, ancak, bu üç kriterin diğer katlar için neden geçerli olmadığını ve onlar hakkında hata hükümlerinin neden değerlendirilemeyeceğini açıklamamıştır.

Yine 16. Ceza Dairesi, örgütün temellerinin 1966’da atıldığını ve 2016’ya kadar nihai amacının açığa çıkmadığını belirtmesine rağmen, bu kadar uzun süre saklanabilen “gizli nihai amacın” her katmandaki kişilerden ve hatta yönetici konumundakilerden bile gizlenebileceği ve her katmanda hata içinde bulunan kişilerin bulunabileceği gerçeğini görmezden gelmiştir. 16. Ceza Dairesi’nin bu ön kabulü (ön yargısı) ve hakimlerin PKK yargılamalarındaki alışkanlığı birleştiği için, güncel yargılamalarda “nihai amaç kabul edilen darbe teşebbüsünü bilme” hususu hiç araştırılmamaktadır.

Bu yargılamalarda, kişilerin sadece Gülen Hareketine mensup olup olmadığı araştırılmış, fakat amaç suçu (darbe teşebbüsünü) bilip bilmedikleri veya bu hususta esaslı bir hata içinde olup olmadıkları araştırılmamıştır. Başka bir ifadeyle; silahlı terör örgütü üyesi olduğu kabul edilen ve haklarında onlarca yıl mahkûmiyet verilen kişilerin dosyalarında, bu kişilerin özel kastı, yani nihai amacı bildikleri ispat edilmemiştir. Bu dosyalarda ispat edilebilen tek şey, bu kişilerin Gülen Hareketi ile olan irtibatları ve bu harekete dini bir cemaat olduğunu bilerek girdikleridir.

– Silahlı Örgüt Mensubiyetinde Manevi Unsuru İspat Yükü

Örgüt kurma suçu ani suç olup bir örgüt yasal tüm unsurlarıyla tamamlandığı anda kurulmuş sayılır. Bu bağlamda en son tamamlanan unsur elverişliliktir. Örgüt; üye, silah ve yapılanma açısından nihai amacını gerçekleştirmeye elverişli hale geldiği an kurulmuş sayılır. Elverişlilik; somut tehlikenin gerçekleşmesi anlamına gelir ki, Devletin güvenliği ve anayasal düzen için somut tehlike yaratan örgüt, elverişli hale gelmiş ve kurulmuş kabul edilir. TCK’nın 314. maddesi kapsamındaki örgütler açısından somut tehlike, örgütün ilk eylem tarihinde gerçekleşmiş kabul edilir. Terör örgütünün varlığı için cebir şiddet içeren bir suç işlenmesi gerekli olup ilk eylem tarihinde bu unsur tamamlanır ve mensuplarının sorumluluğu da bu tarihten sonra başlar (9. Ceza Dairesi 19/4/1999 T., 1999/2861 E., 199/1805 K.; 9 Ceza Dairesi 05/7/1996 T., 1996/1935 E., 1996/4324 K.).

Örgütün ilk vahim eylemine ilişkin yargılamada, bu yapıya silahlı örgüt vasfı verilir ve bu hükmün kesinleşmesiyle birlikte yapı “silahlı örgüt” olarak vasıflandırılır. Yani, silahlı örgütler ilk matuf (vahim) eylemle kurulurlar. Ancak, bunun kesinleşmesi ve herkes için aleniyet kazanması Yargıtay ilamı ile gerçekleşir. Bu nedenle, silahlı örgüt mensubu olduğu iddia edilen kişileri manevi unsur bakımından üç dönemde değerlendirmek gerekir.

– Birinci Dönem: İlk eylem tarihinden önceki dönemdir. Silahlı örgüt, ilk matuf eylemle kurulur (yaralama, öldürme, suikast ve bombalama gibi vahim eylemlerle). İlk eylem tarihinden önce diğer tüm unsurlar tamamlanmış olsa bile objektif cezalandırılma şartı olan; elverişlilik, somut tehlike ve “suç işlenmesi” unsurları oluşmadığından, henüz silahlı örgüt kurulmamıştır. Silahlı örgütün olmadığı bir yerde onun mensubu olmak da mümkün değildir. Bu nedenle, bu tarihten önce yapılanma içinde yer alan kişiler TCK’nın 314. maddesinden sorumlu tutulamaz. Şartları varsa, ancak TCK’nın 316 veya 220. maddeleri değerlendirilebilir.

– İkinci Dönem: İlk eylem tarihi ile silahlı örgüt kabulünün Yargıtay’ca onandığı tarih arasındaki dönemdir. Bu dönemde, silahlı örgüt “iddiası ve şüphesi” vardır. Ancak, yargı henüz son noktayı koymamıştır. Kesinleşmiş yargı kararına kadar kural olarak herkes iyi niyetlidir. Bu dönemde örgüt içinde bulunanlar kural olarak iyi niyetli sayılır. Yani, yapılanmanın silahlı terör örgütü olduğunu bilmedikleri kabul edilir. Zira ilk eylem yargılaması devam etmekte olup yargılama sonunda beraat kararı verilmesi de mümkündür.

Bu dönemde iyi niyetin aksini, yani failin Yargıtay ilamından önce bu yapılanmanın silahlı örgüt olduğunu bildiğini ispat mahkemeye aittir. Bazı devlet yetkilileri, siyasiler ve MGK gibi idari kurumlar tarafından yapılan açıklamalar failin iyi niyetini ortadan kaldırmaz. Siyasiler oy kaygısı veya başka nedenlerle açıklamalarda bulunabilirler. Ancak, bunların hukuki bir bağlayıcılığı yoktur.

Örgüt üyeliği suçu için dolaylı kast veya bilinçli taksir yeterli olmadığından; failin bu yapılanmanın terör örgütü olduğunu “öngörebileceği” veya “bilebileceği” gibi kabullerle mahkumiyet kararı verilemez. Çünkü bu kabuller sadece dolaylı kastı gösterebilir. Doğrudan kast için ise bilme kesin olarak ispatlanmalıdır.  

– Üçüncü Dönem: Silahlı örgüt kabulünün Yargıtay’ca onanmasından sonraki dönemdir. Bu dönemde silahlı terör örgütünün varlığı hukuken kabul edilmiş, kesinleşmiş ve aleniyet kazanmıştır. Bu nedenle, Yargıtay’ın silahlı örgüt kabulünden sonra yapılanma içine giren veya kalmaya devam eden kişilerin kural olarak, bu yapılanmanın silahlı örgüt olduğunu bildikleri, yani suçun manevi unsurunun oluştuğu kabul edilir. Dolayısıyla bu kişilerin iyi niyetli olduğu kural olarak kabul edilmez. Şüpheli aksini iddia ediyorsa bunu ispat etmelidir.

Yargıtay’ın Gülen hareketini silahlı örgüt kabul ettiği kararın kesinleşme tarihi 26/9/2017’dir. Ancak, ne bu tarihten önce ne de sonraki yargılamaların hiç birinde, sanıkların Yargıtay kabulünde olduğu şekliyle, bu hareketin “hükümeti ortadan kaldırma” nihai amacını bildikleri ve istedikleri araştırılmamış ve suçun manevi unsuru görmezden gelinerek kişilere çok ağır cezalar verilmiştir. Yine, ispat yükü tersine çevrilerek ve yukarıda anlatıldığı şekliyle tamamına yakını birinci ve çok azı ikinci döneme denk gelen bu yargılamalarda sanıkların silahlı örgüt üyesi olmadıklarını ispat etmeleri istenmiştir. Kişilerin terör örgütü üyesi olduklarına ilişkin delil olarak ileri sürülen hususların hepsi zamanında yasal ve rutin faaliyetleridir. Yani 15 Temmuz günü suç olmayan hususlar 16 Temmuz’da suç kabul edilmiştir. Ayrıca, delil olarak ileri sürülen hususların hiç birisi bir kişinin darbeye teşebbüs eylemeni bildiğini değil, en fazla bir kişinin Gülen hareketiyle olan irtibatını gösterir ki, bir yapı ya da oluşumla irtibatlı olmak bir kişiyi terör örgütü mensubu yapmaz.

Kısaca, silahlı örgüt üyeliği suçunun manevi unsurunun doğrudan kast olduğunu kararlarına yazan hakimler, konu 15 Temmuz yargılamaları olunca, sanıkların “Gülen Hareketinin terör örgütü olduğunu bilerek ve isteyerek” bu yapıya dahil olduklarını bir karine üzerinden kabul etmişlerdir.  

– Manevi Unsurda Örgüte Göre Uygulama Farklılığı

16. Ceza Dairesi, manevi unsur değerlendirmesini örgütlere göre farklı uygulamaktadır. Bu hususu iki karar üzerinden örneklendirmek mümkündür

İlk kararda; il emniyet müdürlüğü de yapan Hanefi A. hakkında silahlı örgüte yardım suçundan mahkumiyet kararı verilmiş, bu karar Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından onanarak kesinleşmiştir. Ancak, mahkumiyet kararının onanmasını isteyen Yargıtay C. Başsavcısı, karar onandıktan sonra bu kez de bozulması için CMK’nın 308. maddesindeki yetkisine istinaden karara itiraz etmiş ve dosyayı inceleyen 16. Ceza Dairesi, “suçun manevi unsurunun gerçekleştiğine dair yeterli delil bulunmadığı” gerekçesiyle mahkumiyet hükmünü bozmuştur.

Bu kararda, Hanefi A’nın yardım ettiği NK isimli kişi, 1980’de THKP-C Kurutuluş adlı terör örgütüne üye olmaktan yakalanmış, hatta sanık Hanefi A, NK’nın emniyet sorgusunda bulunmuştur. NK, bu suçtan tutuklanmış, hakkında dava açılarak yargılanmış, 7 yıl tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilmiştir. Tahliye sonrası NK hakkında yine silahlı örgüt üyeliğinden soruşturma başlatılmış ve mahkeme kararı ile telefonları dinlemeye alınmıştır. İl emniyet müdürü olan Hanefi A, telefonlarının dinlendiğini NK’ya söylemiş ve ona yardımda bulunmuştur. NK, bu soruşturma neticesinde de silahlı örgüt üyeliğinden cezalandırılmış ve karar kesinleşmiştir.

16. Ceza Dairesi bu dosya da; uzun yıllar emniyette ve özellikle istihbarat alanında görev yapan ve NK’nın geçmişini yakinen bilen Hanefi A’nın silahlı terör örgütüne yardım ettiğini bilemeyeceğini, sanığın doğrudan kastla hareket ettiğine dair yeterli delil olmadığını ve bu nedenle suçun manevi unsurunun oluşmadığını belirtmiştir (16. Ceza Dairesi 30/4/2015 T., 2015/3344 E., 2015/926 K.).

İkinci karar; Gülen Hareketi mensubu olduğu iddia edilen iki hakimin, bu hareketin bir terör örgütü, yani gizli nihai amacının darbe yapmak olduğunu bildiklerine ve Gülen Hareketinin silahlı örgüt olduğuna ilişkin ilk karardır. Bu kararda 16. Ceza Dairesi, 2015 yılı Nisan ayından beri tutuklu olan bu kişilerin 15/7/2016’da gerçekleşen darbe teşebbüsünden haberdar olduklarını söylemiştir. 16 Ceza Dairesi, bu kararında şu varsayımsal ifadeler ile doğrudan kastın varlığını kabul etmiştir; “…örgüt pramidi içindeki konumları itibariyle “mahrem alan” kapsamında yer almaları ve meslekleri gözetildiğinde, örgütün nihai amacını, …bilmeleri beklenen sanıkların…”, “Sanıkların eğitim düzeyi, yaptıkları görev nedeniyle edindikleri bilgi, tecrübe ve örgütteki konumları itibariyle bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu bilebilecek durumda oldukları…” (16. Ceza Dairesi 24/4/2017 T., 2015/3 E., 2017/3 K.).

Yani, ilk kararında “bilmeme ihtimalini” beraat gerekçesi yapan 16. Ceza Dairesi, ikinci kararda “bilme ihtimalini” mahkumiyet gerekçesi yapmış, ancak iki ihtimal arasında bir fark olmadığını görmezden gelmiştir. 16. Ceza Dairesi, Hanefi A. gibi bir emniyet müdürü için silahlı örgüt üyesine yardım ettiğini “bilemeyebilir” derken; güncel yargılamalarda bir hakim, öğretmen, doktor, esnaf ve hatta ev hanımı için darbe teşebbüsünü “biliyordur” diyerek çifte standart uygulamıştır.

Ayrıca, ikinci karar kendi içinde de çelişkilidir. Şöyle ki; 16. Ceza Dairesi, bu kararda hakim ve savcıların “mahrem konumları gereği” gizli nihai amacı (darbe) bildikleri şeklinde bir kabulde bulunmuştur. Ancak, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak için itirafçı olan ve yaklaşık 20 yıldır cemaatin içinde yer alıp çok “mahrem” görevlerde bulundukları kabul edilen eski HSYK üyesi ve yüksek hakimler A.H., K.T., ve M.K.Ö, Gülen Hareketinin amacının darbe olduğunu bilmediklerini söylemişlerdir.

Bu durumda, 16. Ceza Dairesinin kabulü ile itirafçı hakimlerin savunmaları çelişmektedir. Eğer 16. Ceza Dairesinin kabulü doğruysa ve tüm hakim savcılar “konumları gereği” darbeyi biliyorlarsa; itirafçılar “bilmiyorduk” diyerek yalan söylemektedirler. O zaman, yalancı itirafçıların diğer beyanlarına itibar edilerek pek çok kişi hakkında nasıl mahkumiyet kararları verilmiştir?

Eğer; itirafçı hakimler doğru söylüyor ve gerçekten nihai amacı bilmiyorlarsa, o zaman 16. Ceza Dairesinin “tüm hakimler biliyordur” şeklindeki kabulü yanlıştır ve yanlış olan bu varsayımla yüzlerce hakim ve savcı hakkında nasıl mahkumiyet kararı verilmiştir?

EMEKLİ ALBAY TALAT AYDEMİR’İN DARBE GİRİŞİMİ BAĞLAMINDA TCK’NIN 316. MADDESİ VE 15 TEMMUZ YARGILAMALARI

 

EMEKLİ ALBAY TALAT AYDEMİR’İN DARBE GİRİŞİMİ BAĞLAMINDA TCK’NIN 316. MADDESİ VE 15 TEMMUZ YARGILAMALARI

 

Bu makalede; başarısız darbe girişimleri içinde 15 Temmuz’a en çok benzeyen Talat Aydemir kararı bağlamında, 15 Temmuz yargılamalarında kişilerin sorumluluk durumlarının nasıl belirlenmesi gerektiğine yer verilmiştir

  1. Giriş

Darbeci yapılanmaların TCK’nın 314. maddesi kapsamında “silahlı örgüt” değil, TCK’nın 316.  maddesi kapsamında “suç için anlaşma” kabul edilmesi gerektiğini daha önce ayrıntılı olarak yazmıştık. (1)

Nihai amacı anayasal düzeni değiştirmek veya hükümeti devirmek olan (TCK’nın 302, 309, 311 ve 312. maddelerindeki suçlardan biri olan) bir yapılanmanın silahlı (terör) örgüt olarak kabulü için; bu yapının en az üç kişiden oluşması, hiyerarşisinin bulunması, temadi etmesi, elverişli olması, silahlı mücadele yöntemini benimsemesi, yeterli üye ve silaha sahip olması, cebir ve şiddet kullanması, suç işlemesi ve amaç suçu belirsiz zamanlarda ve çok sayıda işleme gayesi taşıması gerekir.

  1. Darbeci Yapıyı Terör Örgütünden Ayıran En Önemli Unsur

 Bu unsurlardan birinin eksikliği halinde, o yapılanmanın silahlı örgüt olarak kabulü mümkün değildir. Eksik unsur; bazen hiyerarşi, bazen temadi ve bazen de elverişlilik olabilir. Darbeci yapılanmalardaki en önemli eksik unsur ise “amaç suçun belirsiz zamanlarda, belirsiz ve çok sayıda işlenme gayesidir”. Zira darbeci yapılanmalar, tek bir darbe suçunu işlemek amacıyla bir araya gelirler.  Örneğin, PKK nihai amacına ulaşmak için belirsiz zamanlarda ve çok sayıda öldürme, yaralama, yağma, karakol baskını, silahlı çatışma ve canlı bomba gibi matuf (vahim) eylemler gerçekleştirmek hususunda ittifak etmiş silahlı bir örgüttür. 40 yıldır, yüzlerce kez TCK’nın 302. maddesindeki suçu işlemiştir, işlemeye devam etmektedir ve işlemeye devam edecektir. Darbe teşebbüsünde bulunan cunta yapılanmasının tüm hazırlıkları ise belirli bir günde yapacakları tek bir darbe suçu içindir. Bu nedenle, darbeci yapılanma silahlı örgüt olarak değil, şartları varsa suç için anlaşma olarak vasıflandırılabilirler.  

  1. Talat Aydemir Davası Bağlamında Suç İçin Anlaşma

Talat Aydemir, iki ayrı darbe teşebbüsüne liderlik etmiş olan bir kurmay albaydır. (2) Aydemir ve arkadaşları Anayasayı ihlal suçu, Anayasayı ihlal suçuna feri iştirak, gizli ittifak ve suçu bildirmeme suçlarından yargılanmış ve mahkûm edilmişlerdir. Ana davada Askeri mahkemece verilen mahkûmiyet hükümlerinden bir kısmı Askeri Yargıtay dairesince bozulmuş, yerel mahkemenin bozma kararına direnmesi üzerine de dava Askeri Yargıtay Daireler Kurulu (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun karşılığı) önüne gelmiştir. Askeri Yargıtay Daireler Kurulu, 24.1.1964 tarih ve 12/1 sayılı kararında darbe suçlarına ilişkin prensipleri ve özellikle icra başlangıcı ile faillerin sorumluluk derecelerine ilişkin genel esasları göstererek direnme hükmünü bozmuştur. (3)

15 Temmuz yargılamalarında dile getirdiğimiz yanlışları göstermesi açısından, bu kararın sanıkların “suçta mesuliyet dereceleri” başlıklı aşağıdaki kısmı çok önemlidir.

 “Sanıkların suçta mesuliyet dereceleri:

Her ne kadar mahkeme TCK’nın 146. maddesinde zikredilen suçun çok failli suçlardan olduğu ve mezkur suçun işlenmesi için ittifak etmiş ve irade birliği yapmış olan kimselerin suçun icra safhasında fiil ve hareketleri ne olursa olsun suçun işlenmesinden aynı derecede sorumlu ve hem fiil bulundukları mülahazasıyla tatbikat yapılmış ise de:

Evvelemirde; bu suçun bir şahıs tarafından da işlenebilmesinin mümkün olduğuna ve bu suçta çok failli suçlarda bulunması icap eden şart ve unsurlar mevcut olmadığına göre mezkur suçun mutlak olarak çok failli suçlardan ad ve kabulü mümkün olmadığı gibi mahkemenin hadisede suçun hazırlık safhasında fiil ve hareketleri ne olursa olsun aynı derecede mesul ve suçta hem fiil bulundukları yolundaki görüş ve tatbikatı da TCK’nın 146. maddesindeki suçu işlemek maksadı ile yapılan mücerret gizli ittifak (ki 146. maddedeki suçun hazırlık safhası) ile bu ittifak hududunu aşan ve 146. maddedeki suçun işlenmesine fiilen teşebbüs (ki 146. maddedeki suçun icrası) safhasının birbirine karıştırılmasından ileri gelmiş olması sebebiyle hatalı ve kanuna aykırı görülmüştür.

Zira, gizli ittifaka dahil olanlar gizli ittifakın hududu içinde kaldıkça (TCK’nın 171/1’inci madde ile) aynı derecede mesul iseler de bunlardan gizli ittifak hududunu aşarak ihtilala fiilen iştirak etmiş olup 146’ncı maddedeki suçu işlemiş bulunanlar fiil ve hareketlerinin suça müessiriyet derecesine nazaran yani suçta asli veya fer’i fail durumunda bulunmalarına göre mesul tutulmaları ceza kanunumuzun iştirake ait hükümlere kabul ettiği cezai mesuliyet sistemine de uygun bulunması itibariyle sanık ve sanık vekillerinin bu cihete matuf temyiz itirazları tebliğ name veçhiyle varid ve kabule şayan görülmekle her bir sanığın suçtaki durumunu bu görüş tahtında tetkikine oybirliği ile karar verildi.”

Karardan da anlaşılacağı üzere, ilk derece askeri mahkemesi; anayasayı ihlal suçunun çok failli suçlardan olması nedeniyle bu suçun işlenmesi için ittifak etmiş olan kimselerin; suçun gerek hazırlık safhasındaki ve gerekse suçun icra safhasındaki fiil ve hareketleri ne olursa olsun aynı derecede mesul olduklarını kabul etmiştir. Ancak, Askeri Yargıtay Daireler Kurulu bu kabulün hatalı ve kanuna aykırı olduğunu belirterek; tam da bizim düşüncemizi destekler ve Prof. Dr. Ersan Şen’in bu konudaki düşüncesinin (4) yerinde olmadığını gösterir şekilde, anayasal düzeni değiştirme suçunun tek bir kişi tarafından da işlenebileceğini, bu suçun mutlak olarak çok failli suçlardan olmadığını, yani bu suçların mutlaka örgütlü bir yapı tarafından işlenmesinin zorunlu olmadığını belirterek failleri ihtilal harekâtına “fiilen iştirak edenler” ve “darbeye fiilen katılmayanlar” olarak ayırmış; darbeye fiilen katılanları ise eylemlerinin ağırlık derecesine göre “anayasayı ihlal suçunun asli veya feri faili” olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir;

Buna ayrıma göre darbeci yapılanma mensupları sorumluluk açısından üçe ayrılır;

  1. İhtilal harekatına fiilen katılıp matuf/vahim eylemlere bizzat iştirak edenler 765 sayılı eski TCK’nın 146/1. maddesi (5237 sy TCK m.309/1) gereğince Anayasayı ihlal suçunun asli faili olarak sorumlu tutulur. Bu gruba darbeye fiilen katılıp öldürme, yaralama, silahlı çatışma gibi matuf/vahim eylemlere bizzat katılanlar dâhildir.
  2. İhtilal harekatına fiilen katıldığı halde matuf/vahim eylemlere bizzat iştirak etmeyen, ancak ihtilal günü vahim olmayan eylemlere katılanlar 765 sayılı eski TCK’nın 146/3. maddesi gereğince Anayasayı ihlal suçunun fer’i failiolarak sorumlu tutulmalıdır. (5) Bu gruba ihtilal günü darbe bildirisini okuma, haberleşme, lojistik, nakliye, yer hizmetleri gibi vahim kabul edilmeyen faaliyetlerde bulunan kişiler dâhildir. 1963 darbe girişiminde radyoevini işgal edip bildiri okuyan harp okulu öğrencileri bu gruba dâhil edilmiştir. Bu eylemlerin karşılığı 5237 sayılı TCK’nın 309/1 ve 39. maddeleridir.
  3. Darbe yapılması (amaç suçun işlenmesi) hususunda anlaştıkları halde, amaç suçun icra hareketine bizzat iştirak etmeyenlerin, yani gizli ittifaka dahil oldukları halde darbe harekatına fiilen katılmayanların 765 sayılı eski TCK’nın 171. (5237 sayılı TCK m.316) maddesi gereğince “gizli ittifak” suçundansorumlu olmaları gerektiği kabul edilmiştir. (Bu grup içinde, özellikle 1963 yılındaki harekata dâhil olma hususunda anlaşan ancak faaliyete geçmeyen İstanbul grubu vardır.)

Bu karar gereğince; darbeci yapılanmaya mensup olduğu halde darbe harekâtına bizzat katılmayan kişiler gizli ittifak (suç için anlaşma) suçundan sorumlu olabilir. Başka bir ifadeyle, darbeci yapılanmalar terör örgütü değil, gizli ittifak olarak vasıflandırılabilir. Bu karar oybirliği ile alınmıştır ve 15 Temmuz yargılamaları hariç Türkiye’deki tüm darbe girişimlerinde bu kabul uygulanmıştır. Bu karar da göstermiştir ki; 15 Temmuz 2016 tarihinde darbe yapılacağını bildiği ve bu hususta anlaşma içinde olduğu kabul edilen, fakat darbe teşebbüsüne bizzat katılmamasına rağmen terörist kabul edilip TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılan kişiler, ancak TCK’nın 316. maddesinden cezalandırılabilirler.

Kısaca; nihai amacı anayasal düzeni değiştirmek olan bir oluşum, bu amacına devletin silahlı kuvvetlerindeki (asker/polis) üyeleri ve devlete ait silahları kullanarak yapacakları bir darbe girişimi ile ulaşmaya çalışmış ise, bu oluşum terör örgütü değil, darbeci yapılanma olarak kabul edilmeli ve mensupları da bu karardaki prensiplere göre cezalandırılmalıdır.

Talat Aydemir, silahlı kuvvetlerin hiyerarşik yapısından ayrıldıktan (emekli olduktan) sonra, kendisine bağlı emekli ve görevde olan kişilerle oluşturduğu ayrı bir yapılanma (cunta yapılanması) ile darbe teşebbüsünde bulunmuştur. Bu teşebbüs çok sayıda kişinin ölüm ve yaralanmasıyla neticelense de, Askeri Yargıtay başarısız darbe girişiminde bulunan bu yapılanmayı terör örgütü değil, gizli ittifak olarak nitelendirmiştir. Üstelik 20/21 Mayıs teşebbüsü Aydemir’in ikinci ihtilal girişimi olduğu halde bu husus “temadi” olarak da kabul edilmemiştir.

Darbeci yapılanmalara sivil kişiler dâhil olsa da (ki genellikle siyasi bir kanadı bulunur), darbe suçundaki icra faaliyetleri ancak devletin güvenlik gücüne mensup asker veya polis tarafından yapılabilir ve silahlı kuvvetlerin tasarrufunda bulunan silah ve teçhizat kullanılır. Devletin askeri gücünün harekete geçirilebilmesi için ihtilal yapacak kişilerin görevde olup askeri hiyerarşiyi kullanmaları önemlidir. Emekli askerlerin dahi ihtilal harekâtı planlayabilmesi, görevde olan subaylarla irtibat ve ittifak içinde olmalarına bağlıdır. Bu nedenle, darbeci yapılanmaya mensup kişiler emekli olmadan önce ihtilal teşebbüsünü planlarlar. Çünkü darbeci yapılanmaların tek bir teşebbüs şansı vardır. Darbe girişimi başarılı olduğu zaman, amaç suça erişildiği için amaç suçun tekrar işlenmesi gibi bir ihtimal kalmaz. Başarısız darbe girişiminde ise harekâta katılan kişiler etkisiz hale getirildiği, darbeci yapılanma dağıtıldığı ve mensupları görevden uzaklaştırılarak cezalandırıldığı için ikinci bir teşebbüs girişiminde bulunmaları genelde mümkün olmaz.

Bu nedenle, darbeci yapılanma mensupları darbe girişimleri ister başarılı isterse başarısız olsun tek bir ihtilal harekâtı için bir araya gelirler ve genel olarak ikinci bir şansları olmayacağı ihtimaline göre hareket ederler. Tam da bu sebeple, terör örgütlerindeki amaç suçun temadi etmesi, yani amaç suçun belirsiz zaman ve belirsiz sayıda işlenmesi unsuru darbeci yapılanmalarda bulunmaz. Talat Aydemir, ilk darbe girişimi sonrasında hakkında özel af çıkarıldığı için ikinci bir şans elde edebilmiştir ve bu hususta tek örnektir. Buna rağmen Askeri Yargıtay, Aydemir ve arkadaşlarını terör örgütü olarak vasıflandırmamıştır.

  1. Talat Aydemir Kararı Bağlamında 15 Temmuz Yargılamaları

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, iddia edildiği gibi, Gülen Hareketinin bir darbe girişimi ile nihai amacına ulaşmak için yapılandığı kabul edilse bile ortada terör örgütünden değil darbeci yapılanmadan söz edilebilir. Mensuplarının da yukarıdaki Askeri Yargıtay kararına göre sorumlu tutulmaları gerekir. Bu karar dikkate alınarak, faillerin durumunu beş kategoride incelemek mümkündür.

  1. Darbe Teşebbüsünü Planlayan, Hayata Geçiren ve Organize Edenlerin Sorumluluğu

Darbe teşebbüsünden haberi olan (yani bilen ve isteyen) fail, bu teşebbüsün emir komuta zinciri içinde yapıldığını düşünse bile sorumluluktan kurtulamaz ve durumuna göre TCK’nın 309, 312 ya da 316. maddesinden cezalandırılır. Zira emir komuta zinciri içinde olsa bile askerin veya polisin darbe yapma yetkisi yoktur. Bu, kanunsuz ve konusu suç olan bir emirdir. Bu emre hiçbir şekilde uyulamaz ve uyan sorumluluktan kurtulamaz. Yani, darbe teşebbüsünü planlayan, hayata geçiren ve organize eden kişilerin doğrudan TCK’nın 309 veya 312. maddesi gereğince darbeye teşebbüs eyleminden cezalandırılacaklarında şüphe yoktur.

  1. Oluşturulan İttifaka Dahil Olup Vahim Nitelikli Eylemelere Katılanların Sorumluluğu

Darbe teşebbüsünü planlayan, hayata geçiren ve organize eden kişiler dışında kalıp, oluşturulan ittifaka dahil olan ve darbe teşebbüsüne bilerek katılan kişiler, gerçekleştirdikleri eylemlere göre cezalandırılırlar. Örneğin, bu kişiler adam öldürme, yaralama ve bombalama gibi vahim eylemler gerçekleştirmişlerse TCK’nın 309 veya 312. maddesi (darbeye teşebbüs) yanında, adam öldürme suçunda da (TCK md. 82) cezalandırılacaklardır.

  1. Oluşturulan İttifaka Dahil Olup Vahim Nitelikli Eylemelere Katılmayanların Sorumluluğu

Oluşturulan ittifaka dahil olup, darbe günü darbe yapmak amacıyla faaliyetlerde bulunmakla birlikte, gerçekleştirdikleri eylemleri vahim nitelikte olmayan kişiler, örneğin askeri araçlar çalışamasın diye tahrip edenler darbe hareketine yardım etmiş olup ettikleri yardımın niteliğine göre TCK’nın 309/1, 39 (Anayasayı ihlal suçuna yardım) ve 152. maddelerinden (mala zarar verme) cezalandırılırlar. Veya darbe günü darbeciler arasındaki haberleşmeyi sağlayan kişiler TCK’nın 309 ve 39. maddeleri gereğince sorumlu olurlar.

  1. Darbeci Olduğu İddia Edilen Yapılanmaya Mensup Olduğu Halde Darbe Günü Hiçbir Eyleme Katılmayanların Sorumluluğu

Bu kişiler; darbe yapılanması içinde yer alan (sivil veya asker), darbe yapılması için anlaşma içinde olan, yani darbeyi bilen ve isteyen kişilerdir ancak darbe günü hiçbir eyleme iştirak etmemişlerdir. Bu kişiler, ancak TCK’nın 316. maddesinden cezalandırılabilirler. Bu kategorideki kişiler; Yargıtay tarafından, darbe yapılacağını bildiği kabul edilerek TCK’nın 314. maddesinden cezalandırılan yüz binlerce kişidir. Ancak işin ilginç yanı, bu yargılamaların hiç birinde 314. maddeden cezalandırılanların darbe teşebbüsünden haberdar oldukları ispatlanamamıştır. Kaldı ki, Yargıtay’ın kabulü doğru olsa, yani yüz binlerce kişi darbe teşebbüsünden haberdar olsa bile, 15 Temmuz günü hiçbir eyleme katılmadıkları için TCK’nın 314. maddesinden değil, 316. maddesinden cezalandırılmaları gerekirdir. Kısaca, darbe teşebbüsünden habersiz kişilerin sanki haberleri varmış gibi cezalandırılmaları yanlış olduğu gibi cezalandırılmalarına gerekçe yapılan madde de yanlıştır. Yani, Yargıtay’ın kabulü hem yanlış, hem de kendi içinde çelişkilidir.

  1. Darbe Teşebbüsünden Habersiz Olanların Sorumluluğu

Darbe teşebbüsünden haberi olmayan bir kişinin darbeye teşebbüs (TCK md. 309, 3012), silahlı örgüt (TCK md. 314) veya suç için anlaşma (TCK md. 316) kapsamında bir sorumluluğu doğmaz ve bu kişinin mezkûr suçlardan cezalandırılması mümkün değildir. Zira bu suçlar kasti suçlardır ve amaç suçlar olan “anayasayı ihlal” veya “hükümeti ortadan kaldırmayı” bilmek ve istemek bu suçların olmazsa olmazıdır. Başka bir ifadeyle, fail amaç suçu hem bilmeli hem de gerçekleşmesini istemelidir ki suçun manevi unsuru oluşsun. Yani amaç suçu sadece bilmek dahi yeterli değildir. Bu nedenle, darbe teşebbüsü olduğunu bilmeden verilen emri yerine getiren ve örneğin, tatbikat, terör saldırısı veya şehirde çıkan bir kargaşayı önlemeye gittiğini sanan ya da darbe teşebbüsünü engellemeye gittiğini veya boğaz köprüsünün güvenliği için yolu kapadığını düşünen askerler TCK’nın 302, 309, 314 ya da 316. maddelerinden cezalandırılamaz.

Ayrıca, yukarıdaki kategorilere dâhil olanlarla ilgili; unsur yanılgısı, haksızlık yanılgısı veya ittifaktan çekilme durumlarının değerlendirilmesi gerekir.

Sonuç olarak; 15 Temmuz yargılamaları hatalı bir hukuki zemine oturtulmuştur ve 15 Temmuz yargıçları Gülen Hareketini terör örgütü olarak vasıflandırma yanlışından bir an önce dönmelidirler. Zira yasaya ve yerleşik içtihatlara aykırı olarak Gülen Hareketini terör örgütü ve mensuplarını terörist olarak yaftalayan 15 Temmuz yargıç ve savcıları, bu yargılamalar ile muhalifleri sindirmek ve malvarlıklarına hukuksuz el koymak için iktidarın kullandığı bir sopadan öteye geçemeyeceklerdir.

 Dipnotlar:

https://www.hukukihaber.net/15-temmuz-yargilamalarinin-silahli-orgut-tck-md-314-kapsaminda-yapilmasi-dogru-mudur-makale,8173.html;

https://drgokhangunes.org/genel/darbe-sucu-yalnizca-orgutlu-bir-yapi-tarafindan-mi-islenebilir/;

https://drgokhangunes.org/genel/amirallerin-bildirisi-baglaminda-darbe-tesebbuslerinin-hukuki-degerlendirilmesi/;

https://drgokhangunes.org/genel/gizli-ittifak-suc-icin-anlasma-ve-ihtilalci-yapilanma-ile-ilgili-ornek-yuksek-mahkeme-kararlari/?s=08

  • “Talat Aydemir, 27 Mayıs 1960 darbesinde Güney Kore’de olduğundan askeri müdahaleye katılamamış ve sonrasında da bir görev alamamıştır. İktidarı çok erken sivillere devretmenin ciddi bir hata olduğuna ve 27 Mayıs İhtilalinin hedefine ulaşmadığına inananlardan biridir. Harp Okulu Komutanı olan Talat Aydemir ve beraberindekiler bu düşüncelerle 22 Şubat 1962’de Hükümeti devirme teşebbüsünde bulunmuş ancak girişim engellenmiştir. Aydemir ordudan uzaklaştırılıp, emekliye sevk edilmiş, Meclis bilahare 22 Şubat harekâtına katılanlar için af yasası çıkarmıştır. Aydemir emekli olduktan sonra da darbe girişimleri için planlarına devam etmiştir. İlk hareketinden 14 ay sonra Harp Okulu ve Zırhlı Eğitim Tank Taburunun desteğiyle 20 Mayıs 1963’te yeniden bir darbe girişiminde bulunmuştur. 20-21 Mayıs’ta Harp Okulu öğrencilerinden bazıları Ankara Radyoevini işgal etmiş, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yönetime el koyduğunu, TBMM, siyasi parti ve derneklerin feshedildiğini açıklamışlardır. Ancak Aydemir’in ikinci darbe girişimi de engellenmiştir. 2. darbe girişimi sırasında ve sonrasında yaşanan çatışmalarda, resmi açıklamalara göre 6 kişi hayatını kaybetmiş, 30 kişi yaralanmış, Ankara, İstanbul ve İzmir’de sıkıyönetim ilan edilmiştir. Olay sonrasında Talat Aydemir’in de içinde bulunduğu 151 subay ve emekli subay ile 1500’e yakın Harp Okulu öğrencisi tutuklanmıştır. Darbe girişimine katılanların yargılanmaları için üç ayrı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi kurulmuştur. 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi asıl sanıkları, 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi Harp Okulu Öğrencilerini, 3 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi de olaydan sonra darbe lehine girişimde bulunanları yargılamıştır. Ana davada yargılanan subaylardan 7 kişi idam, 29 kişi müebbet, 12 kişi 15 yıl, 5 kişi 12 yıl, 2 kişi 8 yıl, 2 kişi 6 yıl, 13 kişi 5 yıl, 24 kişi 1 yıl 2 ay, 6 kişi 3 ay hapse mahkum olmuş, 45 kişi beraat etmiştir. Haklarında dava açılan 1459 Harp Okulu öğrencisinden 75’i 4 yıl 2 ay ağır hapse, 91’i 3 ay hapse mahkum edilmiş, 1293 öğrenci beraat etmiştir. Emekli kurmay Albay Talat Aydemir ile Emekli Süvari Binbaşı Fethi Gürcan 765 sy TCK 146.maddesi gereğince ölüm cezasına çarptırılmış ve idam edilmişlerdir. Ölüm cezası alan diğer 5 kişinin cezası infaz edilmemiştir. Bazı kişilerin cezaları ise 1966 yılında çıkarılan af yasası ile kısmen veya tamamen kaldırılmıştır.” MAT Gülben, Sıkıyönetim Mahkemelerinin Tarihçi Gözüyle Değerlendirilmesine Bir Örnek: Talat Aydemir Olayı, I. Türk Hukuk Tarihi Kongresi Bildirileri, s.343-360. https://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=sikiyonetim-mahkemelerinin-tarihci-gozuyle-degerlendirilmesine-bir-ornek-talat-aydemir-olayi_gulben-mat_636903134631294082.pdf
  • Askeri Yargıtay Daireler Kurulunun 24.1.1964 tarih ve 12/1 sayılı kararın ilgili kısmı şöyledir;

I.SUÇ

a.Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tamamını tağyir, tebdil ve ilgaya ve bu kanunla teşekkül etmiş olan TBMM.’ni iskata ve vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs etmek,

b.TCK’nın 146. maddesinde yazılı fiillere fer’an iştirak etmek.

c.TCK’nın 146 maddesinde yazılı cürümleri irtikap için gizlice ittifak yapmak.

d.Bu gizli ittifaka muttali olduğu halde Hükümete haber vermemek suçlarından sanık olup aşağıda ve ilâmın ikinci bölümünde isim ve rütbeleri zikrolunan sanıklar hakkında evvelce mülga Ankara Sıkı Yönetim Komutanlığı I Numaralı As. Mahkemesinden verilen 5 Eylül 1963 tarih ve 963/1 Esas sayılı ilk mahkumiyet hükmünün Askeri Yargıtay 1. dairesinin 31 Kasım 1963 tarih ve Esas 963/2171 sayılı İlamı ile bozulması üzerine bu kerre Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı nezdinde kurulan 1 numaralı Askeri Mahkemede icra kılınan duruşmada ve 25 Kasım 963 tarihli oturumda, ikinci bölümde adları ve rütbeleri yazılı 37 sanık hakkındaki bozma ilamına uyulmayarak ilk hükümde ısrar olunmasına karar verilmiştir.

Mezkur ısrar kararı üzerine tesis edilmiş olan 5 Aralık 1963 tarih ve Esas 963/18 Karar 963/4 sayılı mahkumiyet hükmü; gerek sanık ve gerekse sanık vekilleri tarafından temyiz olunması ve Askeri Yargıtay Başsavcılığının 20 Aralık 1963 tarih ve 63/2398 sayılı ısrar hükmüne ait tebliğnamesiyle, sanıklardan mühendis Deniz Alb. G.Gültekin, Em.Kur.Alb. E.Arat. ve Em. Hv. Kur. Alb. F.Işıklıtepe haklarındaki mahkumiyet hükmünün bozulmasına dair dairenin 10 Ocak 1964 tarih ve Esas 963/2548 Karar 964/1 sayılı ilamına karşı 13 Ocak 1964 tarih ve 63/2398 sayılı tebliğnamesiyle itiraz edilmiş ve dava dosyası Daireler Kuruluna tevdi edilmiş olmakla:

a- İcra başlangıcı:

Prensip itibariyle ceza tehdidi altında bulunmayan hazırlık hareketlerinin nerde bittiğini ve ceza tehdidi altına alınmış olan icra hareketlerinin nerde başladığını bütün suçlar için kesin olarak tayin edecek müşterek ölçüt mevcut olmadığından (icra başlangıcı)nın, suçun nev’i ve mahiyeti ile hadisenin hususiyetine ve her sanığın kastının tebarüz ettirmeye yarayacak hareketlerine göre tayin edilmesi iktiza eder.

Taşıdığı vahamet dolayısıyla kanun koyucu, bir taraftan dava konusu nev’inden fiillerin (teşebbüs) halini bile en ağır ceza tehdidi altına alırken diğer taraftan bu çeşit suçların işlenmesinin tevlit eyleyeceği tehlikelerden cemiyeti korumak için de, faillerine, vazgeçmelerini temin maksadıyla çok müsamahalı bir sisteme gitmiştir.

Kanuna hakim olan bu ruh ve sistem muvacehesinde teşebbüs hali dahi ceza tehdidi altına alınmış olan fakat işlenirken teşebbüs haliyle icra başlangıcı çok defa birbirine karışacak ve hatta birleşebilecek suç şekillerini ihtiva eden TCK’nın 146’ncı maddesi tatbik edilirken her sanığın muhtelif icrai hareketi veya hareketleri arasında mevzuu bahis suçu işleyeceğine şüphe bırakmayacak şekilde kastını tebarüz ettiren ilk fiil ve hareketinin (icra başlangıcı) olarak kabul edilmesi iktiza etmektedir.

Her ne kadar hüküm mahkemesi ısrar kararında; icra başlangıcı hakkında ilk kararındaki noktayı nazarından rücu ederek son görüşünü kararın 47’nci sahifesinde açıkladıktan sonra (TCK’nın 61’inci maddesinin ruhuna sadık kalınarak iltibasa mahal vermeyecek şekilde “neticeye yaklaşan fiil ve hareketlerin” bu olayda icra başlangıcı kabul olunduğu ve ezcümle Ankara grubunun ihtilal hareketinin 20/21 Mayıs gecesi icra olunmasına dair verdiği kararın İstanbul grubu tarafından 17 Mayıs 1963 tarihinde C. Koca’nın evinde görüşülüp tasvip olunması ve müteakiben de bu harekatta vazife alacak şahısların Ankara ve İstanbul’da açıklanması, planın gözden geçirilmesi ve bu suretle Ordu birliklerinin bilerek veya bilmeyerek harekata hazır bir duruma sokularak emri komuta zincirinin koparılması gibi) fiil ve hareketler sebebiyle Anayasayı ihlal suçun 17 Mayıs 1963 tarihinden itibaren icrasına başlanmış olduğu kabul edilerek bu yolda tatbikat yapılmış ise de: Sanıkların mezkur fiil ve hareketleri bu safhada henüz zahire çıkmamış bulunduğuna göre kastı cürümlerinin her türlü iltibasa meydan vermeyecek şekilde ve mutlak surette Anayasayı ihlale matuf bulunduğunu kabule götürebilecek ortada fiili durumları mevcut bulunmadığı gibi TCK’nın 146’ncı maddesindeki suçun unsurlarından olan cebir halinin de henüz bu safhada mevcut olmaması muvacehesinde sanıkların yukarda icraya esas kabul edilen fiil ve hareketlerinin de artık suçun işlenmesinden dönülemeyecek derecede neticeye (suça) yaklaşmış ef’al ve harekat olarak da ad ve kabulüne hukuken imkan görülememiştir.

Ezcümle; İhtilal kararının verildiği 17 Mayıs 1963 tarihi ile ihtilal harekatının yapılacağı 20/21 Mayıs 1963 tarihleri arasında ve harekat başlamazdan evvel Anayasayı ihlal kastı ile gizli ittifaka girmiş olanlardan biri veya birkaçı kendiliklerinden çekilmeleri mümkün olduğuna ve çekilmiş oldukları takdirde de haklarında TCK’nın 171/3’üncü maddesi gereğince ceza verilemeyeceğine göre 17 Mayıs 1963 tarihini icra başlangıcı kabul etmenin kanuna aykırılığı kendiliğinden ortaya çıkmış olacağı gibi.

İhtilal grubunca, hükümetin duruma muttali olup bütün askeri birliklerini alarm durumuna geçilerek gerekli tedbirleri almış olduğunun öğrenilmesi gibi zorunlu sebeplerde de 20/21 Mayıs gecesi yapılacak harekattan kendiliklerinden vazgeçmelerinin de mümkün ve muhtemel olduğuna (31 Mart – 1 Nisan gecesi yapılacak harekatta bu sebeple vazgeçildiği gibi) ve bu takdirde ise hukuki durumlarının TCK’nın 171/2’nci maddesinde yazılı gizli ittifak hududu içinde kalacağına göre icranın 17 Mayıs 1963 tarihinde başladığının kabulü ile haklarında 146’ncı maddeden ceza tayin olunmasının kanuna aykırılığı da açıkça görülmektedir.

Hüküm mahkemesinin icra başlangıcına esas kabul ettiği hususlar aslında birinci dairenin 10 Ocak 1964 tarih 963/2548 Esas sayılı ilamının bu mevzua ait kısmında da tafsilen izah olunduğu veçhiyle Anayasayı ihlal suçunun hazırlık hareketlerinden ibaret olup mevzuu bahis hadisede ise icranın 20/21 Mayıs gecesi harekata iştirak edecek kimselerin evvelden hazırlanan plan gereğince görevleri mahalline hareket ve fiiliyata geçmeleriyle başlamış telakki olunmasının suçun hususiyetine ve TCK’nın 61. maddesinin vaz’ettiği prensibin ruhuna daha uygun bulunması itibariyle sanık ve sanık vekillerinin bu noktaya matuf temyiz itirazları tebliğname veçhiyle yerinde görüldüğünden her sanığın maddi olaydaki mesuliyet derecesinin bu görüşe uygun olarak tetkik olunmasına oybirliği ile,

b- Sanıkların suçta mesuliyet dereceleri:

Her ne kadar mahkeme TCK’nın 146. maddesinde zikredilen suçun çok failli suçlardan olduğu ve mezkur suçun işlenmesi için ittifak etmiş ve irade birliği yapmış olan kimselerin suçun icra safhasında fiil ve hareketleri ne olursa olsun suçun işlenmesinden aynı derecede sorumlu ve hem fiil bulundukları mülazahasiyle tatbikat yapılmış ise de:

Evvelemirde; bu suçun bir şahıs tarafından da işlenebilmesinin mümkün olduğuna ve bu suçta çok failli suçlarda bulunması icap eden şart ve unsurlar mevcut olmadığına göre mezkur suçun mutlak olarak çok failli suçlardan ad ve kabulü mümkün olmadığı gibi mahkemenin hadisede suçun hazırlık safhasında fiil ve hareketleri ne olursa olsun aynı derecede mesul ve suçta hem fiil bulundukları yolundaki görüş ve tatbikatı da TCK’nın 146. maddesindeki suçu işlemek maksadı ile yapılan mücerret gizli ittifak (ki 146. maddedeki suçun hazırlık safhası) ile bu ittifak hududunu aşan ve 146. maddedeki suçun işlenmesine fiilen teşebbüs (ki 146. maddedeki suçun icrası) safhasının birbirine karıştırılmasından ileri gelmiş olması sebebiyle hatalı ve kanuna aykırı görülmüştür.

Zira, gizli ittifaka dahil olanlar gizli ittifakın hududu içinde kaldıkça (TCK’nın 171/1’inci madde ile) aynı derecede mesul iseler de bunlardan gizli ittifak hududunu aşarak ihtilale fiilen iştirak etmiş olup 146’ncı maddedeki suçu işlemiş bulunanlar fiil ve hareketlerinin suça müessiriyet derecesine nazaran yani suçta asli veya fer’i fail durumunda bulunmalarına göre mesul tutulmaları ceza kanunumuzun iştirake ait hükümlere kabul ettiği cezai mesuliyet sistemine de uygun bulunması itibariyle sanık ve sanık vekillerinin bu cihete matuf temyiz itirazları tebliğname veçhiyle varid ve kabule şayan görülmekle her bir sanığın suçtaki durumunu bu görüş tahtında tetkikine oybirliği ile karar verildi.

c- Mahkemenin takdir hakkına matuf temyiz itirazları:

Filvaki prensip olarak doktrinde takdir hakkı; bir suç karşılığı olarak suçluya verilecek cezanın suçluya uydurulması diğer bir tabir ile cezanın şahsileştirilmesi demek olduğuna göre raiyyet edilen bir davada kanuni hafifletici sebeplerden takdiri hafifletici bir sebebin mevcut olup olmadığını kabul etmek yetkisi mücerret mahkemeye mevdu ve hak olup bu hakkın murakabeye tabi tutulamayacağı kabul edilmekte ise de, tatbikatta mahkemelerin bu takdir hakkının büsbütün murakabesiz bırakılması halinde bir takım keyfi ve indi tatbikatta şebinnetice adaletsizliklere yol açılmış olacağı mülahazasıyle bu takdir hakkının istimalinin bazı kayıt ve şartlarla Yargıtay murakabesine tabi tutulmasında zaruret görülerek bu yolda içtihat olunmuştur.

 Ezcümle suç ve suçlu ile alaka ve münasebeti olmayan bir ahvalin mahkemelerce tahfif sebebi kabul olunması (takdirde zaaf) ve keza bir davada mahkemece takdiri tahfif sebebi olarak kabul olunan bir hususun maznunlardan bir  kısmı hakkında tahfif sebebi kabul edilip aynı durumda bulunan diğer maznunlar hakkında tahfif sebebi kabul olunmaması (takdirde tezat, keyfilik) gibi hallerde mahkemenin bu takdir hakkına müdahale etmenin yerinde ve adaletin tecellisinde daha uygun düşeceği içtihat olunmuştur. Bu sebeple sanık ve sanık vekillerinin mahkemenin takdir hakkında müdahale edeceği yolundaki temyiz itirazları tebliğname hilafına bu sebeple varid görülerek kabulüne ve bu hususun ileride her sanığın durumunda ayrı ayrı incelenmesine oy birliği ile karar verildi.

  • Dr. Ersan Şen, konuyla ilgili makalesinde şunları söylemiştir;TCK m.302, 309, 311 ve 312’de düzenlenen suçların ancak örgütsel bir yapılanma çerçevesinde işlenebileceğini, her ne kadar bu suçların madde metinlerinde bu hususa açıkça yer verilmese de, nitelikleri ve ağırlıkları gereği belirli bir hiyerarşik yapılanma ve amaçlanan suçu işleme konusunda süreklilik, kararlılık ve koordinasyon kabiliyeti gerektirdiğini, bu suçların basit iştirak ilişkisi çerçevesinde işlenmelerinin mümkün olmadığını, iştirakten çok daha sıkı ilişkiler ağı, koordinasyon ve örgütlenme gerektiren silahlı örgüt mevcut olmadan, suç için anlaşmak suretiyle amaç suçların hazırlık hareketlerinin gerçekleştirilmesinin mümkün olmadığını, bu tespitlerimizin mefhum-u muhalifinden, “darbeye teşebbüs suçu” olarak da bilinen Anayasayla kurulu düzene, Hükümete veya Meclise karşı işlenen suçlardan birisinin veya birkaçının gündeme geldiği bir durumda, ortada bu suçları işlemeyi amaçlamış silahlı bir örgütün olması gerektiğini ifade etmeliyiz.” https://sen.av.tr/tr/makale/suc-icin-anlasma-sucu-kapsaminda-darbeye-tesebbus-suclari
  • 765 sayılı eski TCK’nın 146. maddesindeki anayasayı ihlal suçunda asli ve feri fail ayrımı bulunmaktaydı. Maddenin 1. fıkrasın da asli failler (matuf eyleme bizzat iştirak edenler), 3. fıkrasında da feri failler (matuf eyleme bizzat katılmayıp, asli faillerin eylemlerine yardım edenler) düzenlenmişti. Feri faillere ilişkin 3. fıkradaki düzenlemeye 5237 sayılı TCK’nın 309. maddesinde yer verilmemiş olup yeni TCK döneminde feri failler genel hükümlere göre değerlendirilmektedir.

Yararlanılan Kaynaklar

  • Savaş Vural, Mollamahmutoğlu Sadık, Yaşar Osman, Ceza Yorumu 3.Cilt, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2003.
  • Gözübüyük Abdullah Pulat, Türk Ceza Kanunu şerhi, 5.baskı, 1988, Cilt: 2.